Sturm maçının ardından: Rijkaard’ın ateşle imtihanı
Kalite. Nitelik anlamına gelir Latince kökenli dillerde. Niteliği tanımladığı için de sayılamaz. Sayılamaması elbette engel değil ölçülmesine. Çünkü kalite, sayılamayan ama ölçümlenebilir bir şeydir aslında.
Hücum… Total… Neo-total… Pas veya akıl. Hangi ön adı veya sıfatı alırsa alsın, kaliteli futbol seyreden insanların kalbini neşeyle doldurur, güzel bir müzik, ya da usta bir kalemden çıkmış bir şiir gibi. Onlar gibi, kaliteli futbol da bir nitelik içerdiği için sayılamaz aslında. Toplanamaz, çıkarılamaz. Ama rahatlıkla ölçümlenebilir.
Kalite anlamında insanların kalbini en çok neşeyle dolduran futbolu Frank Rijkaard’ın Galatasaray’ı oynadı bugüne dek. Ancak sadece anlatılmaya çalışıldı bu futbol, tarif edilmeye, ama daha daha çok da anlaşılmaya. Enikonu hiç ölçümlenmedi bu futbol bugüne kadar, içinden bakılarak, içinden doğru analiz edilerek. Öyleyse vaktidir artık Rijkaard futbolunu ölçümlemenin. Sturm Graz maçı üzerinden başlayalım buna, ama önceki karşılaşmaların verilerini de hesaba katarak, onları kerteriz noktası (benchmark) olarak kullanarak.
Pas futbolu
Ama önce hangi parametreler üzerinden ölçümleyeceğiz bu futbolu. Bunları sıralamak lazım öncelikle. İlk parametremiz pas futbolu. Önce bunu incelemek ve ölçümlemek gerek.
Rijkaard’ın sisteminde pas futbolu stratejik bir öneme sahip. Stratejik olmasını da, “topu kontrol eden oyunu kontrol eder, oyuna kontrol eden de rakibe hükmeder” ilkesine borçlu. Bu anlamda başlangıçtan bitiş düdüğüne dek pas futboluna sadakat, Rijkaard’ın en dikkat ettiği unsurlardan biri stratejik olarak.
Maç boyunca pas futboluna sadakat bakımından ilk büyük arızasını Kasımpaşa maçında yapmıştı Galatasaray. Maçın son yarım saatinde galibiyete ulaşmak için ceza sahasına uzun ve yüksek top göndermişti sıkça. Yani bir anlamda Erik Gerets döneminin kalıntısı kaos futboluna dönmüştü Rijkaard’ın talebeleri maçın son bölümünde. 2006’nın meşhur “topu ceza sahasına indir, Hakan Şükür olmazsa, Ümit Karan, ondan sekerse Necati Ateş, o da olmazsa Hasan Kabze vurur” futboluydu bu.
Pas futbolunda yere çarptıktan sonra sıçrama
Bu anlamda Kasımpaşa karşılaşması Galatasaray’ın sıfır metreye çarptı maç olarak geçti kayıtlara pas futbolu açısından. Galatasaray pas futbolundaki bu gerilemeye Eskişehirspor maçında son verdi büyük ölçüde ve öze dönüşünü de Strum karşısında tamamladı gerçekte. Geriye düştüğü ve galibiyeti kovaladığı anlarda bile uzun ve yüksek top kullanmadı Galatasaray Sturm maçında. Bu sayede de top hâkimiyeti, topla buluşma, toplam pas ve isabetli pas verilerinde radikal bir sıçrama yaptı Sturm karşısında.
Şimdi pas futbolunu ölçümlemeye geldi sıra. Galatasaray’ın oynadığı pas futbolunu en iyi ölçümleyecek veri “ortalama top hâkimiyeti süresi.” Bunun için bulmamız gereken veri, Galatasaray’ın, topu kontrolüne geçirdikten sonra onunla ne kadar süre oynadığı.
Ortalama top hâkimiyetinde bir zirve yaptı Galatasaray Sturm maçında, kontrolü altına aldığı her topu, ortalama 14.44 saniye ayağında tutmayı başararak. Yani ortalama her seti 14.44 saniye sürdü Galatasaray’ın. Oysa ki bu süre, Beşiktaş maçında 11.22, Panathinaikos karşısında ise tam 10.33 saniyeydi. Görülüyor ki, bu iki maça oranla ortalama 3-4 saniye daha fazla süreyle tuttu topu ayağında Galatasaray her atağında. Önemli bir sıçrama bu.
Paslaşmanın kalitesi
Önemli ama, ne kadar etkili? Bunu anlamanın bir yolu var. O da, topun hangi bloklarda ne kadar süreyle kaldığını belirlemek. Yani defans, orta saha ve hücum oyuncuları toplam ne kadar süreyle sahip oldular topa? Eğer bulabilirsek bir şekilde bunu, o zaman Galatasaray’ın topu hangi bölgede daha çok oynadığını da belirlemiş oluruz kabataslak bir hesapla.
Strum maçında yaklaşık 34.5 dakika boyunca Galatasaraylı futbolcuların ayağında kaldı top. Sturmlu oyuncuların ayağında ise yaklaşık 21 dakika.
Galatasaray’ın topu kontrol altında tuttuğu sürenin yüzde 42’sinde, Galatasaraylı defans oyuncularının ayağındaydı top. Yani Leo Franco, Sabri Sarıoğlu, Servet Çetin, Emre Aşık ve Hakan Balta’nın. Galatasaray orta sahasının -Mehmet Topal (Mustafa Sarp), Ayhan Akman ve Elano Blumer- payı ise yüzde 33’tü. Galatasaray forvetlerinin topla oynama oranı ise yüzde 25’te kaldı Sturm maçında.
Peki ne söylüyor bu yüzdeler bize paslaşmanın kalitesi hakkında? Galatasaray’ın maçın neredeyse dörtte üçünü kendi birinci ve ikinci bölgesinde paslaşarak geçirdiğini. Yani? Galatasaray’ın pas futbolunu rakibi için tehlikeli olan bölgelere yeterince yayamadığını.
Özetle, pas futboluyla ilgili verilere baktığımızda Galatasaray’ın kendi oyununu rakibe kabul ettirmek için topa daha çok sahip olduğunu görüyoruz. Takım olarak daha çok paslaştığını, ama bu pas futbolunu rakip 18 içine genellikle taşıyamadığını.
Hız futbolu
Şimdi sıra Rijkaard için bir diğer stratejik konuya geldi. Hız futbolu bu stratejik konunun adı.
Pas koordinasyonu, taktik disiplin, bloklararası mesafe ve yardımlaşma, saha içi organizasyon, futbolcuların görev tanımları ve birçok şey. Bunların hepsi “taklit edilebilir” ve öğrenilebilir kaliteler futbolda. Hız ise çok farklı. Bir yandan doğuştan gelen bir yetenek hız. Bir yandan da, futbol zekâsı ve pozisyon bilgisi düşünüldüğünde içgüdüsel bir şey. Bu yüzden futbolda gerçek manada taklit edilemeyen bir kalite hız.
İşte hız futbolunun Rijkaard’ın sisteminde en stratejik alanı oluşturması bu yüzden. Niçin pas futbolundan bile daha stratejik hız futbolu? Çünkü sonuca doğrudan etki ediyor. Sonucu tek başına belirleyebildiği için stratejik. Rekabette en önemli ayrışma noktasını oluşturduğu için stratejik. Pas futboluna gerçek anlamını kazandırdığı ve onu taçlandırdığı için stratejik. Ve de her şeyden önemlisi top insan evladından daha hızlı olduğu için stratejik.
Galatasaray’ın hız cephesi günlüğü
Hız, bir tür, nihai zaferin kazanıldığı en büyük ve en son cephe konumunda. Bu nedenle yakından bakmak gerek yakın geçmişte Galatasaray’ın bu cephedeki faaliyetlerine.
Sezon boyunca en hızlı futbolunu Ankaraspor’a karşı oynamıştı Galatasaray, topun kendinde olduğu süre içinde her 2.55 saniyede bir pas yaparak. Ankaraspor karşısında top kendisindeyken her 3.35 saniyede bir de isabetli pas yapmıştı Galatasaray.
Peki en yavaş futbolu hangi maçtaydı Galatasaray’ın. (Tahmin etmesi aslında çok kolay değil.) Galatasaray sezonun en yavaş futbolunu dün oynadı Sturm’a karşı. Topun kendisinde olduğu süre içinde her 3.36 saniyede bir pas vererek gerçekleştirdi bunu Galatasaray. (İsabetli pas verme hızı bakımından da sezonun en yavaş ikinci karşılaşması oldu Galatasaray adına Sturm maçı.)
Bu elbette kendi içinde anlamlı bir istatistik Galatasaray adına. Dünkü maçı daha iyi anlamlandırabilmek ve en doğru yargıya ulaşmak için Sturm’un hızını Galatasaray’ınkiyle kıyaslamalıyız aslında. İlginç bir veri duruyor önümüzde. Çoğu futbol yorumcusunun muhtemelen bir köy takımı gözüyle baktığı Sturm, Galatasaray’a oranla tam 0.15 saniye daha hızlı paslaştı dünkü maçta.
Galatasaray’ın oynadığı zor maçlar
Meseleye skor açısından bakanlara sorulsa “Galatasaray’ın bugüne kadar en çok zorlandığı üç karşılaşma hangisiydi” diye, muhtemelen şöyle bir yanıt alırız: Kasımpaşa, Eskişehirspor ve Sturm maçları. Peki ne kadar gerçeği yansıtıyor bu? Pek değil.
Çünkü en doğrusu maçların zorluk derecesini girilen pozisyon sayısıyla ölçmek, ortaya çıkan skora bakarak değil. Yani hem daha az pozisyona girme hem de rakibe verilen pozisyon sayısının artması açısından bir sınıflandırma yapmak daha anlamlı maçların zorluk derecesini ortaya çıkarmak için.
Bu açıdan bakınca fotoğraf birden değişiyor. Mesela 3-0 kazanılan Beşiktaş maçı giriyor o fotoğrafa. Keza 3-1 kazanılan Panathinaikos maçı. Küçük bir örnek. Galatasaray’ın bugüne dek oynadığı 15 maç içinde pozisyona girme sayısında rakibine üstünlük sağlayamadığı iki takımdan birisi Beşiktaş’tı. (Diğeri ise Kayserispor.) Başka bir örnek. Galatasaray’ın bugüne kadar en çok pozisyon verdiği takım ise Panathinaikos’tu. Yunan ekibi tam 7 kez gol pozisyonuna girmişti Galatasaray karşısında. PAO’yu pozisyon sayısı bakımından takip eden takımlar ise Sturm ve Beşiktaş oldu. Her iki takım da tam altışar kez pozisyona girdiler Galatasaray’a karşı.
Hızla pozisyon arasındaki ilişki
Şimdi pozisyona girme sayılarıyla pas hızları verilerini üstüste koyunca inkâr edilemez bir fotoğraf çıkıyor karşımıza. Şu. Paslaşma hızında Galatasaray’ı sadece üç takım geçmişti bugüne kadar. Sırasıyla Beşiktaş, Panathinaikos ve Sturm oldular paslaşma hızında Galatasaray’ı geride bırakan bu takımlar. Bu üç takım Galatasaray karşısında en çok pozisyon bulanlar da oldu aynı zamanda. Demek ki pozisyon yaratmayla doğrudan bir ilişki var hız arasında.
Soru ortada duruyor şimdi. Beşiktaş ve PAO nasıl oldu da üçer gol yerken Galatasaray’dan, Sturm bir beraberlik çıkardı, çıkarabildi? Yanıt basit. Beşiktaş ve PAO saha içinde yeteri kadar organize olamadıkları için yenildiler Galatasaray’a.
Açalım. Beşiktaş ve PAO Galatasaray’dan gerçek anlamda daha hızlılardı. Bu yüzden daha kolay gol pozisyonu üretebildiler Galatasaray karşısında. Ancak takım savunması anlamında organize olamadıkları için bilinçli biçimde atağa kalkan Galatasaray atakları karşısında unufak oldular.
Sturm’un en önemli özelliği
Sturm bu anlamda hem Beşiktaş, hem de PAO’dan radikal biçimde ayrılıyor. Çünkü onda, diğer iki takımda olduğu gibi doğuştan gelmeyen, ama iyi öğrenilmiş ve uygulanan bir kalite var. Sturm gerçekte asla daha hızlı değil Galatasaray’dan. Onu hızlı kılan şey, Galatasaray’ı nasıl yavaşlatacağını bilmesiydi aslında.
Galatasaray’ı hızlı biçimde hücuma çıkmaya en uygun bir defansif kurguyla sahaya yayılarak yavaşlattı Sturm. Bunu da Eskişehirspor gibi oyunun son yarım saatinde tek forveti hariç bütün hücum oyuncularını defansif futbolcularla değiştirip kendi sahasına gömülerek yapmadı üstelik. Her an Galatasaray’ı devirecek yumruğunu hazır tutarak ve her topu kaptığında hızlı biçimde hücuma çıkarak yaptı Sturm.
Yani daha kıymetli bir futbol koydu ortaya. Bir de bir şeyi daha yaptı Sturm. Galatasaray’ın aniden ağırlık merkezini değiştirmesine ve boş alanlara ters top atmasına hiçbir anında izin vermedi maçın.
Özetle, doğuştan ve içgüdüsel olarak rakibine oranla gerçekte daha hızlı olan Galatasaray, daha iyi organize olamadığı için yavaş kaldı Sturm karşısında.
Yeni bir test
Ne demişti Rijkaard bu maç için: “Test maçı.” Evet Galatasaray pas futboluna sadakat anlamında testten geçti aslında. Maçın hiçbir anında topu havadan ve ileriye göndermedi, son saniyeye kadar pas yaptı hep.
