Şubat 7th, 2010

Bir panik içinde başladı maça Galatasaray. Üç nedenden.
Paniğin ilk nedeni, bir haftadan beri, Denizlispor maçından bu yana neredeyse tek ciddi antrenman yapmamış olmasıydı. Oysaki Kayserispor bir haftadan beri bu maça hazırlanıyordu, yönetimiyle, taraftarıyla, futbolcusuyla. Bu, ciddi manada ürküttü Galatasaray’ı. Bu duygu maça çıkmadan sinmişti futbolcuların üstlerinde.
İkincisi, sakatlıklardan ve hastalıklardan neredeyse son 15 maçtır ayrı bir defans kurgusuyla maçlara çıkan Galatasaray’ın bu geleneği bozmamasıydı aslında. Yeni transfer Neill Lucas’ın sol, Emre Güngör’ün de sağ stoperde oynaması ciddi bir soru işaretiydi, ama sonra görüldü ki defansif olarak en doğru kurguyla sahadaymış Galatasaray. Özellikle de 2008’deki formuna dönen Emre Güngör ve gözlerinin ışıltısından bile “ben liderim” duygusu yayılan Lucas Neill hatasız tamamladılar maçı. Ancak yine de oyunun başında sahaya ilk kez bu defans yapılanmasıyla çıkmanın tedirginliği vardı Galatasaraylılar’da.
Üçüncüsü. Denizlispor ve Antalyaspor maçlarından sonra belli ki bir özgüven bunalımına girmiş Galatasaraylı futbolcular. Maçın ilk bölümünde bu nedenle neredeyse dört pas üst üste yapamadılar. Özellikle de final seçimlerinde hep yanlış şıkları buldular yanıtların içinden.
Esasında bu ilk bölümde Galatasaray’ın bu zaafından yararlanabilmiş olsa Kayserispor, bugün, geçen sezon Michael Skibbe için neleri duymuşsak, onları işitiyor olacaktık Frank Rijkaard hakkında. Ama Kayserispor esnek bir takım olmadığı için, biraz bastırır görünse de gol pozisyonu bile üretemeden harcadı bu zaman dilimini. Aslında harcadıkları maçın kendisiydi, bunu daha sonra anladı Kayserisporlular, ama elden bir şey gelmezdi artık.
Tamamını oku »
Ocak 31st, 2010

Bir haftada biraz geriye gitti Galatasaray. Hem taktik disiplin anlamında, hem de form.
Bir kaos futbolu oynamıyor Galatasaray ama oyunu üçüncü bölgede oynamak ve tutmak adına bir kaos hüküm sürüyor takımda.
Yine de sakatlıklar ve eksikliklerin olduğu ve rakibin ligde kalmak yolunda umutlanabilmek için bir anlamda varını yoğunu ortaya koyduğu bir haftada üç puan önemli. Üstelik tüm rakipler kazanmışken. MŞ
Ocak 31st, 2010

