Fatiha niyetine: Vedat Okyar, burada. Metin Oktay, burada
“… öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
öyle kısaydı ki adımların
şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
ölçülür ve denk düşerdi ancak
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
yok bir yanıtın nereye diyenlere
bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
o bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç…” (1)
Futbol, ne adam gibi oynayabildiğimiz, ne de adam gibi oynanırken gördüğümüz, ama tutkuyla bağlı olduğumuz büyülü bir şeydi çocukken biz. Oynayamamızın nedeni daha çok imkânsızlıklardı elbette. Paramızın, gücümüz yettiği toplar sür-gitsin, vur-gitsine uygun olmayan, küçük, çarık, balonumtrak şeylerdi; ele ayağa gelmeyen uçucu ve kaçıcı.
Futbolu adâbınca ve hevesince oynayamamamız takım tutmaya engel değildi elbette. Tuttuğumuz takımlar vardı, bir de kahramanlarımız. Cikletlerin içinden çıkardı o kahramanların fotoğrafları. Hepsinin kahraman olduğunu üstlerindeki formalardan anlardık bir, ellerini bellerine koyarak fotoğraf çektirmelerinden bir de.
Gidemediğimiz, hangi semtte olduğunu bile çoğunlukla bilemediğimiz o koca stadyumlarda meşin yuvarlakla teşne olduklarını işitir ve duyardık o kahramanlarımızın. Radyo üzerinden evlerimize konuk geldikleri de olurdu arada bir; müthiş heyecanlanırdık. Nerede olduğunu bilmediğimiz semtlerdeki, şehirlerdeki o koca stadyumlarda seyredemediğimiz bir maçı dinlerken radyoda, spiker sesini bir perde yükseltince tuttuğumuz takım gol atacak sanırdık. Heyecanlanmamız bundandı işte.
Futbolda iki buçuk büyük devri yaşanırdı çocukken biz. Bir Galatasaray vardı, bir de Fenerbahçe, şampiyonluklara bu ikisi sırasıyla el koyardı. Bir de Beşiktaş vardı elbette; futboldan az biraz anlamaya başladığımız çocukluk yaşlarımıza zaferlerinin siyah beyaz ışığı hiç düşmemiş Beşiktaş. Bundan dolayı, biz çocuklar arasında tutanı yoktu pek. Ama yaşları serpilip büyümüş abiler ve de onların da abisi durumundaki babalar, dayılar, amcalar, enişteler katılınca etrafımıza, rastlardık Beşiktaş’ı tutanlara.
En son şampiyon çıkan takımdan suretler
Büyüklerimizden işittiğimize göre, Beşiktaş en son şampiyon çıktığı zaman ligde, hiçbir şeylerden haberi olmayan bebek irisi çocuklarmışız biz. Hoş, o son kez şampiyon çıkan Beşiktaş’ı sonradan da olsa tanımıştık cikletten çıkmış fotoğrafları sayesinde. Mesela kaleci Necmi, Küçük Ahmet, Faruk, Yusuf, Sanlı, Güven, Süreyya.
İşte en son 1966’da şampiyon çıkan Beşiktaş’a sessiz sedasız katılanlardan biriydi Vedat Okyar çocukken biz. Gözümüzden kaçmıştı, çünkü artık bir zirve takımı olmadığı için Beşiktaş. Göztepe’den Aliler’i, Fevziler’i, Gürseller’i, Altay’dan Zinnurlar’ı, Ayferler’i bilirdik de, Eskişehirspor’dan Fethiler’i, Nihatlar’ı, Enderler’i. Hatta İstanbulspor’dan Koço Kasapoğlu’nu, Nazmi’yi filan da tanırdık da, fazla bilmezdik Vedat’ı çocukken biz. Ne zaman ki Baba Gündüz çalıştırmaya başladı ve yıllar sonra yeniden zirveye aday bir takım oldu Beşiktaş, işte o zaman günlük dilimize girmeye başladı Vedat. Önce çat-pat, sonra gürül gürül.
Bir penaltı ustası
Çocukluk kahramanlarımızı, gazeteden kestiğimiz gol fotoğraflarıyla büyütürdük o küçük dünyalarımızda çocukken biz. O fotoğraflarda penaltı atarken görülürdü Vedat sıkça. Daha doğrusu penaltıyı gole çevirmiş de, ağlardaki topa doğru bakarken hülyalı hülyalı. Tuhaflık bu ya, vücudu taç çizgisine doğru dönmüş olurdu Vedat’ın o fotoğraflarda, ayakları ise kaleye.