Şimdi yeni bir test başlıyor Galatasaray için. İçgüdüsel olarak doğuştan sahip olduğu en önemli kalitesi olan hızını her hal ve şartta sahada koşturabilmek delicesine. Nasıl olacak bu? Galatasaraylı futbolcuların diğer maçlara oranla daha hızlı koşmasıyla mı? Değil elbette.
Galatasaraylı futbolcuların futbol olarak aynı dili konuşmaya başlamasıyla öncelikle. Fizik olarak daha çok mücadele etmesiyle. Saha içinde daha iyi organize olmasıyla. Savunma yaparken en hızlı hücuma çıkacak şekilde sahaya yayılmasıyla takımın. Hücumda, sahadaki boşlukları rakibin organize olamayacağı şekilde kullanmasıyla. Ve de her şeyden önemlisi, sahadaki boşlukları yaratmak için daha hızlı değil, ama daha çok koşmasıyla.
Biten ilk perdenin ardından Rijkaard şimdi bu ateşle imtihana hazırlayacak takımı.
Etiketler: Albert Roca Puyol, Arda Turan, Frank Rijkaard, gol pozisyonu, hız futbolu, isabetli pas hızı, Johan Neeskens, ortalama top hâkimiyeti süresi, pas futbolu, pas hızı, saha içi organizasyon, takım savunması




Melih abi sen uzunca güzel cümlelerle yazarsın zaten, ben kısaca gördüğüm olumsuz noktaları yazayım madde madde.. Bu arada selamlar, bayağıdır yazmıyordum vaktim yoktu, bugün fırsatım oldu okuyacağım yazıları..
– İlk yarı çok geride top çeviriyoruz ve sonuca gidemiyoruz. İlk yarı takım isteksiz.
– Savunmayı çok geride kuruyoruz. Bu yüzden ileride çoğalamıyoruz.
– Top kaptırınca pres yapmıyoruz, adamlar bizim sahamızda takır takır pas yapıyor sadece karşısında refakat ediyoruz.
– Hakan Balta çok ama çok kötü. Beğenmediğimiz Sabri her pozisyonun içinde ama Hakan’ın hücuma katkısı 0. Savunmada da 0′a yakın. Bilerek pozisyonlardan kaçıyor, mücadeleye girmeye çekiniyor. Bir problemi var. Topal da ben topçu oldum havasında arapası atmaya falan kalkıyor, eski haddini bilen top kapan adam geçirmeyen nam-ı değer “Örümcek” yok, Xavi edasında bir adam var sahada.
– Keita ve Arda çok topla oynuyor. Bencillik var takımda. Sabri’nin pozisyonunda adam bir gol atayım da şu tribün baskısından kurtulayım diye kaleye vurdu. Bencillik yaptı.Kewell’ın önüne yuvarlasa gol. Maç bitecek orada. Keza Baroş’un top sürdüğü 2′ye 1 yakaldığımız pozisyon.
– Şu kalitesiz Sturm Graz’dan bile bu kadar pozisyon yedik, yarın adam gibi forveti olan bir takımla karşılaşınca 10 dakikada 3′lük oluruz top kaptırınca pres yapmazsak.
Bunlara rağmen heyecan yapmaya gerek yok. Sorunlar belli, çözüm üretmek Rijkaard’ın işi. Kötü yolda değiliz…
(Selam. Mesajın Airplane filmindekine benzer olmuş biraz. Sanki önce “panik yapın”, sonra da “panik yapmayın” demiş gibi olmuşsun. (Filmde ise tam tersiydi. Önce “panik yapmayın” levhası yanıyordu, ardından “panikleyin”. sanki bu bize daha uygun.):-))
Maçın gidişatına göre öncelikler biraz değişti. Başlarda golü bulmak arzusuyla iştahlıydı takım. Ardından gol gelmeyince enerji açısından tutumlu bir oyun tutturduk. Sonra yeniden tempo yaptık ama tam da bu sırada yedik golü. İkinci yarıda öncelik presli ve yorucu bir oyunu tercih ettik. 15 dakika filan oynadık bu oyunu. Sonra aktif dinlenmeye geçtik. Ardından da yeniden saldırmaya başladık.
Bence aslında deneysel olması itibariyle oldukça öğreticiydi yaşadıklarımız. Görüşmek üzere sevgiler. Melih)
Merhabalar,
Sturm Graz’in macinin seyrederken cok zevk almadigimi soylemeliyim. Bir acidan bu beraberlige uzulmekle birlikte, diger taraftan da belki de iki puan kaybinin arka arkaya gelmesi iyi olmus dahi olabilir dikkatlerin biraz daha cekilebilmesi adina. Sezon basinda beklemedigimiz kadar iyi performans gosteren GS, sonrasinda yeni oturtulmaya calisilan bir sistem surecinde olasi puan kayiplari sonucunda biraz hayal kirikligi yaratiyor maalesef. Ama bu tabi ki umitsizlige sevekedecek bir durum degil en nihayetinde, sadece bir gonulveren olarak uzuntu veriyor. Son maclarda ve ozellikle bu macta gozume takilan birkac noktayi ifade etmek istiyorum.
Elano’nun takima katilmasi sanki biraz takim icinde sezon basinda oturmaya baslayan sistemi biraz geriye goturmus gozukuyor. Elano hem kendi adina su an icin cok oturamadi gibi duruyor, hem de Arda’nin sezon basindaki inanilmaz performansinin geriye gitmesinde de kismi olarak psikolojik bir etkisi var duruyor. Elano’nun gelisinden once duran toplarin ve orta uclunun en onunde oyun kurucu olarak oynayan Arda, Elano geldikten sonra Elano’na verilmis gozuken oyun kuruculuk goreviyle ilgili sorunlar yasiyor olabilir. Bunun bir sonucu da eskiye nazaran biraz daha kisisel ve kahramanca oynama calismasi icerisinde olmasi son maclarda. Sezon basinda asistleriyle gundemdeyken su anda takimi tek basina kurtarma cabasi icerisinde.
Dikkatimi ceken ikinci bir sorun ise her ne kadar paslasarak oynama aliskanligini edinmeye calissa da bunun bir ayagi top ayaginda olmayan oyuncularin kendilerini bos pozisyonlara cikarmamalarindan dolayi eksik kaliyor. Dolayisiyla zor pozisyonlara pas yapma durumu ve top kayiplari one cikiyor. Bununla baglantili ikinci problem de bos pozisyonlarda uygun pas verecek kimsenin olmamasi verilecek paslarin daha uzun mesafeli olmasina yol aciyor kisa mesafeli ve daha garantili paslar yerine. Merak ediyorum acaba Elano’nun, Topal’in ya da digerlerinin bircok pozisyonda uzun mesafeli pas tercihleri Rijkaard’in bir tercihi mi yoksa oyun icerisinde gelisen mecburiyetten mi? Bu uzun toplar bircok yerde gectigi uzere “sisirme” toplar degil, daha cok yerden ve dogrudan paslar ama pek cok zaman yerini bul(a)miyor.
Son olarak, ceza sahasi cevresine geldiginde takimda gecerli olan dogrudan ayaga pas oyunu “dogrudan iceriye, karambole orta” ya da “kendi basina iceriye dripling yap” oyununa donusuyor. Beklentimiz en cok ceza sahasi cevresinde riski dusuk kisa mesafeli ve rakip takim oyunculari oyundan ekrate etmeye yonelik paslarin yapilmasi ortalardan ziyade. GS’in oynamaya calistigi sistemdeki takimlarin temel oyunu bu sekilde. Illa ki ceza sahasina orta yapilacaktir, illa ki dripling yapilacaktir, ama oncelikli tercih bu olunca takim oyunu ve sistemde aksamalar meydana geliyor.
Butun bunlar alinan skorlardan bagimsiz, onu ifade etmeliyim. Bugun takim Arda’nin verilmeyen nizami golu, ya da Arda’ya Schildenfield tarafindan yapilan ceza sahasi icerisindeki faul sayesinde verilebilecek penalti ile kazanabilirdi, ama sorun sadece bu maclari kazanmaktan biraz daha onemli. Saygilar.
(Selam Yıldırım. Yazı içinde biraz dikkat çekmeye çalıştım senin burada bahsetmiş olduğun futbolcularımızın boş alana çıkıp pas istemeleri konusuna. Bir de yazıda kullanmadığım bir fikir var. Takımda ilk yarıda bir takım içi liderlik sorunu yaşandı net olarak Arda’yla Elano arasında. Esasen Elano’nun oyununu net olarak kötü etkileyen bir şey değil bu. Ama Arda maalesef pek olumlu etkilenmiyor bundan. Takımın ikinci yarıda savaşçı karakterine dönmesi biraz da Arda’nın yeniden forvet arkasına geçmesiyle ilintili.
Ancak bu dediğimi bir çatışma olarak algılamamak gerek. Nitekim öyle olsa, son bölümde Elano’nun kaçırdığı golde ortayı yapan isim Arda olmazdı.
Bir de şöyle bir durum var. Elano’nun kullandığı duran toplar bir Galatasaray değil Brezilya seti gibi. Gerek Elano’nun takıma, gerek de takımın Elano’nun duran toplarına alışması gerekiyor. Görünen bu.
Yazıda yine bahsetmediğim bir şey daha var. Daha önce burada bolca konuşmuş olduğumuz Elano’nun Ayhan’ın yerine geçmesi meselesi. Aslında Kewell-Ayhan değişikliği de bir sistem değişikliği değildi. Bu değişiklikle Elano Ayhan’ın yerine, Arda tam forvet arkasına, Kewell da sol kanata çekilmiş oldu. Yani sisteme yine bağlı kaldı Rijkaard.
Bir önceki mesajda deneysel diye nitelendirdiğim şey de tam buydu. Yani Sanırım bazı maçlarda artık yavaş yavaş Ayhan-Elano-Arda’dan oluşan bir orta üçlüyle çıkacak Galatasaray. Sevgilerimle. Melih)
Sevgili Melih, mac yazinizi heyecanla bekliyorum. Ilk kez bu macta yorum da yazmak istedim. Bu macta gercekten buyuk hayal kirikligina ugratti beni oyuncularimizin buyuk cogunlugu… Sanki uykularini alamamaslar, sanki angarya bir maca cikmislar gibi isteksiz, ve ayni zamanda da fantezilere kacan egoist oyun yapilariydi beni hayal kirikligina ugratan. Rakip takim sadece iki kisiyle basit paslarla kalemizin dibine kadar gelebiliyor, bizim oyuncularimizsa adeta onlara refakat kosulari yapiyorlardi. Topu ayaginda tutan bir Sturm Grazli oyuncuyu 2 metre uzaginda cembere almis Galatasarayli oyuncular sadece ve sadece seyrediyor, birisinin aklina bile gelmiyordu mudahele etmek… Once rakibin rahatlikla paslasmalarini izliyorlar, sonra tekrar refakat kosularina basliyorlardi.
Elano son dakikalarda kaleden 5 metre ileride bombos durumda rovasataya kalkiyordu, sanki skor 5-0 Galatasaray lehineydi ve zevkten dort kose seyircileri biraz daha costurmak istiyordu.
Mehmet Topal orta yuvarlaktan bir kac metre uzaklassa hemen geri eski yerine, orta yuvarlaga donuyor ve orada agir ve verimsizce top dagitmaya devam ediyordu.
Servet macin sonlarinda kendisini bir kanat oyuncusu sanmis olmali ki, arkasinda duran Elano’ya topu aktarmak yerine direk disari cikacak ortasini yapmaya calisiyor, daha oncesinde 35 metreden cektigi suttan(!) daha cok uzuyordu biz Galatasaray sevdalilarini.
Sabri kosuyor, didiniyor ama hala 3 metre onundeki arkadasina topu aktaramama beceriksizligini surduruyordu. Iceride 3 arkadasi bombos beklerken o bilindik egoistligini gosteriyor ve capraz pozisyonda hem de duserken vurdugu topu direge de carptirarak auta gonderiyordu.
Baros aldigi her topta kafasini kramponlarinin ucuna sabitliyor ve ileri dogru top surmeye basliyordu, yaninda kim var kim yok bilemeden. Bu vizyonsuzlugu, Arda’yla birlikte ilk kez ikiye bir yakaladiklari muthis pozisyonun da ziyani demek oluyordu. Yine ayni Baros, gol attigi icin oyunda kalma suresini arttirirken, daha 5 dakika once 2 metreden topu direge insanlamasini unuttuyordu adeta.
Arda sanki Sturm oyuncusuna “topu sana asla kaptirmayacagim” dercesine cabaliyor didiniyor, ama hemen yani basinda bekleyen Mehmet Topal’la duvar pasi kolayligini gormezden geliyordu, enerjisini gereksizce ziyan ederek.
Hakan Balta her zamanki gibiydi, 10 uzerinde 6.5-7′lik performansini ne azaltiyor ne arttiriyordu.
Emre Asik’i ve kalemizin devi Franko’yu ayri tutmak durumundayim profesyonelliklerini son ana kadar koruyabildikleri icin.
Hakem de efsane vatandasi FR’i uzmek icin sahadaydi adeta, Arda’nin nizami golunu iptal ederken ve grekoromen gureslerini andiran cezaalani bogusmasinda net penaltisini yerken Galatasaray’imizin. Rakip oyuncular Elano’nun formasina beline asiliyor ve indiriyor, ama hakem sadece faulle yetiniyordu, “bugun Avusturyalilar sari kart gormeyecek” direktifi almiscasina.