İslam Çupi. Herkes onu kimselerin aklına gelmeyen benzetmeleriyle bilir. Hâlâ milat kabul edilen yazılarıyla bilir bir de. Fenerbahçeliliğiyle bilinir de, kimseler hatırlamaz onun da yolunun Galatasaray Lisesi’yle kesiştiğini.
Tıpkı Fenerbahçe’nin alamet-i fârikası “kanarya”nın mucidi Cihat Arman. Fenerbahçe’nin Mütarake Dönemi’nde halkın en sevdiği takım olmasının stratejisini kuran ve uygulayan Ali Naci Karacan. Fahri hamiliğini üstlenmesine karşın tarihin yeniden yazılması sonucunda bir anda Fenerbahçe başkanları arasında adı geçen şehzade Ömer Faruk. Ya da “bu son günlerde kanım biraz Fenerliler’e kaynıyor gibi” diye yazan Nazım Hikmet gibi… İslam Çupi’nin de ömrünün bir bölümü Galatasaray Lisesi’nde geçti.
Samimi ve kararlı bir Fenerbahçeli’ydi İslam Çupi, bu yüzden tuttuğu takımın dergisini daha rahat ortamlarda okumak için ayrıldı Mektep’ten. (Çünkü tuvaletlerde gizli gizli okuduğu için Fenerbahçe dergisini, idarede “komünist mi acaba” sorusu doğurmuştu 589 İslam.)
Sonra yolu eski adıyla Vefa Sultanisi’ne düştü Çupi’nin. Ardından da gazeteciliğe. Yani kurşun kaleme ve kağıda. Ya da mürekkebe ve sahaya. Metin Oktay’ın Galatasaray’a gelmesinden iki yıl sonra başladı gazeteciliğe İslam Çupi. Ve denilebilir ki Metin Oktay yaşadıkça o da yanında oldu hep. Beraber yaşadılar, beraber içtiler, beraber ağladılar.
Önce Kral göçtü bu dünyadan, ardında bugün bile hatırlanan goller bırakarak. 10 yıl sonra da Çupi, ardında binlerce yazı ve “Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür. Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz” lafını Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın duvarına emanet ederek.
Ömrünün bir bölümünde, henüz sağ iken Metin Oktay, onun attığı bazı golleri için yazılar kaleme aldı İslam Çupi. İşte onlardan, yani gollerden sadece birisi, ama en çok hatırlananı. Metin Oktay’ın 10 Haziran 1959’da o günün Mithatpaşa, bu gününün İnönü Stadı’nın deniz tarafındaki Fenerbahçe kalesine attığı ağları yırtan golü ve İslam Çupi’nin kurşun kalemi. Yanyana ve başbaşa.
“Bu da meşin tarihine “ağların bile tutamadığı gol” olarak geçecek.Galatasaray’ın maçtan önceki klâsına favorilik etiketi iliştirilen Fenerbahçe’yi devirişi, bir büyük olayla düğümlenecekti. Bu büyük düellonun sonunda sarı-kırmızı taraftarların gözleri, deniz tarafındaki kalenin sol üst direğine dönmüştü. Orada kocaman bir delik vardı. Direğe çakılı çivilere gerilmiş ağlar paramparça olmuştu. Sanki Özcan’ın koruduğu Fenerbahçe kalesini, futbol topu değil de; yırtıcılığı aşırı, bir köpek balığı ziyaret etmişti. Ve bu deliğin şerefine kalkan sesler vardı Mithatpaşa’da. Onbinler bir dev ağızmış gibi bağırıyorlardı:
“Me-tiin, Me-tiin!” diye. KRAL, Fenerbahçe’nin yıkılıp gittiği mücadelede yine soldan topla yürümüştü. Naci bastırmıştı hemen. Metin bir çalımla ondan kaçırmıştı meşin yuvarlağı. Devrin en büyük santrhafı, markajından bir sabun gibi kayıp giden Metin’e artık sadece bakıyordu. Çok çaprazdan vurdu Metin! Topun şiddetinden Özcan’ın sadece saçının telleri kalkmış, Fenerbahçe’ye ise yırtık ağlar ve bıçak gibi kesen bir gole üzülmek kalmıştı.”
(Gazete kupürü için Milliyet’e teşekkür ediyorum. MŞ)
Ocak 29th, 2010

Çok değil, tam iki yıl önce Galatasaray’ın yabancıları aynen şöyleydi: Rigobert Song, Ismael Bouzid, Tobias Linderoth, Lincoln, Ahmed Barusso, Marcelo Carrusca, Shabani Nonda.
Yanyana yazınca daha iyi anlaşılıyor aradaki büyük fark iki yıl sonraki yabancılarla: Leo Franco, Lucas Neill, Elano, Dos Santos, Jô, Abdülkadir Keita, Harry Kewell, Milan Baros.
Tamamını oku »
Ocak 24th, 2010