O güne kadar, gerçek bir stadyumda, kahramanların yani gerçek futbolcuların oynadığı gerçek bir maçı bile seyretmemiş çocuklar olan biz. O fotoğraflardan hükmederdik ne usta bir penaltıcı olduğunu Vedat’ın. Vücudu tribünleri, bakışları topu öpen Vedat, bir penaltı büyücüsüydü bizim nazarımızda.
Vedat’ı keşif
Sonra güneşler doğdu, güneşler battı. Yeni bebekler doğdu, eski bebekler büyüyüp çocuk, çocuklar büyüyüp boyları atmış çocuk irisi oldular. İşte o zamanlardaydı; uzun yıllar sonra yeniden ilk kez şampiyonluğa oynuyordu Beşiktaş. Biraz televizyonun evlere girmesinden, biraz da yanımızda büyüğümüzle maça gider olmamızdan; kolayca keşfettik Vedat’ın ne yaman bir virtüöz olduğunu çocukluk yaşlarımız bitmek üzereyken biz.
Şampiyonluğa oynayan Beşiktaş’ta, o eski ciklet kadrosundan sadece Sanlı kalmıştı, bir de ne zaman oynayacağı bilinmez olan Yusuf. Diğerlerinin hepsi yeniydi. Zekeriyalar, kör Tuğrullar, Tezcanlar, Lütfüler. Vedat ise ne yeniydi, ne eski. Daha doğrusu, sanki Beşiktaş’ı yüzyılın başlarında kurmuşcasına eski. Ve de her dem tazeymişcesine de yeniydi Vedat.
Sahada duruşu bir başkaydı. O, Şeref Beyler’den Baba Hüsnüler’den, Baba Hakkılar’dan, Şükrü Gülesinler’den, Baba Recepler’den geride kalan ne varsa, hepsiydi sahada. Hatta bizzat Beşiktaş’ın kendisiydi de.
Franz; Vedat’ın uzun boylu ve fuleli olanı
Zaman Beckenbauerler’in, Cruijfflar’ın, Müllerler’in, Hoenessler’in, Neeskensler’in, Bayern Münih’in, Liverpool’un ve Anderlecht’in dönemiydi çocukluğumuz bitmek üzereyken biz. Sadece bizler ve de bizden küçükler değil, sahici sahici futbolcular da dahil, kimse kendisi değildi o zamanlar, herkeste birisine benzeme özentisi. En çok da defansta libero oynayanlarda.
Defansın göbeğinde oynayanlar, tandemmiş, sarkık liberoymuş, ofansif görevlermiş filan, futbola ve futbolun kuramına ilişkin her şeyden habersizlerdi o zamanlar. Ama hepsinin hülyalarından birer Franz Beckenbauer olmak sevdası geçerdi. Olamayacaklarını bildikleri için de, “bari en azından bir şeyim benzesin” diye, topa onun gibi vurmaya gayret ederlerdi en azından.
Vururken ayağı bir tırpanın çayırı biçmesi gibi topun altına sokmalar, her ne kadar beceremeseler de topu 30-40 metre ilerideki arkadaşının ayağına tıp diye göndermeye çalışmalar… Pası gönderdikten sonra başı dört-beş santim havaya kaldırarak topun nereye gittiğine bakmalar, rakibi basarken stopere eliyle nereye gitmesi gerektiğini işaret etmeler ve daha neler, neler. Hepsi Franz usûlüydü.
Taklitlerin asıllarını yaşatması gibi her takımda bir tane de Franz Beckenbauer vardı. Elbette son demlerinde Beşiktaş’ta libero oynayan Vedat’ta da vardı Franz’a öykünme, ama o kendi yorumunu eklemeyi ihmal etmezdi bu hareketlere. Daha doğrusu öylesine kendine özgü bir şekilde uygulardı ki Franz’ın dünyaya öğrettiği bu ritüeli, gören de Beckenbauer’in ondan borç aldığını sanırdı bu hareketleri. Kısa koşuşlu ve çevik bir Franz’dı o. Öylesine kendi ve öylesine sahiciydi işte.
Güneş Doğu’da batmaya başladı
Tuhaf biçimde Franz ve Vedat aynı dönemde koptular takımlarından. Beckenbuauer Amerika’nın Doğu’suna yollandı, New York’a Cosmos’ta top oynamaya. Vedat da Güneydoğu’nun Parisi Diyarbakır’a. Giderken, Beşiktaş’ta sekiz yıl oynadığı, bu süre içinde 253 maça çıktığı ve 21 gol attığı yazıyordu özgeçmişinde. Sonrası malum. Diyarbakırspor’dan sonra Karagümrükspor, ondan sonra da aktif futbolculuk yaşamından kopuş. Jübilesiz, sessiz, sedasız.