Olumlu hic mi bir sey yoktu diye dusunuyorum; tabii ki vardi, olmaz mi. Skor cok rahat 7-1 de olabilirdi oyuncularimiz biraz daha takim oyuncusu gibi dusunebilselerdi. FR’in ayaga pas emrini 90 dakika uygulayabilmislerdi, basit oyun emrini gormezden gelirken. Cokca kosmuslardi, refakat kosusu olsa da bunlarin buyuk cogunlugu.
Galatasaray isirmiyor, bir ay once beni zevkten dort kose eden o isteklerini kaybetmis gorunuyorlar. Barcelona’da izlemek icin gun saydigimiz Arda’da bir ruhi yorgunluk, tum takima yansiyor adeta. Macta en cok keyif aldigimsa, bizim Iniestamiz, Ayhan’imizin tekrar 11′de yerini almasiydi…
Tesekkurler…
(Selam. Gördüğüm kadarıyla eleştiriler aynı noktalar üzerinde toplanıyor, hem isim, hem de takım oyunu olarak.
Ben bir anlamda geçen seneki Metalist maçına benzetiyorum bunu. O maçta Metalist inanılmaz reaktif oynamış, gol için de bir hata yapmamızı beklemişti. Aynı Metalist grubu hiç gol yemeden lider olarak tamamlamıştı. Unutmayalım ki Sturm bu yıl Metalist’i elemiş bir takım. Metalist’ten daha fazlasını yaptılar ve maçın son bölümünde aslında galibiyeti kaçıran taraf da Strum’du.
Ben biraz itidal tarafında kalacağım meselenin. Sevgilerimle. Melih)
Merhaba melih abi. Maçla ilgili gözlemlerimi maddeler halinde yazmak istiyorum.
1 – Maçı izlerken edindiğim en önemli izlenim, genel bir isteksizlik ve bir huzursuzluk olduğu. Sebebini bilemiyorum lakin kafa olarak bu takımda bazı sorunlar ve bu sorunlar özellikle son 3 maçtır daha da belirginleşmeye başlıyor. Takım mental anlamda pek iyi değil.
2 – M.Topal ve M.Sarp, Rijkaard’ın yaratmak istediği Galatasaray’ın oyuncusu olamaz! Linderoth ve ondan bir gömlek daha üstün bir oyuncu gerekiyor ön libero mevkiinde. Zira ne Topal nede Sarp hıza ve pasa dayalı hücum futbolu sistemimizin tempo başlatıcı ve artırıcı rolünde bir hayli yeteneksiz ve yetersizler.
3 – Elano hala bu takımda kimliğini bulamadı. Bu adamın sistem içindeki rolü, kimliği görevi nedir anlayabilmiş değilim. Sağa sola uzun pas atmaktan başka daha ciddi sorumluluklar almalı diye düşünüyorum.
4 – Gökhan Zan’ın eksikliğinin sistem açısından çok önemli olduğunu daha da iyi anladım bu maç sayesinde. Zira Zan, defansı önde kurma ve ilk topları hızlı ve etkili alarak takımın oyun hızına ciddi katkıda bulunuyordu. Bütün iyi niyetli güzel oyununa rağmen Emre Aşık’ın bu özellikten yoksun olması bizim için önemli bir dezavantaj.
5 – S. Graz maçı bize devrim sürecinin sancılarının ve acılarının oldukça uzun süreceğine dair düşünceleri daha netleştirdi. Lakin ben Linderoth’un dönüşüyle beraber devrimin olmazsa olmazı olan pas ve temponun yükseltilmesi sorunlarının önemli oranda aşılacağına inanıyorum.
6 – Yazımın başında da belirttiğim gibi özellikle ilkyarı da gerçekten cok isteksiz ve ruhsuz bir 11 vardı sahada. Bu ciddi bir sorun ve bunun bir an önce aşılması gerekiyor.
Şimdilik düşüncelerim bu kadar Melih Abicim. Umarım senin de katıldığın noktalar vardır düşüncelerimde. Saygılar. Emre
(Emre selam. Ben biraz bekleyeceğim açıkça fotoğrafın gerçekten yazmış gibi olup olmadığı konusunda. Sevgilerimle. Melih)
Leyla’dan geçmeden Mevla bulunmaz !
Bu hafta bir gazetede futbolcuların hiç çalışmayan kasları olduğu yazıyordu, Tuncay Şanlı premier ligde nerdeyse tüm futbolcuların çok üst düzey mücadele gücü ve yeteneğe sahip olduklarını ifade etti, kendisinin bu seviyeye yavaş yavaş yaklaştığını da, ki tükenmeyen bir enerjisi olduğunu çok müşahade ettik TR de oynarken. Rijkaard’ın sitemini kafalara kazıması ve bu sistemi 90 dakika forse edecek 18 kişi kişi hazır etmesi epey zaman alacak, değişimler çok zor ve sancılıdır, kendi tecrübelerimizle sabit değil mi? Alınmalar ve küsmeler bu süreçte asgaride tutulursa dedikoduya mevzu olmayız. 3 maçtır çok pas yapın anlayışını 2. bölgede yatay olarak uyguluyoruz rakipler oldukça mutlu. Strum Graz maçında ikinci yarı 20 dakika 3. bölgede yaptık üç gol pozisyonu meydana geldi.. Rijkaard’ın istediği de bu.. En iyi uygulaması da son Inter-Barça maçıydı, Barça uzun bir süre 3. bölgede top göstermedi. Servet iki maçtır improvize hücumlarında yanlış pas tercihleri kullanıyor, defans dengesini de riske sokarak, oldukça gereksiz bir “BEN” sizin yapamadığınızı yaparım girişimi!.. Bu yıl ne sonuç alırsak alalım çok çok iyi sonuçlar olsa dahi gelecek sezonki gerçek fırtınadan eminim. Ve şundan da; Beşiktaş’ın geçen sezon rölatif başarılı görünmesi gerçek fotoğraflarını geç algılamalarına yol açtıysa, Fenerbahçe de aynı yolun yolcusu olacak, belki yarın belki de daha da yakın…
(Selam. Sanırım benzer anlarda yazdık yazıları. Genel bakış ve temel argümanlar konusunda benzer düşünüyoruz. Olup biteni tek tek futbolcular üzerinden değil de biraz da gelecek vizyonuyla okumaya çalışanları görünce seviniyorum. Gerçekten çok teşekkürler. Sevgilerimle. Melih)
Merhaba,
Dün oynanan maçın Galatasaray adına olumlu bir çok yanı var. Fakat dikkati çeken en önemli hata pas-hücum yetenekleri sınırlı olan bazı oyuncuların (Servet, Sabri, M.Topal, E. Aşık) basit oynamak yerine topu ayaklarında fazla tutması ve topu kaptırıp kalelerinde tehlikeli gol pozisyonları vermeleri. (Defansif anlamda yeteneklerine bir sözüm olamaz ). Rijkaard’ın 1 ay önce verdiği ropörtajı hatırlayınca (herkes kahraman olmaya çalışıyor) bu konuda oyuncuların kendilerini değiştiremediği/geliştiremediği görüldü. Tıpkı Eskişehirspor maçında Arda’nın kullandığı plase serbest vuruş gibi.
Rakip oyuncuları basit oynadıkları için tebrik ediyorum. Bizim yerli oyuncuların ise (Hakan Balta, M. Sarp ve Ayhan hariç ) biraz dinlenmeye/düşünmeye ihtiyaçları var.
(Selam Görkem. Sanırım Hakan Balta dinlendirmemiz gereken en önemli futbolcumuz. Çünkü ciddi bir yorgunluk yaşıyor. Bu sahadan belli oluyor. Strum klasik bir Avusturya takımı. Avusturya-Macaristan ekolü neredeyse yüz yıldır kısa pas oynayan bir ekoldür. Belli ki geleneklerine sahip çıkan bir takım. Görüşmek üzere sevgilerimle. Melih)
Melih abi selamlar çok kötü oynamadık ama iyi de değildik kapanan takımlar için bir formül bulmamız lazım sanırım pozisyon bulmakta zorlanıyoruz (elbette pozisyon bulduk ama rahat değil) yazını bekliyorum saygılar.
(Selam Erhan Usta. Esas olarak kötü değildik. Strum’a bir aşı olarak bakarsak bence iyi bir maç oldu. Çünkü şunu kabul edelim ki Strum gerçekten iyi bir takım. Taktik disiplinleri mükemmel. Sevgilerimle. Melih)
Oyunu değerlendirmek gerekirse. Bardağın boş tarafına bakmak gerek. Zaten dolu tarafı olduğundan söz edilemez bence.
Orta saha paslaşmalarında yavaştık, ya birbirimize çok yakın ya da rakip arkasına saklandık. Pasla oyuncu eksiltemedik bunun sonucunda. Topu kapmak için koştuğumuz kadar paslaşmak için koşmadık. Oyuncularımızın topu alan adamı karşılamakta geciktik ve herkes ayrı telden pres yapmakta. Kimisi şok presle basarken (Sabri, Keita) kimisi kendini geriye atarak sağlamcı oynadı (M.Topal, A. Akman). E.Aşık M.Topal’dan daha fazla orta sahada pres yaptı ve top kaptı.
Rakip sahada top çevirmek çok az. Çünkü oyuncular arası uyumsuzluk var. Bunun sonucunda savunma ileriye çıkamıyor ve sonucunda dönen topları alamıyoruz. Bu da baskı kurmamazı engelliyor.
Sonuç olarak hala orta sahada teknik ve hem düşünce hem de fiziksel çabukluğu olmayan oyuncu olduğu zaman sistem çok aksıyor.
Son sözde M.Topal son adam görevindeki bir insan kayarak geldiği topu ya alır ya da adam da yere düşer. Burada kart görülmeyecekse nerede görülecek.
Sistemin bozulmaya başlaması Ayhan’ın sakatlanmasıyla mı yoksa M.Topal’ın takıma girmesiyle mi oluşmaya başladığını sorgulamak gerektiği inancındayım.
Futbolda orta sahada görevi ne olursa olsun tekniği yetersiz oyuncuya yer yok. Bu sistem bunu kaldırmaz.
2.yarı istatistiklerinin ise hiçbir önemi yok. Geride olan takımın kuracağı bir baskı. Oradada en büyük eksikliğimiz de disiplinden vazgeçmemiz.
(Selam. Belli ki biraz üzüntüyle yazılmış. Çoğu insan Mehmet topal üzerinde durmuş. Defansif olarak yediğimiz golde iki kez ciddi pozisyon hatası yaptı. İlkinde rakibi durduramadı, ikincisinde de golü atan oyuncu onundu aslında, gerisinde kaldı. (Bu anlamda ben Galatasaray’ın yediği golü önemsiyorum. Çünkü ceza sahasında 4 Galatasaraylı bir Strumlu oyuncu varken gol yemek, bir duruş hatasıdır.)
Mehmet Topal konusundaki görüşüm şu: Topal geçen sene de böyleydi. Ancak geçen sene kendisinden istenen oyunun sadece defansif yönünde bulunmasıydı. Takım zaten dört futbolcuyla atak yaptığı için (Kewell, Arda, Lincoln, Baros) pek göze batmıyordu ofansif zaafları. Ama Rijkaard’ın futbolunda böyle bir şey yok tabi. Takım oyunu oynuyoruz, kopuk bloklar oyunu değil. Eleştiriler de bu yüzden. Ama sanırım ona şans vermek gerekiyor. Nasıl Sabri Rijkaard döneminde bir ilerleme katettiyse, Mehmet Topal da edecek. Eğer şimdiden onu mahkum etmeye başlarsak, korkarım ki gelecekteki Sabrimiz olur Topal, yani yeni günah keçimiz. Sevgilerimle. Melih)
Sevgili Melih ağabey
dün akşamki maç için ne yazılabilir ki;
sahada seyrettiğimiz takım bizim takımımız mı ona bile inanmak bazen gerçekten güç oldu.
Saha kenarındaki önemli teknik adamlarımızın sözünü dinlemeyen sözüm ona futbolcu topluluğu
oyunu açmak yerine sürekli sıkıştırmaya çalışıyordu.
Bariz bir şekilde hiç ama hiç konsantre olmadıklarını gördük dün gece…
(Tek euro bile transfer yapamadığını duyduğumuz bir takım gelip ASY’de bizi bu şekilde düzensizliğe itmemeli.)
Umarım bu güzel bir ders olur hepimize…
(Selam. Ben açıkça bu tür yorumları biraz ağır buluyorum. Hele “sözüm ona futbolcu topluluğu” gibi ifadeleri. Bu çocuklar değil miydi iki hafta önce övgüler düzdüğümüz. Bence bir uçtan bir uca sürüklenmemek gerek. Ben sahaya bakınca ellerinden geleni yapmaya çalışan futbolcular gördüm.
Bir de şunu dikkate sunmak istiyorum. Galatasaray geçen sezon UEFA’da İstanbul’da bence iki iyi maç oynadı. İlki Olimpiakos, ikincisi de Bordeaux. Ki bu maç son dakikada geldi. Onun dışında, Bellinzano, Metalist ve Hamburg maçlarında iyi bir sınav vermedik. Buradan şuraya geleceğim. Biz geçen sezon reaktif futbol oynadığımız için ilerledik Avrupa’da. Diğer takımların oyunlarını boza boza gittik. Strum’u da biraz öyle görmek gerek. Nitekim evinde kaybedip deplasmanda puan kazanmaları bunu gösteriyor. Üçüncü günde deplasmanda Pana’yı yenerlerse hiç şaşırmayacağım. Sevgilerimle. Melih)
Şu an itibariyle maçla ilgili istatistiki bilgilere sahip değilim ama toplam ve isabetli pas dolaşım hızı, toplam topa sahip olma ve her topa sahip oluşta topun GS’da kalış süresi, oyunun ne oranda üçüncü bölgede oynandığı, kaç bileşik pasta rakip kaleye gidilebildiği gibi temel kriterlerde bu sezonun en iyi performanslarından birini yakalamış olduğumuzu düşünüyorum.