Dos Santos transferi üzerinden okumak gerek Galatasaray’ın son iki maçını ve 4-4-1-1’ini. Şundan. Gaziantepspor maçında Arda Turan, Ankaragücü karşılaşmasında da Emre Çolak’ın santrfor arkası forvette aksaması susturdu Galatasaray’ın kanat ataklarını.
G. Antepspor maçında Arda Turan’ın fizik ve mantal olarak sahada olmaması nedeniyle kanatları çalıştırmak bireysel performansa bağlı kalmıştı bir şekilde. Caner Erkin’in üstün performansı sayesinde sol kanat bir şekilde işledi Gaziantepspor maçında. Ama Arda Turan’ın neredeyse hiç yardıma gelmediği sağ kanat, Barış Özbek’le Uğur Uçar’a omuzlarına kalınca bir türlü havalanamadı Galatasaray. (Bakınız Arda Turan’ın maç boyunca sol kanat oyuncularına 13 isabetli pas atarken bu sayının sağ kanat oyuncuları ve santrfor için 11’de kalması.) Esasında Shabani Nonda’nın verimsizliğini de buralarda aramak lazım biraz. Yani hem sağ kanadın, hem de göbeğin işlememesi de başarısız gösterdi Nonda’yı. (Yine de Galatasaray’ın girdiği altı pozisyonun yarısında imzası vardı Nonda’nın Gaziantepspor maçında.)
Geliyoruz Ankaragücü maçına. Başlarda oynamaya iştahlı görünen Emre Çolak, rakibin sert oyunundan sinince dengesini kaybetti Galatasaray. Solda oynayan Uğur Uçar – Ayhan Akman ikilisi Hakan Balta – Caner Erkin ikilisini aratınca da, ileri bile gidemez oldu neredeyse. Böylece kanatlar ve merkez işlemediği için Nonda ve Jô sıfır gol pozisyonlarıyla tamamlamış oldular maçı.
Santrfor arkasının önemi
Çıkarsama. Demek ki santrforun arkasında oynayan futbolcu çok önemli bir misyona sahip 4-4-1-1’de. Temel görevi, kanatlar durmuş olsa bile ne yapıp edip sistemi çalıştırmak santfor arkasının. Elbette bunun tersi de geçerli. Yani forvet arkası dursa dahi, kanatların işlemesi durumunda sistemin çalışmasını sürdüreceği gerçeği.
Ve de cennet senaryosu. Galatasaray’da hem kanatlar, hem de santrfor arkası işlerse… Yani çeşitli dizilişlere göre kanatlarda oynayan özellikle Caner Erkin ve Keita, santrfor arkasında oynayan Dos Santos veya Arda Turan iyi bir futbol tuttururlarsa o gün korkmak gerek Galatasaray’dan. Hele bir de önlerinde hamlığını atmış Jô varsa. Seri ve atak. İşte o zaman bir reklam gerçek olur: “Gündüz vejeteryan, gece Bacardi!”
Bunu akılda tutarak başka bir diziliş üzerinden, 4-3-3 büyüteciyle bakalım bir de aynı fotoya.
Kritik soru
Burada kritik bir eşik var. O da şu. 4-3-3’ü nasıl bir orta saha yapılanmasıyla oynayacak Galatasaray? 1 + 2 mi, yoksa 2 + 1’le mi? Yani Mehmet Topal veya Mustafa Sarp ve çapraz önünde de Dos Santos (Elano) ve Arda Turan mı? Yoksa, geride Mustafa Sarp ve Elano yanyana, önlerinde de Dos Santos veya Arda Turan mı?
Bu eşik şundan kritik. Kabul etmek gerekir ki her ne kadar fantastik bir futbolcu da olsa Keita, gerek gol vuruşu, gerekse de golü hissetme bakımından bir Harry Kewell değil asla. Bu açıdan solda pişirilen ataklarda sağ kanadı (Keita’yı yani) son vuruş ustası olarak konumlandırmak fazla gerçekçi değil.
Aynı bakış açısıyla hem Dos Santos hem de Caner Erkin’in Kewell kalibresinde olmadığını da söylemek gerek, gerçekçi olmak adına. Dolayısıyla Keita-Sabri Sarıoğlu ikilisinin sürükleyeceği ataklarda sol kanat forvetlerinin santrforu yedeklemesi bir Kewell düzeyinde gerçekleşmeyecek ikinci yarıda. (Bakınız Kewell’un ilk yarıda toplam 14 gol atarak kariyer rekorunu kırma noktasına gelmesi.)
Ne anlama geliyor bu? 4-4-1-1 oynamakla orta sahası 2+1 formasyonuna sahip 4-3-3 arasında rakip ceza sahasında bulundurulan futbolcu sayısı açısından bir fark yok. Her ikisinde de topu kullanan oyuncu dışında üç futbolcu daha atabiliyor Galatasaray rakip ceza sahasına kuramsal planda. Rakip ceza sahasında bir fazla oyuncu atmanın yolu, 1+2 formasyonlu orta sahayla oynamak geçiyor, elbette yine kuramsal planda. Yani 4-3-3 oynayacaksa, orta sahada 1+2 formasyonuyla sahaya çıkması gerekiyor Galatasaray’ın 4-4-1-1’e oranda hücumda daha etkin olmak için.
Elano ve savunma kurgusu
Bunun da iki anlamı var. İlki Elano’dan tam anlamıyla verim alamamak, ikincisi de savunma kurgusunda biraz yumuşak kalmak. Oysa ki 4-4-1-1’de hem Elano’dan verim almak, hem de takım savunmasında daha güçlü olmak mümkün.
Demek ki Caner Erkin, Dos Santos, Elano, Mustafa Sarp, Mehmet Topal, Arda Turan, Keita, Jô ve Nonda’dan altısı sahada olacak dönüşümlü olarak. Ama bu 10 isim içinde iki tanesi, Arda Turan ve Dos Santos inanılmaz önemli, kanatlar durduğunda sistemin işlemesi açısından. Dos Santos transferi bu yüzden yaşamsal işte, ve bu transfer sayesinde Galatasaray çok önemli bir pozisyonda çok etkili bir alternatife kavuşmuş oldu.
Bir de tabi tersinden okumak mümkün bu transferi. Ne demişti Alfred Adler, “ikinci çocuk ilk çocuğun tahtından olmasıdır.” Bu açıdan Arda Turan’ı önemli bir sınav bekliyor önümüzdeki dönemde. Galatasaray’ın geleceğini, bu meseleye Rijkaard’ın nasıl yaklaştığı ve bu kapsamda çıkan pürüzleri nasıl yönettiği belirleyecek kuşkusuz.
Ocak 18th, 2010