Elbette Beşiktaşlı olmak ve Beşiktaşlı kalmak için gerek yoktu bir jübileye. Sadece futbolu bırakmıştı o. Futbol yazarı oldu, yorum yaptı, Beşiktaş’ı ve futbolcularını kritike etti, ama o efsane Beşiktaşlılar’ın imbikten geçirip var ettikleri duruşu değiştirmedi hiç. Kanat gerdi o sürekli üzerinde taşıdığı Beşiktaş duruşuna.
Bunu yaparken de ne naftalin koktu (tarihine, kültürüne sahip çıktığı için), ne yağ (yoktu kimseye bir eyvallahı), ne para (kalemini kıranlardandı o), ne de şöhret (kimse Beşiktaş’tan büyük değildi çünkü).
İçimizden birisi
Televizyon kanallarında olup biteni yorumlarken içimizden biri gibiydi. Hani televizyon seyrederken bir anda mutfaktan çıkıp gelecek ve çay içip içmeyeceğimizi soracak denli bizden. Ve bunu sorduğunda şaşırmayacağımız denli bizden. “Sağol Vedat abi, fazla içinde uykumu kaçırıyor” diyecek denli bizden.
Çelik Bilek’in izdüşümleri
Futbol ne olduğunu tam da bilmediğimiz büyülü bir şeydi çocukken biz. Hayal gibi, düş gibi. Koca koca abilerin, konçlarını, çoraplarını, şortlarını, ayakkabılarını, formalarını bir ritüel adabıyla giyip, sahaya çıkmadan önce birbirleriyle helalleştiklerini düşündüğümüz bir gazaydı maçlar. Yeri gelir yere düşülür, tozda, çamurda, karda debelenilir, yaralanılır, sakatlanılır, tekme yenilir, haksızlık yapılır, ama yine de rıza gösterilmezdi yenilgiye. Hele onursuzuna asla. Çizgi romanda Çelik Bilek neyse, sahalardaki futbolcular da oydu çocukken biz. Haksızlığa ve adaletsizliğe bir karşı çıkıştı futbol. Futbolcular da kahramanlar.
İşte o kahramanlardan birisi öldü dün. Çocukluğumdaki bütün arkadaşlarım, bütün çocuklar, bütün çocukların bütün arkadaşları, sonra içlerindeki çocukları koruyan o koca koca abiler, herkes hepimiz oradaydık. Çocuklar, bizim çocukluğumuzun bütün çocukları, hiçbir zaman hiçbir onursuz yenilgiye rıza göstermeyen bu çocukluk günlerimizin kahramanını yerden kaldırdık hep birlikte. Bir süre taşıdık onu eller üstünde. Yok, bir yere götürmek için değil elbette. Sadece hepimiz elimizi sürelim diye ona. Elini bize versin diye.
Sonra onu (da) çocukluk düşlerimizin içine bıraktık. Öylece. O orada yaşarken bizler son yolculuğumuza çıktık. Çıkmadan önce de son bir yoklama yaptık bütün kahramanlarımız orada mı diye. Metin Oktay. Burada. Yusuf Tunalıoğlu. Burada. Yılmaz Şen. Burada. Vedat Okyar. Burada.
(1) Edip Cansever’in Tomris Uyar’ın doğumgünü için yazdığı şiirden.

Melih Abi, çok akıcı olmuş bir solukta okudum. Böyle söz sanatlarıyla süslü yazılarını sürdür lütfen.
(Doruk çok sağol. Sevgiler. Melih)
Selamlar…
Beşiktaşlı Vedat… Belki kendisi en çok bu şekilde anılmayı istemişti, anıldı da. Fakat Vedat Okyar’ın sadece Beşiktaşlı olamayacağını biliyoruz.
Yazı için teşekkürler… Ruhu şad olsun…
Saygılar…
(Amin diyelim İdris. Melih)
Teşekkürler Melih Abi. Harika bir yazıydı.
Güzel Adam nur içinde yat..
(Eminim öyle olacak. MŞ)
Hocam cok duygu dolu bir yazi olmus. Eline saglik. Vedat Kaptan’a Allah’tan rahmet diliyorum.
(Ben de. MŞ)
Eminim gül dönmüştür avucunda bu yazıyı yazarken Vedat Okyar’ın. Tanıl Bora sık sık futbolun folklorundan bahseder. Bence Vedat Okyar bu folkloru Türkiye’de kuran oyunculardan biriyle.
“Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben -”
diyorken Cansever, Vedat Abi desek ne değişir ki? Vedat Okyar bana bu şiiri hatırlattı daha çok. Duruşu, bakışı, belki kadeh tutuşu… Ne kadar benziyor Türkiye’ye.