Taraftar ve kamuoyu psikolojik olarak iyi skorlar sonrası yapılanlara odaklanırken skor tatmin edici bulunmamışsa yapılamayanlara odaklanıyor.
Doğal olarak iyi yapılanların yanında henüz yeterince iyi yapılamayanlar da var.
Skoru ve golleri bir an çıkaralım.
İki yabancı takımın maçı gibi bakmayı deneyelim sahaya.
GS’DAN VE ORTAYA KOYDUKLARINDAN ETKİLENMEZ MİYDİK ?
Bu takımın henüz üç aydır birlikte olduğu ve bilgisiyle birlikte düşünürsek mutlu olmaz mıydık gelecek adına.
Takım her şeyi denedi. Sayısız etkin organize atak geliştirdi.
Topu eline geçirmek için sınırsız güç harcadı.
İştahla rahatlıkla farka gidebilecek kadar pozisyon üretti.
Tempo yaptı.
Oyunu domine etti.
Tümüyle hapsetti rakibini kendi sahasına.
Futbolun güzelliği, heyecanı adına her şeyi yaptı.
Yapamadıkları da var. Azalıyor zamanla.
Sol kanat ofansif olarak sağ kanat etkinliğinde kullanılamıyor henüz. Bu sağa kademeli önlem alma kolaylığı sunuyor rakibe.
Oyunun yönünü değiştirme amaçlı ters kanat uzun paslarında yeterli isabet oranı sağlanamadı.
Ama bu eksikler ortaya konan fevkalade tatminkar oyunu gölgelememeli.
Oyuna kötü, yetersiz diyen seslerin çıkması sadece tatmin ve beklenti eşiğinin muazzam yükselişiyle açıklayabiliriz belki.
Peki bu beklentiyi böylesine yükselten ekibe haksızlık olmaz mı bu kadar kısa sürede ulaşılmış bu oyundan bile memnuniyetsizlik?
Takımın yönü doğru.
Katedilen mesafeye ve süreye bakarsak gelişme hızı fazlasıyla tatmin edici.
Yolumuz açık.
Futbol cilveli oyun. Bazen olmayabiliyor.
Bu sürprizlere açık karakteriyle tavlaya benzetilebilir belki.
Zaman zaman rakibin üst üste düşeş attığı veya bizim tek kapıya gele attığımız anlar olabiliyor.
Ama uzun bir seride taraflardan biri ne kadar düşeş atarsa atsın iyi oynayan sonucu alır.
Matematiğin çok sayılar kanunu işliyor uzun vadede. İyi olan kazanıyor.
Aslında kendi adıma dün gece için ”Teşekkürler GS bana yaşattığın keyif ve heyecan için ” diye yazmam yeterli olurdu.
Ama etraftan yükselen seslere bakınca bu kadarının yeterince açıklayıcı olamayacağını düşündüm.
Bir romana başladığımızda ilk sayfalarda yazarla ilgili oluşan fikrimiz nasıl kendimizden, o ana kadarki edebi birikimimizden bağımsız değilse ve okumuşluğumuz arttıkça beklenti ve değerlendirmelerimiz değişiyorsa henüz erken olmakla birlikte aynı şekilde FR’ın GS’ını izledikçe futbol beklentilerimizin farklılaşacağını, yanılan seçici algılarımızdan uzaklaşacağımızı, daha somut gözlem ve değerlendirmelere dayalı bir ortam oluşacağını düşünüyorum.
Bu takımdan keyif alalım.
Ligin en iyi futbol oynayan takımı olmayı önemseyelim. Tesadüfler sürekli olamaz.
Skorlar nasılsa gelir.
Rahat ve adil olalım.
Önce iyinin ve emeğin hakkını verelim.
(Selam. İçimi ferahlattı bu yorum. Çünkü biraz önce bazı yazarları okudum dinledim. Ruhum karardı. İyi ki varsınız. Melih)
Merhabalar,
Yorum olmamasından da anlaşılacağu gibi herkesin sanırım benim de olduğu gibi morali bozuk. Maçtayken üzülüyoruz ama maç sonrası daha geniş bir perspektiften bakınca; bu takım hala Avrupa’da lider ve Türkiye liginde de yenilgisiz 2. sırada. 50-60 maçın hepsini de kazanmamız mümkün değil sezon boyunca.
Dün yine Eskişehirspor maçında yaşadığımız duruma benzer bir durum yaşadığımızı düşünüyorum. Özellikle Mehmet Topal’ın top dağıtmadaki beceriksizliği ve orta sahada boşa çıkara insiyatif / sorumluluk alacak oyuncuların azlığı işimizi güçleştirdi. Bir de gol yollarındaki beceriksizlik buna eklenince beraberlik hatta potansiyel bir yenilgi mümkün oldu.
Pas hataları, gol pozisyonlarındaki beceriksizlik vs. üzerinde durmak istemiyorum. Burada esas konu bizim rakiplere çok rahat top yapma imkânı vermemiz. Ne yazık ki rakip toptayken defans yapmakta sıkıntımız var; rakibe yeterince pres yapamıyoruz yani yeterince ısıramıyoruz. Daha agresif olmamız gerekiyor ya da daha agresif olmak yerine takım savunmasında herkesin yerini çok daha iyi alması ve sahayı da buna göre ”parsellemesi” gerekiyor.
Orta sahadaki bu zaafı Sabri’yi orta 3′lüye çekerek ortadan kaldırabilir miyiz sizce? Bu durumda orta sahamız sabri-sarp-ayhan ile oluşurken ilerde de arda-baros-keita tarzında bir 3′lü oluşabilir.
Rijkaard şu ana kadar bunu denemedi ve deneyeceğini de sanmıyorum. Elano ve Kewell’ı aynı anda kenarda tutabilir mi? Tutabilir ama bu sefer agresiflikte kazandığımızı, ileri uçtaki üretkenliğimizden kaybedebiliriz…
(Selam Emir. Önce şunu söyleyeyim ki bugün ilk defa yorum okuyorum. Ve biriken yorum sayısı 50 civarında. Yani mutsuzluk yüzünden oluşan bir sessizlik söz konusu değil.
İkinci konu. Orta saha. Kanımca illa ki pres yapmak gerekmiyor orta sahada cayır cayır. Önemli olan takım halinde iyi kapanmak. Dün yapamadığımız şey buydu. Bir de bilmiyorum dün maçta mıydın?
Bunu şundan soruyorum. Biz bu sene Terim döneminde bile yapmadığımız bir şeye soyunduk. Hâkimiyet futbolu oynamaya çalışıyoruz ve bunu Avrupalı rakipler karşısında da yapmaya çalışıyoruz. Yani bir anlamda Milan ya da Leeds farketmiyor, top hâkimiyetim her maçta yüzde 60′lar civarında bizim olsun istiyoruz bu sezon.
Bu bir yenilik. Ve ilk kez deneniyor Türkiye’de. Bu da enerjiyi oyunun geneline yaymakla mümkün sadece. Dün skor dezavantajına düşüp ikinci yarının başında müthiş bir baskı kurunca rakip karşısında bu fiziken çok zorladı oyuncuları. Bu nedenle tenisteki basit hataları yapmaya başladık teker teker. Ve hilafsız bütün futbolcular yaptılar bu hataları. Tribünden çok belliydi inanılmaz yorgun oldukları futbolcuların. Zaten maçın son bölümündeki pozisyon hataları da bu yüzden geldi. Bunu ruhsuzlukla karıştırıyor bazılarımız. Ama öyle değil işte.
Soruna gelince. Sabri Sarıoğlu çift patlamalı motor gibi, dört patlamalı değil. Bu yüzden oynarken pek vites değiştiremiyor. Çok hamleli bir oyuncu ama uzun mesafe koşucusu değil asla. Kısa sürede hızlanıyor ama bu sürati bir dakika bile sürdüremiyor. Yani klasik bir motorsiklet Sabri, bir otomobil değil. (Farkındaysan Keita da aynı özelliklere sahip.) Bu tip oyuncular ideal kanat oyuncularıdır. Orta sahada ise bir otomobil gibi dört yanmalı motora sahip insanlar gerekir. Yani gerektiğinde birinci viteste gidecek, gerektiğinde de beşinci vitese çıkacak. Bu oyuncu asla Sabri değil yani. Sevgilerimle. Melih)
Selam Melih abi,
Şu anlaşıldı ki Türkiye’de hiç bir takıma sistem falan oturmaz. Takımın daha mağlubiyeti yok oyun planlarının değiştirilmesi için neler yapılıyor. Ve ne yazık ki doğru olup olmadığının bilmediğim Haldun Üstünel’in açıklamaları kıvılcımı başlatmış oluyor. Futbolcularda olan gereksiz gerginlikler, maç sonrası yaptıkları açıklamalar, tv’ler de zaten bizi aşağıya çekmeye çalışanlarla dolu, ellerinden geldikleri kadar yazılı ve görsel medyada bizi sıkıntıya sokmak için var güçleri ile çalışıyorlar. Biraz yazık ediliyor, ayıp ediliyor.
Melih abi, şimdi Ankaragücü maçında puan kaybı olursa Rijkaard’dan sistemi değiştirmesini mi isteyecek yönetim, ya da uyarıda bulunmaya mı kalkacak ?
Daha takımın mağlubiyeti yok gelişen olaylara bakın. Bir taraftar olarak çok üzülüyorum. Çok pozisyona giriyoruz çok da pozisyon veriyormuşuz. Var mı dünyada hem birçok pozisyona girecek hem de pozisyon vermeyecek takım. Rakiplerimizi de görüyoruz oynadıkları futbolu da görüyoruz. 6-7 kişi savunmada kalıp atabilirsem atarım düşünceleriyle. Tek kelime ile medyaya yazık diyorum. Daha henüz 2 maç 90 dakika oynamış bir oyuncuya bile etkisiz eleman fiziği yetersiz eleman diyenlere yazık diyorum. Tello, Alanzinho, Emre fizikleri Elano’dan daha küçük ama onlara laf söyleyen yok. Geldiği günde attığı 1 gol dışında ortalıkta görünmeyen Santos’a laf yok. 2 sezondan beri kendi taraftarlarını çileden çıkartan Güiza’ya laf yok ama geldiği günden beri üzerine düşen görevi yapan iyi ya da kötü çalışıp gol atan Baroş’a laf var. Onlara göre Baroş Türkiye’deki ilk 3 içinde yok. Guiza, Semih, Nobre, Nonda var. Bunlar nedir Melih abi, taraftarlarımızı bunları protesto etmeye davet ediyorum. Ultraslan yöneticilerine ulaşabilecek bir numara adres varsa onlara bu durumu iletmek istiyorum. Protesto edelim tarafsız objektif olmayacaklarsa bile bizim oyuncularımızı hocamızı küçük görmesinler. Erman hoca bile yazısının küçük bir bölümünde Baros’u tebrik etmiş yabancı hakemi de kandırdığı için. Çok ciddi protesto etme vaktinin geldiğini düşünüyorum. Melih abi ayrıca ben tercümanın saha kenarındaki çevirmelerinin yanlış olduğunu düşünüyorum tıpkı maç sonları medyaya çok büyük malzeme cümleler verdiği gibi.
Tüm herkes geriye çekilip Bülent hocanın sistemi gibi atabilirsem atarım 1-0, 2-1′e bağlarım gibi oyun görmek istiyor galiba. Ya da kendi takımlarında olmayan şeylerin başka takımda olmalarını kabul edemiyorlar. İnşallah takımımız ve hocalarımız bildikleri yoldan dönmezler ve istedikleri plandan sistemden taviz verip vazgeçmezler.
Saygılarımla Melih abi..
(Burak selamlar. Haldun Üstünel’in söylediği ileri sürülen demecinden haberim yok. Ama şunu iyi biliyorum ki, yönetim asla ve asla karışmaz işine Rijkaard’ın. Bu konuda müsterih olmak lazım. Ama Galatasaraylılar’ın homurtularından emin değilim pek. Yani taraftarın ve üyelerin. Şimdiden şunu söyleyeyim ki Ankaragücü karşısında da puan kaybı yapmaya çok yakın takım. Çünkü Hikmet Karaman takımını bizi durdurmak için oynatacaktır. ve de son iki maçı iyi seyretmiştir. Ama bu da Galatasaray’ın güzel geleceğini karartamayacak. Sevgilerimle. Melih)
Merhaba Melih Abi,
Takımdaki oyun disiplininin kaybolmasını, Servet’in tekrar ileride oynamasını (ısrarla) bunu geçen sene de denedi ve başarılı olamadı, Sabri’nin ve Baros’un pas verip golu garantilemek yerine bencil davranmasını neye bağlıyorsunuz. Yoksa oyun olarak çok kötü değildi. Bazı futbolcularımızın topla gereğinden fazla oynaması çok sırıtmıyor mu..Teşekkürler..
Bülent
(Bülent selamlar. Öncelikle şutu konusunda Sabri’ye haksızlık yapıldığını düşünüyorum. O, hızlı geliştiği için bir şut pozisyonuydu, pas değil. Ki benzerini Maccabi’ye atmıştı Sabri. Bir de Kewell da net olarak asist yapılacak konumda değildi. Baros’unki başka bir hikâye. Baros topu neredeyse 30 metre hiç sağa sola bakmadan sürdü. Bunu da anlayabiliyorum aslında. Kendine güvendi ve rakibini mutlaka geçeceğini düşündü. Dolayısıyla pas vermeyi adamını geçmesinin sonuna erteledi. Bunları net biçimde egoistlik olarak adlandırmak bence çok doğru değil. Çünkü iyiniyetli hareketler. (Eskişehirspor karşısında Keita’nın son dakikada kaçırdığı gol gibi. O da artistlik yapmak için ayağıyla vurmaya çalışmadı topu. Kafa vuruşları kötü olduğu için ayak seçeneğini düşündü.