Dönüşüm Trabzonspor maçında başlamıştı aslında. Basınımız Elano Blumer, Harry Kewell ve Leo Franco’nun, teknik direktör Frank Rijkaard tarafından tatile gönderilmesinden binbir mana çıkarmaya çalıştığı sırada.
Çoğunluk hatırlamıyor bugün. O maçın 74’üncü dakikasında bir oyuncu dahil olmuştu oyuna. Berkin Aslan’dı adı ve ilk kez resmi bir maçta A takım formasını giyiyordu hayatında. İlk kez A takım forması giyme duygusunu Çetin Güngör de yaşamıştı aynı maçta. Başka bir ilk daha. Caner Erkin ilk golüne o maçta kavuşmuştu Galatasaray forması altında.
Dönüp geliyoruz Orduspor maçına. Galatasaray kalesini koruyan isim Ufuk Ceylan’dı o maçta ve bu da bir ilkti. Ardından da Denizli Belediyespor maçı. Bu kez Galatasaray A takım formasıyla ilk resmi maçına çıkan futbolcu Emre Çolak’tı. Penaltı ve frikikle de olsa, hayatının ilk adımını, ilk maçında iki gol atmak gibi başka bir ilkle daha buluşturmayı bildi Çolak.
Böylece tam beş futbolcu ilk kez giymiş oldu Galatasaray’ın A takım formasını son üç maçta. İlk dönüşüm bu. Geleceğe dönüşüm, Rijkaard ve ekibinin tasarladığı ve planladığı uzak geleceğe.
Tamamını oku »
Ocak 10th, 2010

Takım gülerek oynayarak yükleme yapıyor ikinci yarı için. Antrenmanlarda top da yer alıyor, ama esas oğlan değil henüz. Yani bir tür topu da unutmasınlar, ama inanılmaz özlesinler günleri sürüyor Galatasaray’da. Görünen o ki bir hafta daha devam edecek bu tempo.
Sadece bu nedenle bile gereği yok Galatasaray’ın oynadığı futbolu analiz etmenin. Ancak şunu da söylemek gerekiyor ki, Galatasaray daha iştahlı oynamaya çalışsaydı da iki engele takılacaktı Ordu’da. (Ki esasında takıldı da bu engellere.)
İlk engel sahaydı. Galatasaray gibi yerden ve paslaşmalı futbol oynayan bir takım için oldukça sürprizlerle dolu bir zemin Orduspor’un sahası. Bu yüzden de futbol oynamaya çalışmadı Galatasaray. İkinci engel ise Orduspor’un sert futboluydu. Maçın başında çıkan kırmızı kart bile engelleyemedi Orduspor’un futbol dışı faul yapma konusunda iştahını. Buna Bünyamin Gezer’in alışık olduğumuz polis zihniyetiyle maç yönetmeyi evinde unutması de eklenince Orduspor 10 kişi kalmayı başardı bir şekilde.
Tamamını oku »
Aralık 31st, 2009