Bence şu an Vedat Okyar, Metin Oktay’la birlikte Best’le bir şeyler içiyordur. Ve Best yeni tanıştığı anasonlu bir içkiyi çok sevdiğinden bahsediyordur.
(Koray selam. Usta’nın bu şiirini tek başına kullanmıştım Gayın-Sin’de. O yüzden biraz kaçındım sanırım. Dediğin gibi yakışırdı Vedat Okyar’a. Oktay, Best, Okyar üçlüsüne Yusuf Tunalıoğlu’nu da eklemek gerekir. O da ustasıydı bu alemin. Sevgiler. Melih)
melih abi
içimizdeki o çocuk aldı götürdü bizi de derinlere, seni 70′lere beni 90′lara, ama götürdü işte çocukluğumuzdaki kahramanlara. çok güzel anlatmışsın vedat okyar abimizi teşekür ederim nur içinde yatsın allah rahmet eylesin.
benim bir sözüm vardır abi.
millet der hep dünyaya erken gelmişim diye ancak ben tam tersini diyorum çok geç gelmişiz be abi çok
eski olup yeniye örnek olmak isterdim
yeni olup eskiyi anmak değil.
sevgi ve saygılarımla (K.A.)
(Selam. Bu eskiye gitmenin sınırı yok. Çünkü şundan eminim ki her nesil, bir sonrakine eskinin daha güzel olduğunu anlatıyor. Böylece eskiye gitme özlemimiz orta çağa kadar uzanır herhalde. Bence her dönem, özellikle de her dönemde yaşanan çocukluk çok güzel. Sevgiler. Melih)
Merhabalar Melih Abi,
Yazı işin çok teşekkürler.
İyi insan olarak anılmak zordur her zaman. Özellikle de bizim ülkemizde büyük bir takımda futbol oynamışsan ve futbolu bıraktıktan sonra spor yazarlığı, eleştirmenlik, yorumculuk yapmışsan, genelde sadece kendi takım taraftarı tarafından sevilirsin.
Ama bazı isimler vardır ki, Galatasaraylı’sı, Fenerbahçeli’si, Beşiktaşlı’sı, Trabzonsporlu’su A dan Z ye tüm takım taraftarları tarafından sevilirsin. Metin Oktay gibi Vedat Okyar gibi…
Dileğim bu tür insanların Vedat Okyar, Metin Oktay gibi insanları örnek alarak herzaman sevilen bir insan olmayı haketmeleri.
Allah mekanını cennet eylesin Vedat Abi..
(Amin Cengiz. Yazarken onu düşündüm. Acaba aynı dönemde futbol oynamış Gökmen Özdenak aynı saygıyı görüyor mu ya da görecek mi? Hatta Turgay Şeren. Zor iş adam olmak vesselam. Sevgiler. Melih)
Ruhu sâd olsun.. Besiktas’in ruhuydu..
Yaşım dolayısıyla ne futbolculuğunu, ne de yorumculuğunun önemli bir kısmını yakalayabildim. Ama doğrusunu söylemek gerekirse Galatasaray yorumcuları da dahil adını öğrendiğim ve okuduğum ilk birkaç yazardan biriydi Vedat Abi. Çok samimiydi. Allah rahmet eylesin.
Topla aşinalığı göze hoş gelen, sahadaki kalabalığın içinde hemen göze çarpan farklı koşu stiliyle abartısız, sade bir futbol emekçisiydi..
Artık unutulmakta olan mahalle kavramının
renkli figürleri, sevilen ağabeyleri olurdu ya…
Vedat ağabey öyle bir boşluğu dolduruyordu sanki..
Herkesle birlikte yaşayan, kimseyi öteki olarak addetmeyen..
Gönlü genç, içindeki çocuğu kaybetmemiş..
Futbolun endüstrileşmesiyle birlikte nesli tükenmekte olan nadide çiçeklerimizden, renklerimizden birinden daha mahrum kaldık.
Birini değerlendireceksek varlığıyla doldurduğu yere değil, yokluğuyla yarattığı boşluğa bakmalı derler.
Buradan bakınca giderek daha çok hissedeceğimiz ve dolmayacak bir boşluk bırakarak gitti Vedat ağabey..
GİDERKEN İZ BIRAKARAK..
Melih abi selamlar yazı için teşekkürler.
toprağı bol olsun güzel insanın
Selamlar,
Elinize yureğinize sağlık. Kaç kişi kaldık ki diyelim Gayın-Sin’cileri de katarak. Kırmadan dökmeden saygı çerçevesinde yorum yapan.
Ruhu şad olsun bıraktığı eserinin önünde saygıyla eğiliyorum.