Bir de oyun disiplini açısından seninle tam olarak aynı düşünmüyorum. Oyun disiplini üst düzeydeydi maçta. Servet Çetin’in yaptıkları eskilerin ısbat-ı vücud dedikleri “varlığını kanıtlama” aksiyonu. Bir de şöyle düşünmek lazım. Futbolculara özgür bir alan tanımak gerekir. Mesela bir futbolcu iyi şut atıyorsa maçta sık sık bunu denemelidir. (Galatasaray’da iyi şut atacak üç futbolcu var, Kewell, Elano ve Sabri. Ama biz bu hakkı kullanmasını sadece yabancılara veriyoruz. Sabri eminim EPL’de oynasa her sezon beş tane filan şut golü atar daha rahat oynadığı için.) Ki geçen sezon Bordeaux zaferi böyle gelmişti.
Bu konuda A2 takımının başındaki Nedim Hoca harika bir çalıştırıcı. Toplara gerçekten iyi vuran Anıl Dilaver’e söylediği şu sözü unutmamak gerekir: “Her yerden şut dene. Auta çıkarsa bana gelirsin. Gol olunca arkadaşlarına git.” Sevgilerimle. Melih)
Herkese selamlar,
Fırsatları cok hovardaca harcadık. Biz one gecseydik fark olurdu. Bundan hic suphem yok.
Takımın genel oyunundan da cok memnunum. Bence hala cok ustune koyuyoruz. Ama daha katedecek cok mesafe var.
Oyun ıcınde beni cok rahatsız eden bir sey var. Cok asırı ozguven olusmus takımda bu iyi aslında ama son topların kullanımında sıkıntı yaratıyor. Son vurusu yapması gerekenlere topu vermıyoruz. Bence bunu calısmak lazım. Unutmayalım ne demişti usta, “en guzel gol boş kaleye atılan goldur”. İşte sıkıntı burası.
FR dun gece bir ilk olarak Melih Usta ve diğer yazarlarımızın da soylediği Elano’yu gobeğe cekti ve o hamleden sonra mac farka bile gidebilirdi. Arkadaslara bir sorum olacak ic saha maclarında o formatta oynayabilir miyiz?
Buyuk maclarda nasıl sonuc verir sizce?
Yorumlarınızı merakla bekliyorum.
Herkese sevgiler.
(Selam İlker. Tek ve gerçek ustanın Cruijff olduğunu söyleyerek başlayayım söze. Elano gerçekten çok değişik bir oyuncu. Bence 1-0 öne geçtiğimiz her maçta mutlaka sahada olması gereken bir futbolcu. Çünkü değişik bir futbol zekâsına sahip, minimumdan maksimumu elde edebileceği için.
Büyük maçlarda Elano sahada olur mu yollu sorun çok önemli. Bence Arda Turan’lı ve Keita’lı bir kanat gayet iyi. Arda eğer sol kanatta oynamasını bir güç gösterisi olarak algılamaz ve Kalli döneminde yaptığı gibi defansif yönden de takıma maksimumu verirse ben Elano’nun forvet arkası oynamasını yeğlerim. Tabi arkasında inanılmaz defansif bir Ayhan Akman ve Mustafa Sarp’la birlikte. Çünkü şu çok net ki Baros’un hız üstünlüğünü en iyi ortaya çıkaran pasları bu takımda sadece Elano atabiliyor. (Bu seçenekte Sercan Yıldırım transferi için bir kez daha üzüldüm. Çünkü Baros’la beraber müthiş bir rotasyon kurarlardı.)
Yani sorunun yanıtını söyleyeyim. Şükrü Saraçoğlu’nda görmek isterim Elano’yu. Ama zaten devre arasından sonra daha kuvvetli bir Elano izleyeceğiz. Ve takım bu fotoğrafı verecek. Sevgi ve selamlarımla. Melih)
Rijkaard cok ilginc bir adam. Necip Türk basininin aleyhine delil olarak kullanacagini bile bile.
“Bir puan bizim icin iyidir, yenilebilirdik de” demis.
Artniyetsiz bir tasavvur, bu beyani, “rakibini sadece mactan önce taktiksel ya da maslahat geregi degil, mactan sonra da kücük görmeyen ve bunu sadece ahlaki acidan degil, ayagi yere basan bir bakis acisi ile degerlendiren komplekssiz bir düsünce” olarak anlar.
Rakiplerini ya cok büyüterek, karsisinda adeta ezilen, ya da cok kücümseyerek kibir satan bu iki kompleks türü;
deyim yerindeyse, lunaparktaki aynalarda kendini seyretmeye alismis bu topragin cocuklarinin, yillardir o aynanin önünde, akilbalig olmaya inat ederek kendini seyretmeye devam ettiginin belgesidir vesselam.
Demem o ki Üstat, sizin “Rijkaard in atesle imtahani basligini ” ben söyle anladim…
Frank Usta’nin total futbol denilen, pimi cekilmis bombayi elinde israrla tutmasini anlayabilirdik…
Ama futbol dahil her seymize sirayet etmis ve karsisindan ayrilmadigimiz bu ifrat tefrit aynasina bakma hastaligimizi degistirmek istemesi bu bahsettiginiz atesle imtihani olabilir mi?
Elbette bu bir zandir. Ve fikirleri icin degil, sistem icin ölecek birinden bu kadar devrimci bir tavir beklemek hayal olur.
***
Yaratici hücum organizasyonlari yapma becersi düsük olan, düz ve gösterissiz futbol oynayan
böyle bir takima karsi göbek yolunu Mehmet ve Ayhan’la kesmek suretiyle kanatlara yollamak ve etkisizlestirmek hesaplanmisti saniyorum her zamanki gibi. Sizin “ters huni” dediginiz bu sistemde, Ayhan ve Mehmet ile, Elano’ya ve Arda’ya servis yapilarak hücum varyasyonlari denenecekti.
Bazi seyler ters gitmis olabilir mi ?
Örnegin, hala takimin boyunu kisaltmayi mac geneline yayamadik. Bu bize 75′te 80′de enerjimizin tükenmesine mal olmasina ragmen.
1) Galatasaray özellikle evinde oynadigi, disiplinli ve kapanan takimlar karsisinda sogukanliligini yitiriyor.
Akliyla oynamiyor. Zira biz bu problemi UEFA’yi aldigimiz da yasamistik. Deplasmanlarda 4 attigimiz takimlarla evimizde zorlanirdik. Bu sorunu gecene kadar deplasmanlar bizim en rahat top oynadigimiz yerler olacak gibi.
Klasik futbol oynayan ve gerektiginde skor icin kapanan takimlar bahsine gelince.
Total futbol bunun panzehiri icin icat edilmis bir sistem degil midir ki?
2) Eskisehir beraberligi hepimizin üstünde etkisi olan büyüyü bozdugu gibi moralimizi de bozmustu. Bu futbolcularda da cok acik hissediliyordu. Gerek golden sonra akil yine zaman zaman devreden cikti ama bu kez belli edilmeyen bir panik yasandi yine.
3 ) Ayhan, hücumda Elano ve Arda arasinda sanki paylasilamayan, “oyunu yöneten beyin” problemine üclü bir sorunsal meydana getirdi gibi geldi bana. Aslinda 11 oyuncunun da gerektiginde ve pozisyon geregi inisiyatif almasi, saniyorum Rijkaard’in arzu ettigi bir sey olsa gerek.
Sanki kaosun sebebi, yillardir klasik oyun kurucu anlayisinin takim tarafindan paylasilmasindaki zorluk gibi geliyor.
Ve dahi bu inisiyatifin; taktik geregi yapilmasi istenen seyler degil de, oyunun yavaslamasina sebep olacak kimi gereksiz driplingler yapilarak becerileceginin sanilmasi büyük yanilgi.
Hülasa Ayhan, kimi zaman basarili olsa da, genellikle taktik anlayistan uzaklasilan anlarda, hep alistigi seyi oyun kurucu görevi yapar gibi oldu. Daha dogrusu yapamadi.
Mustafa Sarp’in göbekteki duvari tamamlayan ve defans bosluklarini dolduran, ve ani hücum organizasyonlarindaki taktik görevinde Ayhan biraz eksik kaldi.
Buna ragmen, Ayhan’in da, dikine ve orta sahanin her iki yarisina top tasima becerisi ve topu pas yaparak dolastirmasi hiz olarak hayli ise yaradi. Nitekim ilk yarida ve ikinci yaridaki hücum zenginligi, Elano, Arda ve Ayhan arasinda yapilan varyasyonlar sayesinde oldu.
Mustafa Sarp degisikliginde, eminim bir cok kisi sasirmistir. Kimi hücum zenginligi acisindan iki santrafor (Nonda) gerektigini düsünmüs, kimi Rijkaard’in korktugunu zannetmis (beraberlige sevindigine göre kesin budur deme ihtimalleri yüksek), kimi ise Rijkaard’in “B” plani olmadigi “geyigine” hükmetmistir.
Bence, ceza sahasi etrafinda ve icinde defans blogu birbirine tuhaf bir bicimde yakin oynamiyordu ve nitekim biri kritik bir faul olmak üzere iki Emre Asik, bir Hakan Balta’nın kritik müdahaleleriyle pozisyon bertaraf edilmisti. Defans blogunun her yenilen kontrada bu kadar birbirinden uzak olmasi, Mehmet’in bosluklari dolduramamasi ve Ayhan’in göbekteki duvardaki kismi catlagin sorumlusu olmasindandir diye tahmin ediyorum. Mustafa Sarp degisikligi, yenilebilecek ikinci golün engellenmesi icin belki bir sübapti, (sonucta risk alinacak bir final maci degildir bu.) Topu dolastirmadan ücüncü bölgeye cabuk ulastiracak hizli bir servis, muhtemel duran toplar icin hava hakimiyeti, mac boyunca cok az top sektiren ve Baros’un hayli yordugu Avusturya defansinin arkasina sarkacak sürpiz dalislari iyi yapacak bir adam belki.
Kewell ile ise, Keita’nin aksiyoner halinin aksine kanatta kendini unutturan adam olarak disiplinli Avusturya defansini biraz esnetmek ve olasi bosluklardan ise Baros’u ve Baros’un yordugu defansin arasina sonra oyuna girecek olan Nonda’yi kacirmak seklinde bir oyun plani düsünülmüs olabilir.
Dolayisiyla defansi kanatlara cekerek bosluk yaratma fikri gole kadar ise yaradi ki defans esneyerek cizgi oldu bir ara. Golden sonra Sturm Graz ise uyandi saniyorum.
Ama Nonda’nin bu kadar gec degisikligini anlamis degilim vesselam.
Sonuc olarak disiplinli Sturm Graz savunmasina ragmen yaklasik 5 net bir o kadar da yarim porsiyonluk pozisyon olmak üzere, hücum zenginligi olan bir mac izledik.
Macin en kötü adami olan hakemin, verilmeyen golde, Arda’nin yaptigi ince faulü görmesi gözyasarticiydi.
Bu mac bazi yönleriyle Kasimpasa bazi yönleriyle de Eskisehir macini andiriyor.
Eger iki net pozisyon gol olsaydi “Yeni Kasimpasa zaferi” diyeceklerdi.
Eskisehir macina benzeyen tarafi ise Frank’in talebelerinin panik hallerini belli etmeden oynamalari idi. Sturm Graz’in Eskisehir takimina benzemeyen tarafi ise bir golün üstüne yatarken bile kontra düsünen ama finalini yapamayacak kadar siradan bir takim olmasi.
Elano icin yapilan elestirilere katiliyorum! Hatta katila katila gülüyorum. Ama fiziki yetersizligi yüzünden kimi pozisyonlari harcadigi bir gercek. Arda Elano arasinda, taktik anlayisa en uygun kisinin Elano oldugunu düsünüyorum.
Arda’nin hala kurtarici adam sendromundan kurtulamadigi ve oyunu yavaslattigi kanaatindeyim.
Ve dahi bir süre sonra bu sistem futbolundan sitki siyrilip eski sasali star günlerine dönmek icin maraz cikarabileceginden korkuyorum.
Ve su “Rijkaard’in atesle imtihani” argümani nedir cok merak ediyorum.
Sevgilerimle.
(Üstadım selamlar. Her şeyden önce futbola, bilgelerin çağlar öncesinin bilgisine dayalı bir disiplinle baktığınız için Gayın-Sin’i zenginleştirdiğini söylemek istiyorum. Yani bir anlamda “hû” demiş olayım.
Ardından. Ters huni gibi bir düşüncemiz sanırım sadece PAO maçı için geçerliydi. Çünkü rakip merkezde daha kuvvetli ve tehlikeliydi. Bu anlamda onu kanatlara iterek etkisiz hale getirmek ciddi bir savunma planı oluşturuyordu. Sturm için aynı şey pek geçerli değildi. İki nedenden. Galatasaray maçın hiçbir anında reaktif kalmak istemedi Sturm karşısında. Hep kendi oyununu oynamak istedi. Bu kapsamda da bir defans planı oluşturmadı özel olarak. İkinci neden şu. Sturm bir Avusturya takımı. Neredeyse yüzyıllık bir kısa pas geleneği var ülkenin. Kısa pas da futbolda biraz civa gibi olmak demek. Çok etkili biçimde bir yerden sızılır kısa paslar sayesinde. Buna karşı alınacak önlem sağlam kademe anlayışıydı. Zaten Rijkaard’ın maçtan sonra dediği pozisyonumuzu kaybettik ve maç kaosa dönüştü cümlesinin sırrı da bu. Kendi proaktif futbolumuz içinde rakibe ciddi önlem almadık, alamadık. Ama PAO karşısında favori olmadığımız için savunma yapmak için kafa patlatmış idik.