Yıllar biter, yıllar başlar. Ümitler söner, ümitler yanar. İnsanlar gider, insanlar gelir. İnsanlar bunların arasında bir gider, bir gelir.
Çok çok uzun zaman oldu bir yılın gidişini kutlamaya başlamalı.
Çok zaman oldu yılın ilk gününü hüzünlü karşılayalı.
Çok şey denedim yeni yıl büyüsü için. Bütün bir yıl derslerde başarılı olmak için ders çalışarak girdim. Eğlenceli geçsin için televizyon seyrederek.
Tek başıma girdim, çok başıma girdim. Yatarak uğurladım, ayakta karşıladım.
Bir şey değişmedi elbette, hanelere eklenen yıllar dışında.
Yıllar söner, yıllar harlanır.
Ümitler biter, ümitler başlar.
Baki olan insanlık.
Bir de Galatasaray.
Aralık 24th, 2009

Bir yazı okuduk gazetenin birinde geçenlerde. Doğu Karadeniz, özellikle de Trabzon folklorundaki “atışma” tarzında kaleme alınmış bir sonla bitiyordu bu yazı. Florya’da bir yerlerde Türk futbolcular biraraya gelmişler, karşılarında da pasaportları yabancı olanlar.
Bir atışmadır başlamış bu iki grup arasında.
Yabancılar: Biz tadile çıkayruk, iyi tadiller size.
Yerliler: Gitme sevduğum gitme, ne tadili bu boyle.
Yabancılar: Oynamayacağuz biz, sizler kalun ha boyle.
Yerliler: Nereye kitiysunuz, milli maç midur soyle
Yabancılar: Hayır uşağum hayır, iyi noeller size
Yerliler: Ne iştur anlamaduk, görüşürük elbette.
Tamamını oku »
Aralık 19th, 2009

Bir samurai. Samurainin karısı. Bir haydut. Ve bir oduncu. Bu dört kişi arasında geçer öykü. Önce samurainin karısına tecavüz eder haydut. Ardından da samuraiyi öldürür.
Aslında yaşanan olay tek olmasına karşın öldürülen samurai (samurainin tanıklığı bir medyum aracılığıyla elde edilir), samurainin karısı, haydut ve oduncu dört ayrı öykü anlatır bize. Böylece tereddütte kalırız, hakikat hangisi diye.
Adını Japonya’nın eski başkenti Kyoto’nun görkemli kapısından alan Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın kült filmi “Rashomon”un öyküsü böyledir işte. Çekilmesinin üzerinden 59 tane yıl geçmesine karşın her dem taze olan filmde hakikatin ne olduğu sorgulanır aslında.
Kurosawa kesin bir yanıt verir bu soruya: “Hakikat gökyüzüyle yeryüzü arasında bir yerlerdedir.” (Gökyüzü. Çünkü öldürülen Samurai bir medyum aracılığıyla tanıklık yaparken cennettedir. Yeryüzü. Çünkü ihtirasların, yalanların, erdemlerin, ülkülerin, çirkinliklerin, güzel olanın; kısaca insan evladına ait her şeyin yanyana bulunduğu, mutlak olmayanın cennetidir yeryüzü.)
Bir maç oynandı geçen gece Galatasaray’la Gençlerbirliği arasında. Rashomon misali, gökyüzünden de bir şeyler vardı o maçta, yeryüzünden de. Bazı kavramları gökyüzü-yeryüzü ekseninde ele alarak başlayalım analize. İlk kavramımız da basitlik olsun.
Tamamını oku »
|
|