Vedat Okyar’ı futbola iyiden iyiye gönül verip sadece futbol dediğimiz, sokakta toz toprak olup ardından eve gidip tv’de maç izlediğimiz dönemlerde tanıdım. 20 yıl öncesinden bugüne kadarki döneme rast gelir Vedat Okyar ile ilgili edindiğim fikirler. “Sergen-Merhmet yan yana oynar mı” efsanesinin doğduğu dönemlerde takdir etmiştim kendisini. Bugünkü gibi 4-4-2 falan-filan-falan dizilişlerine takılmıyordu.
Aklımız futbola daha çok erdiğinde ise onun söylemleri daha nostaljik geliyordu bize. Rakı sohbeti havası vardı biraz, bir dönem bize “sığ” geliyordu yorumları açıkçası. Ama yıllar içinde adamın aslında “yalın” olduğunu farketmiştik. En çok da şu kasıntı futbol aleminde, fesatlığın çıkarların ayyuka çıktığı futbol aleminde bu işlere takılmamasıyla takdirimi kazanmıştı naçizane.
Mekanı cennet olsun diyelim. İnşallah onun ardından da onun gibi iyi yürekli ve neşe dolu kişilerle tanışır genç nesiller.
Melih abi,
Bu yazıyı Gayın-Sin’e eklemeden önce yazacağının haberini senden almıştım ve demiştin ki “onunla ilgili karınca kararınca minik bir şey yazacağım. Özellikle futbolculuk günleriyle ilgili.”
Futbol tarihiyle yoğrulan ellerinden “karınca kararınca” bir yazı çıkınca böyle oluyor işte; Vedat Okyar’a yakışan samimi, içten, gözleri buğulandıran, eskiyi ve nostaljiyi yaşatan…
Ellerine yüreğine beynine sağlık…
Günümüzde rastlayamadığımız böyle “güzel”likleri içselleştirmemize yardım ettiğin için…
Ve sen de onlar gibi güzel ve farklı bir insan olduğun için…
Saygılar, selamlar.
(Hasancığım. Onlar farklı insanlardı. Biz sıradanız. Seni sevgiyle selamlıyorum. Melih)
bu tip insanlar anısına turnuvalar yapılmalı etkinlikler düzenlenmeli hiç olmazsa unutmayız güzel ve iyi insanları değil mi?
(Sarper selam. Bu biraz zor bir şey. Kulüpleri düzenleyecek bu turnuvayı, sonra kötü takımlar katılacak, ismini yaşatalım derken ortaya ciddi bir kalitesizlik çıkacak. Sanırım en iyisi bizim yaptığımız gibi. Ali Sami Yen Stadı, Metin Oktay Tesisleri, Jupp Derwall Sahası, Gündüz Kılıç Sahası. İsimleri kalıcı eserlerle yaşatmak. Sevgilerimle. Melih)
Böyle iyi ve çabuk değerleri zamansız kaybetmek aslında bize zamanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Böyle insanlara zamanında gereken değerlerin verilmesi sadece öldükten sonra da hatırlanmaması gerekiyor ki futbol sadece futbol olmasın hayatın bir parçası haline de gelsin.
İbrahim yazmış bugünkü Radikal’de. Paralellikler var iki yazı arasında. Aynı dönemde yaşamanın paralelliği.
İbrahim henüz dört-beş yaşında Beşiktaş’ın maskotu olarak kaptanların ellerini tutarak sahaya çıkmış bir Beşiktaşlı. Yazıyı okuyunca Güven Önüt’ü atladığımı gördüm. Tabi Sabri Dino ayrı bir hikâye.
Yazının linkini buraya koyuyorum.
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=946073&Yazar=İBRAHİM ALTINSAY&Date=22.07.2009&CategoryID=103
Eline sağlık Melih abi. Güzel insanın anısına çok güzel bir yazı olmuş.
(Teşekkürler Kaan. Sevgiler. Melih)
Avrupa’da (özellikle İngiltere’de) böyle efsane isimlerin hayatları daha yaşarken kitap haline getirilir. Biyografi veya otobiyografi…
Bu kültürümüz hiç yok. Okay Karacan’ın bu konuyla ilgili bir yazısı veya röportajı vardı ama bulamadım, maalesef.