Soru güzel. Total futbol, Erdal’ın dediği gibi anti-futbol oynayanlar için bin panzehir değil miydi? Elbette öyle. Ama zaten Rijkaard Usta da maçtan sonra da dedi ya, “total futbolun çok uzağındayız” diye. Yanıt da burada.
Bu liderlik biraz çetrefilli konu. Hele Türkler söz konusuysa. Öncelikle takım liderliğiyle futbol liderliği ayrımını pek bilemiyoruz. Özellikle Arda’nın bu konuda biraz yardıma ihtiyacı var. O aslında takımın lideri. Takımın futbol lideri olmak zorunda da değil. Ya da her an değil. Oyunun içinde başka liderler de çıkabilir ortaya. Onlara biraz sahne vermesi lazım. Bu kapsamda Elano konusunda kafasının karışık olduğunu seziyorum Arda’nın. (Esasında Ayhan bu konularda fenafillaha ermiş bir futbolcu. Onun yapması gereken bu meselenin çözümünde Arda’ya yardım etmek olmalı. Ama bir de şu var ki Ayhan duygusal planda Arda’nın yanında. Onu destekliyor hep. Elano ise oldukça tek.)
Daha önce bir yorumda bahsedildi. Ayhan 33 yaşında ve sakatlıktan sonra sahaya girdiği ilk maçta en son maçındaki performans göstermesini beklememek gerek. Buradan şuraya geliyoruz. Takım içindeki pozitif rekabeti öldüren iki şey var. İlki teknik direktörün adil olmaması. (Elhak Galatasaraylı futbolcular futbol doğrularını unutacak denli adalet peşinde olan bir çalıştırıcıyla çalışmaktan dolayı çok şanslılar.) İkincisi de sakatlıklar. Mesela bu sakatlıklar yüzünden bugünkü maçta muhtemelen Serkan Kurtuluş ve Alpaslan Erdem yedek çıkacaklar. Belki de maçın gidişatına göre oyuna dahil olacaklar. Ama gerçek form durumları burada bulunmalarının hilafına. Buradan şuraya geliyoruz. Bu takımın biraz zamana ihtiyacı var, sakatlarının düzelip gerçek rekabetin yeniden sahne alması için.
Gelelim en kritik soruya. Ateşle imtihana yani. Bu imtihan, Arda’nın futbol liderliğini Elano’yla paylaşmasından takımın pas futbolunu bir asalet gibi üstünde taşıyacak olgunluğa gelmesine… Takımın boyunun kısalmasıyla sonuçlanacak saha içi organizasyonu gerçekleştirmekten hücum setlerini çoğaltmaya… Futbolcuların hepsinin oynadıkları oyunu bir takım oyunu gibi görmelerinden, maç içinde boşluğa çıkıp pas istemelerine dek her şeyi Rijkaard’ın iyi yönetmesini içeriyor. Yani Galatasaray’ın total futbol aşkına hamlığını atarak pişmesinin sınavı bu. Sevgi ve saygılarımla. Melih)
Sevgili takimdaslar ve Melih Bey,
Sizlere gozlemledigim bir seyi sormak istiyorum… Macin ilerleyen bolumlerinde ozellikle skor berabere veya maglupken tribunlerimiz panik atak geciriyor, her yanlis pasta veya hemen ileriye dikine oynamayan oyuncuya buyuk bir ugultuyla tepki veriyor, bir sure sonra o oyuncular da strese giriyor ve atabilecekleri paslari bile aceleden yanlis atmaya basliyorlar, tribunlerin tepkisini cekmemek icin bu seferde sorumluluk almaktan kaciyorlar aman bana gelmesinde veya dikine oynayip riske girecegime yanima arkaya garanti oynayayim da diye dusunmeye basliyorlar… Bu da tempomuzun dusmesine yol açıyor ve tribunlerle birlikte tam bir kaos futbolu ortaya cikariyor. (Lutfen skor dezavantajindayken dikkatlice tribunleri ve oyuncularimizin buna verdigi reaksiyonu izleyin!)
Macin bitmesine daha yarim saat varken bile sanki iki dakika kalmis gibi bir ortam yaratiliyor bundan hic hosnut değilim, futbolcularin ve antrenorun de oldugunu hic sanmam.. Bizi oyun planimizdan cikariyor, oysa sogukkanlilikla tezahurat yapilsa o an yanlis pas atan oyuncumuz bile deli gibi alkislansa (bkz. Man U. ve Liverpool tribunleri) hem oyuncunun kendine guveni gelir hem de rakip paniklemeye baslar oysa biz tam tersini yapiyoruz kendi sahamizda oyuncularimiza deplasman atmosferi yaratiyoruz buna acilen tribun liderleri ve tum taraftarin son vermesi lazim, daha profesyonel bilincli tezahuratlar yapilmasi lazim, takimi motive edici tempo verici.. Bazen oyle monoton oyle gelisi guzel tezahuratlar yapiliyor ki ben futbolcu olsam al gulum ver gulum maci bitirmek isterim, soyleyin haksiz miyim ?
(Selam. Hiç lafı eveleyip gevelemeden söyleyeyim. Sonuna kadar haklısın. Ama bunun nedeni tribünün beklentisinin fazla olması bir. Futbola ve spora bakış açısında net biçimde ortaya çıkan kültürsüzlüğü iki. Buralarda uA platformunda yazıp çizenlerin bu meseleyi oraya taşımasını öneriyorum naçizane. Sevgiler. Melih)
Sezon öncesi bu yıl öğrenme yılımız olacak demiştik hatta sen defalarca çok sıkıcı geçecek maçların olacağını yazmıştın. Ben dünkü maçtan sonra çok umutluyum çünkü takım disiplini yavaş yavaş oturuyor. Şu anki durum ilk başta Türk oyuncularımız için yepyeni bir ortam, henüz adapte olamadılar, ama Graz karşısında Eskişehir maçında olduğu gibi top ileriye doğru şuursuzca şişirilmedi ve herkes saha kenarından ne emredildiyse harfiyen uyguladı.
Total futbolun karşıtı nedir? Cevap anti futbol, lig başından bu yana Avrupa kupa maçları dahil Galatasaray’a karşı delikanlı futbol oynayan iki takım vardı biri Beşiktaş, diğeri Panathinaikos. İkisi de farklı yenildiler ama farklı kazanabilirdiler, diğerleri Galatasaray’ı durdurmak ile meşguldüler, oyunu öldürmek, mümkün olduğu kadar skoru uzun süre korumak. Geçen sene Barça-Chelsea maçını hatırlayalım, oysa Chelsea oyuncu potansiyeli açısından Barcelona’ya rahat kafa tutabilecek güçteydi ama bir maç öncesi Bayern Münih’in başına gelenlere şahit oldular aynısı onların başına gelebilirdi. Rıza ve Franco derslerini iyi çalışmışlar, Hikmet Karaman’ın da pek fazla alternatifi yok aynı oyunu oynatmak zorunda. Dün Catanachio’nun en katısını seyrettik bir gün önce Bayern-Juve maçını seyredenler daha modern halini görmüşlerdir, Juve biraz taviz verse darma duman olacaklardı. Total futbolu durdurmanın tek yolu anti futbol.
Anti futbolu durdurmanın çözümü nedir? “Think and Play” (düşün ve oyna), “Play and Think” (oyna ve düşün). İkisi aynı gözüküyor ama çok fark var, bizim takım şimdilik Think and Play seviyesini yerine oturttu, sıra Play and Think’te. İşte bu aşamada ortaya konulan oyun bize takımın isteksiz olduğunu gösteriyor, iki saniye süre içinde oyun zekâsını sahaya yansıtmak tüm takıma çalım atmaktan daha zordur, sakın yanılmayalım ama bir gerçek var mutlaka Kaptan’ın dinlenmesi lazım Caner alternatif olabilir.
Sevgiler
(Erdal selam. Bu güzel yorumu bizimle paylaştığın için teşekkürler. “Think and play” tüm Gayın-Sin ailesi için ufukaçıcı bir kavram. Ben bunu kısa vadede bir şekilde halledemeyeceğimizi düşünüyorum. Bunu aşmanın yolu, yüzlerce egzersiz. Bu nedenle tüm teknik ekibin inanılmaz pedagojik bir şekilde tüm takımı eğitmesi gerekiyor bu konuda. Dolayısıyla GSTV’deki antrenman görüntülerinde pas istemek için nasıl boş alana çıkılırı içeren görüntüler izleyeceğiz gibi geliyor bana kısa dönemde.
Kaptan’ın sorunu biraz fiziksel, ama çoğunlukla zihinsel. Bir arkadaşımız yorumda bahsetti. Kısa sürede kendisine sorduğu “ben bu takımı nasıl kurtarırım” sorusunu şununla değiştirmesi lazım: “Ben bu takım için neler yapabilirim?” Esasında bu bütün futbolcular için geçerli. Aufwiedersehen. Melih)
merhabalar herkese,
hıncal uluç agresif tarzı nedeni ile sevilmese de, yer yer çok doğru tespitleri vardır. bunlardan biri de türk basınının tabelacı olması, sonuca göre yorum yapmasıdır. alpay’ın 3 gol attığı bir milli maçta alpay’ı kahraman gösteren basına kızmış, defansı göbeğinde 3 golü ben mi yedim diye sitem etmişti. aynı şey dünkü maç için de geçerli.
oyun sistemimiz oturuyor, dün çok pas hatası yaptık ama belirli bloklarda harika futbol oynadık. pozisyon verdik tamam, ama çok baskılı oynadık. bence eyvah denecek, duraklama dönemi gibi başlıklar atılacak bir maç olmadı. 5-6 attığımız maçlardan nasıl ders çıkarıyorsak bu maçtan da ders çıkarıp, üstüne koyup devam etmemiz lazım. bu arada melih abi, size bu soru.. bir süre önce sormuştum, arda, elano göbekte nasıl olur diye? ben çok beğendim. siz nasıl buldunuz? bence arda’nın ve elano’nun doğru yerleri son 30 dakika oynadıkları mevkiler.
(Kerem selamlar. Çok önceleri Arda ve Elano’nun yanyana oynadığı bir sistemin hayalini kurduğu söylenmişti Rijkaard’ın. Hatta bu konuyla ilgili çift işlemcili bilgisayar örneği verilmişti. Elano biraz güç kazandıktan sonra Galatasaray tek defansif, iki ofansif orta sahalı bir yapıya evrilecek. Yani bir tür 2-2-1-2-2-1 oynayacağız. (Buna “dar 4-3-3″ deniyor literatürde.) Bu sistemin defansif olarak sorun çıkarması düşünülebilir. Ama takımın boyu kısaysa sorun çıkmaz defansif olarak. Ama yine de bunun için Elano’nun fiziksel yüklemesini yapıp daha bir güçlenmesi gerekiyor. (Bu arada Hıncal Uluç bu maçla ilgili oldukça kötümser şeyler söyledi.) Sevgilerimle. Melih)
Selam Melih bey,
Tesadüf mü bilmem, ama bu sene “kötü oyun” veya “kötü sonuçlar” hep 1-1 bitiyor. Acaba bu takim bu kadar iyi mi en kötü gününde bile gol atiyor ve berabere kalıyor:)
Rijkaard’la rekorlara devam.
Avrupa’da üst üste 11 maçta gol atik. En son FC Girondins de Bordeaux – Galatasaray SK macinda gol atamamistik.
Eski rekor 9 mac:
2006/2007 FC Girondins de Bordeaux – Galatasaray SK — 2007/2008 PAE Panionios – Galatasaray SK
Sevgi, saygi ve selamlar
Sercan
(Sercan selamlar. Öncelikle Galatasaray için arşiv oluşturmak adına çok önemli bir iş yaptığını söylemek istiyorum. Emin ol çok yararlanıyorum senin bu arşiv çalışmalarından.
Diğer meseleye gelince. En kötü günümüzde 1-1 berabere kalacaksak bu takım her kulvarda bütün kupaları kaldırır:-)) Almanya’ya selam ve sevgi. Melih)
Selamlar ve yeniden geçmiş olsun dileklerimle. Her ne kadar kendimizi tek başına iyileştirebilsek de asla yalnız değilizdir. Birilerinin pozitif dilekleri bile bizi iyileştirir. Sakın tıpla iyi geçindiğimi sanmayın. 1974′ten beri doktor görmemiş bir adam söylüyor bunları. Olay sinirlenmemek ve hastalığını kendi iyilştirebilecek kadar pozitif olması insanın.
Başarıların ardından gelen yorumlar geriledi. Bakayım neler yazmışlar düşüncesiyle girdim siteye. Heyhat düşenin dostu olmazmış. Kimseler bir şey dememiş. (Gel de pozitif ol.)
Avam açısından bakınca bence sorun Arda’da. Montaigne’nin dediği gibi; “Bir amaca bağlanmayan ruh yolunu kaybeder. Çünkü her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.” Bir de takım için, (bunu Fener için de söyleyebiliriz) “herkesin her şey olduğu bir toplumda hiçkimse bir şey değildir.”
Beni hasta eden yorumlardan biri de Elano eleştirileri. Adam hazır olmadığı halde canını dişine takıyor. Sorun arkadaşlarında, o da birileriyle oynamaya hazır değil daha. Düşündüklerini arkadaşları düşünmediği için âkim kalıyor yapmak istedikleri. Rijkard yıldız takmadığı için oluruna bırakıyor sanırım. Oysa Elano’ya göre oyun kurardı diğer takımlar. Çok güzel ve seri düşünüyor ama arkadaşları onun düşünce sistemine alışık değil henüz.
Gerçekten avam gözüyle bakınca olay bu.
Aslında, bir şeyi öğrenmeye başlayan insanlar, başlangıçta çok iyi bildiklerini sanırlar, 2 kur geçen İngilizce profesörü sanır kendini, 2 partisyon öğrenen de virtüöz. Oysa öğrenmeye devam ettikçe, hiçbir şey bilmediğini anlamaya başlar. Herkesin şaşırdığı da bu. Galatasaray Rijkard’ın sistemini uygulamaya çalıştıkça kötü sonuçlar alıyor, bence oyun düzeldikçe skor geriliyor. Nedeni 3. kura yeni geçti Galatasaray ve sanırım 10 kur üzerinden anlaşılacak sınavı verip veremiyeceği. Bu yüzden aptalca eleştiriler yerine şu olsaydı bu olsaydı tartışmalarına destek vermek yerine Galatasarayımızın üst kurlara geçmesine destek verelim. Verelim ki çabuk geçsin bu dönem.
Rijkaard’ın ilk söyleşisine tekrar bakmalı insan. Son 3 oyunumuzdaki problemleri anlatmış adam orada. Sanırım bu söyleşide geçen problemler hallolmadan muhteşem bir oyun seyredemeyeceğiz. Sakın kanmayın bu kadar usta ayak varken, kötü oyunla aldığımız farklı galibiyetlere. Bu takım disipline edildi mi o zaman göreceksiniz. Ve Barcelona değiliz derken bile, “görürsünüz Barcelona’yı” diye düşünen bir teknik direktörümüz var. Ve (ne devlet ki) yıllarca bizimle çalışmayı neden istiyor sanıyorsunuz? Futbol takımının başarısını atılan golle sınıyorsa insanlar… atılan goller ortada… Yaklaşan bile yok yanına. Lütfen tuzağa düşmeyelim daha 3 hafta kötü sonuç alsak uzaklaşmayacağımız bir şampiyonluk yarışı var ve Avrupa’da da grubumuzda lideriz. Biraz daha bocalasınlar, sonrası arkadaşlar sıraya girerler yine.
Sağlıklı, kazançlı, sabırlı, neşeli günler dilerim.
(Selamlar. Sanırım abi demeliyim size tevellüd olarak. Montaigne’den gidecek olursak Galatasaray’ın ruhu amaçsız değil. Bu amaç uğruna vardığımız her menzil de bir yer dolayısıyla, hiçbir yer değil asla. Ama maalesef unutuluyor bu, yani ruhumuzun amacının olduğu. O zaman ne başlıyor. Tek tek futbolcular üzerinden oyun analizleri, B planları, medya şaklabanlıkları.
Elano konusunda dar bakış açımız dolayısıyla bir kıymetsizleştirme sorunu yaşıyoruz net biçimde. Durduğu yerde bile oyuna bu kadar katkı yapan bir futbolcuyu izlemek pek bize göre değil. Mesela bugünkü Hürriyet’te Ali Naci Küçük bakın masabaşında neler yazmış Elano’yla ilgili: “Rijkaard’ın Sturm Graz maçındaki kötü performansına rağmen Ankaragücü karşısında oynatmayı planladığı Elano ile dün bir görüşme yapıp, uyarılarda bulunduğu öğrenildi.” (Kötü performans ne? Girilen üç net gol pozisyonu. Bir de asist.)
Alice Harikalar Diyarı’ndan kediyle tavşan arasında geçen diyalogla tamamlayalım: Nereye gittiğini bilmiyorsan kaybolmazsın ki. Bundan acısı nereye gittiğini bilmeyenlerin nereye gittiğini bilen Galatasaray’ı eleştirmesi. İnsan Hollanda’nın 1974′te Uruguay karşısında oynadığı futbolla kendine gelebilir ancak. Bir vakit sonra Galatasaray’ın da benzer biçimde oynayacağının hayalini kurarak. Saygı ve sevgilerimle. Melih)
PS: Esasında rahatsızlığım geçmiş değil. Geçen şey onu önemsememem. Ama yine de herkesin katkısı için teşekkür ederim. MŞ
Özetle, pas futboluyla ilgili verilere baktığımızda Galatasaray’ın kendi oyununu rakibe kabul ettirmek için topa daha çok sahip olduğunu görüyoruz. Takım olarak daha çok paslaştığını, ama bu pas futbolunu rakip 18 içine genellikle taşıyamadığını.
Abi bundaki en büyük etken sanırım Arda ve özellikle Baros. Arda bazı pozisyonlarda çok bencil davranıyor. Baros ise önüne top atmadığınız sürece etkisiz. Hiçbir sırtı dönük top alamadı.
Bir de abi dikkatini çekti mi bilmiyorum ama ilk yarı ilk defa tam anlamıyla 4-3-3 oynadık. Sanırım organize olamamamızın sebeplerinden biride bu.
(Selam Adilcem. Tuhaf bir şey. Bir önceki mesajda söyledim bu 4-3-3 meselesini. İyi bir gözlem. Tebrikler. Maç içinde bazı kişisel durumlar olabiliyor. Ama üçüncü bölgede paslaşma yapamamızın en temel nedeni rakibin organizasyonu. Sturm izin vermedi buna yani. Mesela Eskişehirspor maçında rakip göklere yükseltildi. Oysa ki maç 1-0′ken rakip 18 içinde bile paslaşabiliyordu Galatasaray. Yani oraya kadar geriletmişti rakibi. Ne zaman ki 1-1 oldu ve Eskişehirspor gömüldü, işte o zaman 3. bölgede paslaşamama sorunu başladı. Sturm ise bunu bütün maç yaptı neredeyse. Yani bizi bir şekilde 3. bölgeden uzak tuttu. Temel neden bu. Bir de Baros bir takımı ileride tutacak bir oyuncu değil. Bunu başta Rijkaard olmak üzere herkes biliyor. Zaten böyle bir beklenti de yok. Sevgilerimle. Melih)
Melih abi selamlar,
Takımımız sezon başından bu güne oldukça yol kat etti ve bu sancılı geçmesi beklenen süreçte ciddi bir kayıp yaşamadı. Bana göre takım halen yoğun bir öğrenme sürecinde ve bu yoğunluk devre arası kampının sonuna kadar sürecek. Takımın katettiği yolu kısaca hatırlarsak;
1) Sıkı bir kondisyondan sonra duran toplarda görülmemiş bir üstünlük sağlandı.
2)Defans kurgusu oturtulmaya çalışıldı.
3)Ayağa pas futboluna geçildi.
4)Hücum aksiyonları çalışılarak zenginleştirildi.
5)Kontra atak futbolu nasıl oynanır adeta ders verdi takım.
Ancak sezon başından beri kontra atak yakaladığımız maçlar hariç, yani üstünlük kuramadığımız maçlar, hız konusunda sorun yaşıyoruz. Bunun medyada, ki hiç takip etmiyorum, Galatasaray uzun boylu santraforu olmadığı için kapalı takımlara karşı zorlanıyor diye algılanacağından eminim. Oysa ki öndeki takim oyuncuları, geriye gelip top almak yerine rakip yarı alanda daha hizli ve daha fazla hareket etse sorun kolaylıkla çözülecek.
Bence takım yen bir süreçten geçiyor o da maçın her anında, öğrendiklerini yerine getirebilmek. Bunun da çözümü oyuna tam konsantre olabilmek. Hız ve disiplin bu takımı her kulvarda en tepeye taşır.
Saygılar,
(Selam Burak. Bu güzel toparlama için sağol. Şöyle bir sorun var. Pas koordinasyonunu artırıp hızlanmamız için daha çok koşuyor olmamız gerekiyor. Bu da belirli bir fizik yüklemesi gerektiriyor. Sanırım ön elemeler için bir ulusal maç arası verilecek. Türkiye’nin bu maçları yapmayacağından hareketle o ulusal maç arasının bize iyi geleceğini düşünebiliriz. İkinci yarıda da gümbür gümbür bir Galatasaray izleriz. Sevgilerimle. Melih)
Selam Melih Ağabey.
Yazdığın her yazı sonrası beni geleceğe daha bir umutla bakmamı sağlıyorsun desem yeridir.
Benim bu maçta dikkatimi çekenlerden biri de, maç başladığındaki dizilişte Elano’nun klasik forvet arkasından ziyade orta sahanın sağ iç bölgesinde oynamasıydı. Aynı şekilde Ayhan da sol içte oynuyordu. Her ikisi de geriye gelip savunmadan top çıkarıyorlardı. Elano’yu sık sık savunmanın içinde gördük.
Bu maçta Mehmet Topal da beni bir hayli hayal kırıklığına uğrattı. Ayağında çok fazla top tutuyor. Sarp’ a göre teknik anlamda daha üstün olmasına karşın bu özelliği Sarp’ın gerisinde. Takımın yavaşlamasında bunun da etkisi olabilir.
Ayrıca Kewell’da da bir isteksizlik hakim gibi. Maçlara konsantre çıkmıyor gibi. Yedek kalmak onu üzüyor sanırım.
Umarım Ankaragücü maçıyla bol gollü günlere döneriz.
(Selam Emre. Bazıları misyonumun Rijkaard hamaseti yapmak olduğu sanıyor. Oysa ki meseleye total futbol perspektifinden bakınca Galatasaray’ın büyük bir inşaata kalktığını, ve halen de bu inşaatın hangi aşamasında olduğunu görüyor insan. Bu proje, ya da inşaat diyelim bugüne kadar pek görülmüş ve yaşanmış bir şey değil. Hele günlük kararlarla yaşanılan bir ülkede hayal gibi.
Futbola dönecek olursak. Sturm maçında Galatasaray belki de ilk defa gerçek manada 4-3-3 dizilişiyle çıktı sahaya. Orta üçlü Ayhan Akman, Mehmet Topal ve Elano’dan oluşuyordu. Bu üçlünün esas olarak bir üçgen şeklinde oynayacağını öngörüyordum ya da avcı yürüyüşü nizamında. Ama yanıldım esas olarak. Hemen hemen aynı düzlemde oynadılar. Bunun aslında Rijkaard’ın isteği olduğunu sanmıyorum. Ama oyun içinde öyle gelişti bir şekilde. Ne var ki ilk yarıda yakaladığımız dört pozisyonun ikisinde Elano’nun baş rol oyuncusu olması, onun asıl yerinin forvet arkası olduğunu gösterdi bize.
Mehmet Topal konusunda hoşgörülü olmamız lazım. Şundan. Pas vermek de bir takım işi. Top hangi futbolcunun ayağındaysa diğerlerinin (Rijkaard’ın sisteminde minimum üç oyuncunun) boşluğa çıkıp göstermesi gerekiyor kendini. Bu yapılmayınca top ayağında olan futbolcu pas ver(e)miyor görüntüsüne giriyor bir biçimde. Ya da TV başındaki öyle algılıyor onu. Bir de şunu hesaba katmak gerekiyor ki, adam eksilten biçimde pas vermek maharet futbolda. Mehmet Topal ve diğerlerine ısrarla söylenen bu. O da bunu yapmaya çalışıyor. Sevgilerimle. Melih)
Selam Melih Abi.
Neyse benim sana bir sorum olacak yine. Bu yıl yeni bir sisteme geçmeye çalışıyoruz. Daha doğrusu olmayan bir sistemden bir sisteme geçmeye çalışıyoruz. Doğal olarak bu süreçin uzun olmasını bekliyoruz ve teknik ekibe sonsuz güveniyoru(m)z. Dediğim gibi bu süreç hemen 10 haftada olmayacak ama bu 10 haftada sistem bize bir isaret göstermeliydi ilerde ne olabileceğimiz neler yapabileceğimiz hakkında ki sanırım çoğu GS’li ilerisini aydınlık görüyordur her ne kadar istediğimiz seviyede olmasak da.
Bizim sistemimiz neler yapabilir ben bunu merak ediyorum.Takım pasa dayalı oynuyor. Top şişirmek, degaj yapmak falan yasak. Topun hakimiyetinin sürekli bizde olmasını istiyoruz. Topu 3. bölgeye de taşıyoruz. Ama 3. bölgeye gelen toplarda yeterince etkili olamıyoruz. Kişisel becerilere bakıyoruz, takım oyunları yapmak, sistemi konuşturmak yerine. Eskişehir ve Graz maçı gibi rakip kapanınca topa hakim, baskılı oynuyor gözüküyoruz. Fakat pozisyon anlamında, pozitif manada oralarda çok olmamıza rağmen etkisiziz. Takım çok koşuyor gözüküyor ki istatistikler de öyle diyor. Fakat hücumda yardımlaşma az gibi yani boşa kaçan pas isteyen az oluyor. Böyle olunca da pas alternatifleri kayboluyor ve etkili olma durumumuz azalıyor. Bu etkisizliklerin nedeni ne olabilir?
Teşekkür ederim.
(Selamlar. Her şeyden önce kısmen bireysel oynadığımız doğru ama setlerimiz kollektif oyuna dayalı. Yani maçın içinde şapkadan gol çıkarmıyoruz, frikik, ya da şut gibi. Gerek attıklarımız, gerek girip kaçırdıklarımız hep kollektif takım oyununa dayalı. (Küçük bir örnek. Geçen hafta Fenerbahçe son dakikada Antalyaspor’un defansif yayılım hatasından kendi sahasından dört futbolcuyla çıkıyor. Ama biz 92′nci dakikada yaratılmış ve kazanılmış bir pozisyonda Keita’yla golü atamadık. Bu iki mantık arasında büyük fark var.)
Gelecekte nasıl bir Galatasaray izleyeceğiz.