Melih abi sayende, bir önceki yazının yorumlarında Galatasaray’ın uzak tarihinden bir iki not öğrendik. En yakın başarımızın, UEFA kupamızın bir kitabı yok. Halil Özer, Ahmet Çakır kitaplar yazdılar ama Avrupa’daki örneklerinin seviyesinde değiller. Birand tarafından hazırlanan belgesellerimiz de açıkcası dolu dolu değil. Ben o dört senelik dönemi Bülent Ünder’in Lig TV’de katıldığı programda satır arasında verdiği örnekten veya 9 sene sonra NTV Spor’daki programndan öğrenmemeliyim. Beşiktaşlılar, Galatasaraylılar, sporseverler veya tarihle ilgilenenler Vedat Okyar ile Turgay Şeren kitaplarıyla büyümeliler. Metin Oktay’ı tanımalılar. UEFA kupasına giden kadronun yaşadıklarını okumalılar. İddia ediyorum, Galatasaray İngiltere’de olsaydı şu an o kadroyla ilgili belki 10 tane biyografi veya anı kitabı olurdu.
Galatasaray’ın tarihiyle ilgili yaptığınız çalışmalara ve oluşuma çok önem veriyorum. Ayrıca mutlaka güncel olaylar, futbolcular da kitap yazmalı ki ileriye kaynak olabilisin; ancak maalesef bazı futbolcuların anıları üç-beş Televole anısı ile sınırlı… Daha bunları uzun uzun tartışırız.
Vedat Okyar’a ve bütün kaybettiğimiz spor insanlarına, büyüklerine Allah’tan rahmet diliyorum. Başımız sağolsun. Yazı için de teşekkür ediyorum.
İyi akşamlar.
(Arda selam. Geç yanıtlayabildim yorumunu. Bunları çok tartışacağız ileride. Sevgilerimle. Melih)
Sevgili Melih Abi,
Yazını yine sindire sindire, keyifle okudum. “Güzel insan”ı anlatan güzel bir yazı…
İbrahim Altınsay’ın yazısını da okumuştum zaten. İbrahim Altınsay, Türkiye’de ihtiyaç duyulan yönetici profilindeki kişilerden biridir. Hayata, futbola, insana bakış açısı yüreğimizi ferahlatan şekildedir.
Yaklaşık 2,5 yıl önce Galatasaray Dergisi’nde röportaj yapılmıştı, İbrahim Altınsay ile. İbrahim Altınsay, bu röportajla ilgili olarak şunu söylemişti: Hayatımda en çok gurur duyduğum şeylerden biri, Galatasaray Dergisi’nin benimle röportaj yapmasıdır.
Saygılarımla…
Galatasarayli’yim… 4 yasimdan beri Galatasarayli’yim. Dunya ustunde cok yer, cok mac gordum. Galatasaray’dan baska hic bir takima ilgim olmadi. Bir tek Besiktas diyince icim biraz burkulur. Oncelikle babam, sonra da Vedat Okyar yuzunden. Rahat uyu guzel adam.
Allah mekanini cennet eylesin Vedat Okyar’in, onun gibi saygideger insanlara cok ihtiyaci var Turk futbolunun.
Bu güzel ve manalı yazının altına transferle ilgili yazı yazmak istemezdim ancak Mehmet Demirkol’un belirtmesi ve bugün de Sabah’ta çıkan çok iddialı bir haberi paylaşmak istedim.
Habere göre Deco yarın imza atıyor ki kendisi Chelsea ile Amerika’da kampta ve İnter maçında harikulade bir oyun ortaya koydu bu konuda duyum varsa paylaşırsanız sevinirim.
(Selam. Deco’yla ilgili haberler daha önce de çıkmıştı. Bekleyip göreceğiz. Sevgilerimle. Melih)
melin abi siteye yeni üye oldum ve “gs önümüzdeki yılların en önemli transferini yaptı” demişşin bi mesajda emre colak’ı mı kastediyorsun?
(Emre selam. Gayın-Sin’e hoşgeldin. Bu transferden kastım Rijkaard’dı. Sevgilerimle. Melih)
Allah rahmet eylesin.
Nasilsin Melih agabey? Blogunu basladigindan beri takip etmeye calisiyorum. Kaliteli yazilarina insallah uzun zaman devam edersin.
Konu disi bir sorum olacak. Gecen sene Skibbe’den bayağı umitliydim, ve genelde kellesini isteyenlere sabirli olmalarini soyledim. Ancak istifasindan sonra birkac soru isaretleri birakti. Yonetimizin bu karari sabirsizliktan mi kaynaklaniyor diye dusunmeye basladim. Oyleyse, nedeni ne olabilir? Taraftar baskisi mi? Kulubumuzu populist bir sekilde yonetmelerine kesinlikle karsi cikilmali. Taraftarlari uyutma stratejisini genelde karsi yakada bulurduk. Acikca konusmak gerekirse, guven kaybi yasiyorum simdiki yonetimimizle. Sen nasil bakiyorsun bu duruma?
(Selam Hamza. İyiyim çok sağol. Umarım sen de iyisindir.
Geçen sene en temel sorun Skibbe’nin tüm yönetim birimleri tarafından oydaşma (uzlaşma) sağlanmadan işbaşına getirilmesiydi. Bu yüzden geldiği ilk günden beri sürekli olarak ona güvenmeyen bir kesim bulundu yönetim içinde. Böylece bir çiftbaşıllık oluştu Florya’da. Yönetimin yaptığı en büyük hata buydu.
Ancak bunun önemli bir hata olduğu sonradan görüldü. Güçlü ve üzerinde kimsenin tek kelime bile edemeyeceği bir teknik direktör getirildi. Florya’da tek başlı bir yönetim sağlandı. Bu anlamda ben yönetimin hatalarından gerekli dersleri çıkardığını ve çok doğru adımlar attığını düşünüyorum.
Bir de tüm bunların ötesinde Rijkaard gibi bir ismi Türkiye’ye getirmek ülkenin gelmiş geçmiş en büyük futbol yatırımıdır. Sırf bunu yaptıkları için bence yönetime teşekkür borçluyuz, ki Rijkaard’ın Türkiye futboluna katacağı artı değeri önümüzdeki yıllarda çok net olarak takdir edeceğiz. Yani bu hamle, asıl değerini gelecekte kazanacak. Sevgilerimle. Melih)
Melih ağabey selam.
5 Haziran’dan beri hiç unutamayacağımız bir tarihe burada tanıklık ediyoruz. Bu olay olumlu da olabilir olumsuz da. Ama ortaya konulan düsünce yapısı açıça ortaya konuldu bu hamle ile. GS için teknik kadronun ne kadar önemli olduğu anlaşılmıştı yönetim tarafından Rijkaardın gelişi ile. Belki de Rijkaard’ın getirilmesi ileride Derwall kadar damgasını vuracak GS tarihine, onun gelmesinden önce burada bahsedilen isimleri unutmayalım. Bahsedilen çogu isim ikinci sınıftı. Hatta bir ara Le Guen geldi denmişti benim içim cız etmişti açıkçası.
5 Haziran günü Rijkaard’ı duyduğumda ise tarif edilmez bir mutluluk olmuştu yüzümde. Hep hayallerini kurdugum saha kenarında duruşuyla, kariyeriyle, hayat görüşü ile birinci sınıf bir teknik adam gelmişti. O dönem Rijkaard gelene kadar duyduğumuz ve mecburen ikinci sınıf hocalarla bile avunduğumuz günleri unutmayalım.
Benim için 2004 yılından sonra dünya futbolunda Rijkaard ve Mourinho’nun çok önemli bir yeri var. Bunlardan biri GS’ın başında. Bunun kıymetini çok iyi bilelim. Çünkü ülkemizde çoğu şeyin değeri kaybedilince anlaşılıyor.
Dün akşamki maça gelince, oyun felsefesi olarak Kazakistan’daki maçta ortaya konan total futbol kırıntılarını göremedim kendi adıma. Kazakistan’daki maçta Servet ile Gökhan orta sahaya kadar çıkıyorlardı ve M. Sarp sürekli gezerek geriden top alıp ileriye taşıyordu bazı dakikalarda. Sonra Ayhan’ın da belli bölümlerde katıldıgı yavaş da olsa bir pas trafiğini görmüştük oradaki maçta. Ancak dün akşamki maçta sanki tekrar kaos futboluna dönülmüş izlenimi yarattı bende.
Şöyle ki, Servet ile Gökhan orta sahanın ortasına çıkmadılar buna H.Balta da katıldı. Geride üç oyuncumuz sabit kaldı zaman zaman. Ve Kazakistan’daki pas trafigi maalesef oluşmadı dün akşam. Daha çok orta sahada kapılan toplarla hızlı hücuma çıktık rakibin kaptırdıgı toplarda.
Bir diğer hücum şeklimiz ise pas koordinasyonu ve takım yaratıcılıgından çok bireysel oyuncuların becerileri ve sorumluluk almaları ile oluştu kanımca. Bunun öncüsü kaptan Arda Turan idi. Topla rakip kale önüne kadar gelip burada oyunu sağ ve sol kanatlara yaymayı başardı. Sol kanatta Serdar’a bayıldım. Çok basit ve hızlı oynuyor ve böylece ona dezavantaj sağlayan fiziksel güçsüzlüğünü görmemizi engelliyor. Futbol zekası da yaşına göre çok olgun. Sağ kanat ise yine hayal kırıklığı yarattı bende. Önce Yaser sonra Sabri. Artık Sabri ve Yaser hakkında bir şey yazmayacağım. Sabri ileri çıkışlarında maalesef geriye dönmekte zorlanıyor. Sekseninci dakika civarında Tobol’lu oyuncu ceza alanında Sabri’nin bölgesinde bomboş kaldı ve vuruşu dışarı çıktı. (Sabri’nin asist yaptığını goldeki güzel ortasını tebrik ediyorum bunun yanında yapamadıgı ortaları kullanamadıgı kornerleri ve pozisyon hataları takımda kırılma anları yaratıyor.)
Bir diğer eksiğimiz ise kalecimizin yaptığı anlamsız degajlar. Orkun yine degaj yapıyor ve topu direkt rakibe aktarıyor. Bu kaçıncı maçı bir insanın bu kadar kişinin ikaz etmesine rağmen degaj yaparak oyunu kurmayı engellemesini ancak o insanın algılama kapasitesinin yetersiz oluşuna bağlıyorum.
Zayıf halkaları bir kenara bırakacak olursak en çok beğendiğim bir diger oyuncu da M.Sarp idi. Bir futbolcuda aradığım karakter özelliği ve sorumluluk alma anlayışı M.Sarp’ta fazlasıyla var. Geriye gelip topu alıp iyi servis yapıyor bunu yaparken de çok rahat. Klasik tabir ile 50 yıllık GS’lı gibi oynuyor. Ve en önemlisi sürekli geziyor. Böyle oyunculara çok saygı duyuyorum tıpkı Arda Turan gibi.
Linderoth gibi duragan aşırı defansif orta saha oyuncusunun bu takıma girecegine dair kafamda şüpheler var. Özetle, Serdar Eylik, Arda Turan, Mustafa Sarp insanın gözüne batıyor ister istemez. Akşam sağdan ve soldan çok kanat bindirmeleri yapıldı. Ben yine kaos futbolunu hatırladım. Oyunu kanatlara yayın Hakan’a ortalayın zihniyeti maalesef kök hücremize kadar işlemiş.
Bir de kenar yönetimi vardı GS’da dün akşam. Rijkaard’ın klübedeki farklı oturuşu, Sabri’nin pozisyon hatasında rakibin kaçırdıgı pozisyon sonrasında verdiği tepki benim maçın dışında keyif aldığım karelerdi. Gollerdeki Neeskens ve Rijkaard’ın sevinçleri ne kadar profesyonel olurlarsa olsunlar içlerinde ki amatör ruhun dışarı yansımaydı. Linderoth oyuna girerken Pujol’un ona görsel olarak ne yapacagını anlatması bana İnter’deki oyuncuların oyuna girişini hatırlattı. Bu teknik kadroda görev paylaşımının nasıl üst düzeyde olduğunun bir göstergeisydi. Bence bu ekip Rijkaard adı altında toplanmış bir müzik grubu. Tıpkı Placebo gibi. Rijkaard da bu grubun solisti.
(Kaan selam. Bir rock grubu benzetmen yerinde ve doğru. Ama bu maçları grubun konseri olarak değil, albüm öncesinde bir garajdaki çalışmaları olarak görmek daha doğru. Çünkü yolun çok başındayız.
Yazından maçı TV’den seyrettiğin anlaşılıyor. Çünkü bu kadar çok detayı sadece TV verebilir.
Total futbolu sürekli paslaşma olarak algılamamak lazım. Mesela ilk Tobol maçında ileri gidemediğimiz için top sadece savunma ve orta saha blokları arasında dönmüştü ve bu da paslaşma oranını artırmıştı. Ancak unutmayalım ki ilk Tobol maçında topa sahip olma oranı yüzde 67′ydi.
Bu maçta bu oran sadece iki puan geriledi ve yüzde 65′e düştü. Buna karşın ileriye, yani üçüncü bölgeye daha kolay gittiğimiz ve topu orada daha kolay tuttuğumuz için etkili paslaşma yapmadığımız düşünülüyor, ki bu doğru değil. Çünkü tek başına Arda Turan’ın dribblingleriyle yüzde 65′i tuttarmak mümkün değil. Demek ki bu takım yine paslaştı. Tek fark ikinci Tobol maçında sahanın neredeyse tamamını kullandı Galatasaray. İlk maçta ise birinci ve ikinci bölgeyi.
Ben maçı canlı seyrettim ve gördüğüm Linderoth inanılmaz etkiliydi. Çok karakterli ve çok hırslı. Bir de Linderoth, kademe anlayışı olan bir futbolcu. Sabri Sarıoğlu ileri çıkınca onun yerine Linderoth geçti. Kendi adıma Linderoth’un geri dönüşünden inanılmaz mutluyum ve ümitliyim. (Eğer maçı sakin kafayla bir kere daha seyretme imkânın olursa bu dediklerimi daha net göreceksin.) Sevgilerimle. Melih)