1. Her hal ve şartta paslaşan bir Galatasaray.
2. Paslaşmasını üçüncü bölgede de sürdüren bir Galatasaray.
3. Takımın boyunu kısaltmış bir Galatasaray.
4. Saha yayılımını hem hücum hem savunma için en optimuma ulaşacak denli gerçekleştirmiş bir Galatasaray.
5. Sahadaki boşlukları daha iyi değerlendiren bir Galatasaray.
Benim öngürüm bu. Şu an birinci şıkkı büyük ölçüde başarmış durumdayız. Diğerlerini yapmaya büyük ölçüde daha başlamadık. Sevgi ve selamlarımla. Melih)
Melih abi ellerinize saglik, yine cok güzel analiz etmissiniz.
Benim göremedigim ince noktalara parmak basmissiniz her zamanki gibi.
Bunlari istatistiklerle aciklamaniz daha da bir güzel olmus.
Melih abi, dünkü macta ilk kez 5 ofansif oyuncumuzun ayni anda sahada oynadigina sahit olduk. Hocamiz riske girdi.
Acaba ileride tekrar bu 5′liyi ayni anda sahada görebilecek miyiz?
Görürsek, macin SIKISTIGI anlarda, topu daha fazla ayakta tutmak, daha fazla gol pozisyonu üretmek adına mı görecegiz yoksa ileride böyle bir 5′liyi ilk 11′de de görmemiz mümkün mü size göre?
(Selam Numan. Öncelikle çok sağol. Önemli bir konu bu beş oyuncunun aynı anda sahada olması. Esasında Rijkaard’ın kafasındaki ana planın bu olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda Galatasaray’ın zaafiyet noktasını sol kanatta oynayan futbolcunun defansif futbolda büyük bir görev üstlenmemesi oluşturuyor. Yani soldaki oyuncumuz da oyunun savunma yönünü Keita kadar yapabilse, fizik kalitesini biraz artırmış Elano’yla birlikte beş ofansif oyuncumuzu sahada görebiliriz. Bu tabi beş forvetle sahada olduğumuz anlamına gelmez. Ama buraya doğru evrilecek Galatasaray.
(Daha önceki bir yorumda yazdım. Bundan sonraki maçlarda Galatasaray’ı tek defansif orta sahayla görürsek şaşırmayalım.)
Bir de dikkatten kaçırılmaması gereken bir şey var. Galatasaray bunu Sturm gibi fizik kalitesi mükemmel bir takıma karşı yaptı. TSL’de bu kadar direnç gösteremeyecek çok takım var. Güzel bir deneydi. Sanırım devamını göreceğiz. Sevgilerimle. Melih)
Elinize sağlık çok güzel bir değerlendirme olmuş. İki maçtır köşe kadılarının skor yorumculukları ile beraberlikleri anlamlandırmaya çalışıyordum, şimdi perde biraz daha aralandı. Yine de taraftarın ve yönetimin Rijkaard’a 2-3 sezon öğretilerini aşılamak için serbestlik tanıyacağı ile ilgili kuşkum var, umarım yanılırım. Yoksa çok yazık olur. Sansasyona aç medya iki beraberlikle bu kadar gürültü koparıyor. Taraftar bari onlara uymasa.
Ayrıca bu Strum Graz’ı kendi evinde rahat yeneriz gibi bir düşünce gelişti bende bilmem katılır mısınız?
(Selam Naci. Benim Rijkaard’a çalışma serbestisi olarak yönetimden yana içim rahat. Ancak taraftar boyutunda çok da net değilim. Ama darboğazlardan çıkmasını biliriz. Deplasmandaki rövanşın atmosferini Sturm’un o ana kadar elde ettiği puanlar belirleyecek. Esasında ben Sturm’un klasik bir deplasman takımı olduğunu düşünüyorum. Üçüncü günde bu yüzden PAO’yu yenmeleri ya da puan almaları sürpriz olmaz. Keza Dinamo’yu deplasmanda yenmeleri de. Bize karşı oynarken mutlaka üç puan almaları gerekiyorsa bu maç bizim için daha kolay geçer. Sevgilerimle. Melih)
Merhabalar Melih abi,
Eline sağlık çok güzel bir yazı olmuş. İstekli ama kötü bir ilk devre geçirdiğimizi düşünüyorum. Son dakikada gelen gol de bu kötü devreye kötü bir nokta koymuş oldu. İkinci devre gerçekten biraz da risk alarak -ama sisteme sadık kalarak- ataklar geliştirmeye çalıştırdık. Biraz şanssızlık biraz formsuzluk ve tabii ki yavaşlık bu sonucu doğurdu.
Eskişehir maçında benzer yorumu yapmıştım ancak yoğunluk nedeniyle galiba okuyamadın tekrar söylemek istiyorum. Mehmet Topal’ı çok beğenirim. Her anlamda. Ama bu sezon inanılmaz bir düşüş var kendisinde bence. Orta sahadaki uyumdan ziyade en basit alan daraltmaları presleri bile yapmıyor. Yorgunluktan mı başka bir sebepten mi anlayamadım. Belki de benim yanılgım olabilir tabiki de. Neticede puan kayıpları olabilir normal bunlar. Sistem ve uyum adına her attığımız adım bu puanları katlayarak ilerde bize geri döndürecek zaten.
(Can selam. Eskişehirspor maçıyla ilgili okuyamadığım yorumlar oldu ama yayınladım hepsini altına yorum yazmadan. Aslında ilk yarı kötü olduğumuzu düşünmüyorum. Ama Sturm’un kolay bir ekip olmadığını 30′uncu dakikadan sonra anladık. Duran toplarda bile olsa birkaç tehlike yarattılar. Devreyi berabere kapatmış olsak, bizim için daha kolay bir maç olacaktı.
Bir de şöyle bir durum var. Galatasaray futbol karakterini beraberlik halinde daha çok yansıtabiliyor sahaya. Hele öne geçince daha da çok. Mesela ilk yarıyı bir şekilde önde kapatabilseydik ikinci yarıda bayıltabilirdik Strum’u. Olmadı tabi. Ama yine de yenilmemek önemliydi. Belki bu bir puan bizi grup lideri yapacak. Çünkü maçın sonunda çok müthiş bir gol kaçırdı Sturm. Daha doğrusu Mustafa Sarp kurtardı bir şekilde. Sevgilerimle. Melih)
Yeni klişelerimiz üzerine.
1) “GS’ın defans zaafı var.”
Bir takımın skor olarak gerideyken ve risk almışken geri dönen toplarda az adamla yakalanması doğal.
Kanat savunmacılarınız çok sayıda bindirme yaparken bazı geri dönüş sıkıntılarını göze almak bir tercih.
Takım böylesi bir ofansif zenginlik yaşarken geride kalan maçları ve rakiplerin seviyesini düşünecek olursak verilen pozisyon sayısını öne sürüldüğü gibi bir facia olarak değerlendirmek en hafif deyimle insafsızlık.
Üstelik sakatlıklar ve rotasyon dolayısı ile defansın yan yana oynamışlığı bu kadar azken.
2) “GS kapalı defansları açmakta zorluk çekiyor.”
Bu teze dayanak teşkil eden Eskişehir ve S. Graz maçlarının her ikisi de üç dört farklı skorlarla bitebilirdi.
Yeterince pozisyon üretti GS.
Üstelik Eskişehir maçındaki acelecilik S. Graz maçında yerini son dakikalarda bile telaşlanmayan oyun disiplininden uzaklaşmayan, doldur boşalta dönmeyen bir taktik sakinliğe ve kendine güvene bırakmıştı yerini.
Bu tarz tesbit ve analizlerde aklıma hep böceğin teker teker ayaklarını kopararak her seferinde yürü komutu verilen ve son ayağıda koparıldıktan sonra yürü komutunu yerine getiremeyince deney sonucu olarak dört ayağı kopan böceklerin kulaklarının duymaz hale geldiği sonucuna varılan deney geliyor.
Nereye ve nasıl baktığımız ciddi yanılgılara neden olabiliyor sonuç olarak.
Yarın kapalı oynayan bir takımı gole boğarsa GS o takımın zaafiyeti mi olacak bu sonuç?
Elde edilmiş gol averajı ortadayken atılan gollerde defansın payını yok saymak ne kadar doğru.
Takım bir bütün. Parçaları ne kadar bağımsız olabilir bütünün genel karakterinden yaklaşımından?
3) “GS hep kolay takımlarla oynadı.Nitekim biraz dişli takımlara gelince testi geçemedi.”
Kolay dediğimiz takımlar TSL’de Beşiktaş, Kayseri,G.Antepspor, Ankaraspor gibi baş altı takımlar.
Bu savı ileri sürenler keşke zahmet edip bu takımların GS dışındaki maçlarda maç başı topladıkları puan ve averaja baksalardı.
Eminim utanırlardı.
Son örnek S. Graz. Hangi TSL takımı bu kadar ezici bir oyun oynayabilir karşılaşsalar acaba? Veya hangisi kalbura çevirir ya da hiç pozisyon vermeden tamamlar maçı?
Sözün özü GENELLEMELER HER ZAMAN YANLIŞTIR.
Aldatır bizi. Gerçeği görmemizi engeller.
Türkiye spor medyası bu basmakalıp, hazır şablonlardan kurtulup kendi fikrini, gözlemini, analizini oluşturamayacaksa geriye bir tek yol kalıyor.
Onlardan kurtulmak. Uzak olmak.
Zihnimizi kirletmelerine engel olmak.
(Selam. Sanırım bir klişe unutuldu.
4. “Galatasaray’ın B planı yok.” Selam olsun düşünceleri klişelerin elverdiği oranda özgür olanlara. Selam olsun dört klişe arasındaki küçücük dünyalarını kocaman bir nefas alanı sananlara. Melih)
Merhaba Melih Ağabey,
Okumaya başladığınız bu metin, uzun süredir takip ettiğim ve “futbol kültürüne” hayran kaldığım sizle iletişime geçmemin ve “kaliteli” yorumlar yapan, sorular soran arkadaşlarımın arasına katılmamın heyecanını taşıyabilir. Dolayısıyla, üzerine pek düşünmeden kurabileceğim cümleler için affola.
Yorumlarımla karışık sorularımı, futbol bilgimin noksanlığını ortalığa çok dökmemek için kısa tutmaya çalışacağım.
Belirtmek isterim. Sorularım, dünkü maçta gördüklerimden sonra zihnimde oluşmuştur.
Öncelikle, fizik gücü yerinde Elano’nun, “Ön Libero” ya da “Defansif Orta Saha” denilen mevkide, yanı başında oynayacak gerçek bir “Defansif Orta Saha” oyuncusuyla yer alması takımımızın hücum organizasyonlarına daha iyi başlamasını sağlamaz mı? Defansif açıdan büyük dezavantaj olur mu? Elano, Brezilya Milli Takımı’nda buna yakın bir görev almıyor mu?
Arda’nın jest ve mimiklerinden, geçen sene oynadığı mevkide değil de, bu sene oynamaya başladığı mevkide top sektirmek istediği açık. Daha iyi performans gösterdiği de. Elano’yu bu şekilde kullanıp, hem Arda’yı hem de Elano’yu daha iyi kullanmış olmaz mıyız?
Elimizdeki en iyi on bir oyuncudan bir on bir kurmak, ilk zamanlarda oynatması en zor ama en çok kazandıracak on bire ulaşmak olmaz mı?
Cevaplarınız için şimdiden teşekkürler.
(Selamlar. Öncelikle estağfurullah demek istiyorum hakkımdaki sözlerinden dolayı. Sonra da Gayın-Sin’e hoşgeldin.
Naçizane Rijkaard’ın biraz şöyle düşündüğünü hissediyorum Elano transferinde. “Mutlaka takıma kazandıralım. Değişik yetenekleri var. Ben onu zamanla Arda’yla yanyana oynatacağım.” Takımın saha içi parselasyonu daha da iyileşip, savunmayı, güçle yani presle değil, sahi içi yayılım sayesinde daha da iyi hale getirdiğimiz zaman takım tek defansif orta saha oyuncusuyla çıkacak maçlara tıpkı Barça gibi. O defansif oyuncunun çarprazında ise iki ofansif futbolcu yer alacak: Arda ve Elano. Bu yapıyı görmeye başlayacağız ilk yarının sonlarına doğru. İkinci yarı ise bunu daha çok göreceğiz. Temel amaç bu gibi geliyor.
Bunun yanısıra, Elano’yu Ayhan’ın rotasyonunda da görebiliriz. Yani defansla ofans arasında köprü vazifesini üstlenebilir. Ki Sturm maçının belirli bölümünde bu görevle yer aldı sahada. Elano Brezilya’nın 4-2-3-1 dizilişinde sağda yer alıyor. Temelde açık gibi oynayan bir beke sahip olduğu için Keitalık yapması istenmiyor Elano’nun. Bir tür Kaka’nın kalfalığını üstleniyor Elano Seleçao’da. Yarin Galatasaray’da aynı görevde oynayabilir Elano. Sabri ve Keita olmadığı için, Uğur oynayacak sağ bekte. Uğur da defansif bir oyuncu olduğu için sağ kanatta göze batmadan oynayabilir Elano. Görüşmek üzere, sevgiler. Melih)
Merhaba,
Sturm Graz maçından sonra, yine Eskişehir maçından sonra yapılan yorumların aynı anlamı taşıyan kelimelerin veya cümlelerin değiştirilmesinden oluşan yorumları dinliyoruz, okuyoruz. B planı yok diyen bir spor yazarımız ise, “Galatasaray kalitesinin altında bir sakinlikle oynuyor” diyor. Oysa Rijkaard “daha sakin olsaydık maçı kazanırdık” diyor basın toplantısında. Belli ki basın toplantısı bile takip izlenmeden yazılmış bir yazı. Maçtan sonra tribünde ve forumlarda Lincoln’le Elano karşılaştırılması yapılmaya başladı nedense. Lincoln’ün Elano’dan daha yetenekli olduğu, Elano’nun oyunu kuramadığı genel düşünce. Ama Elano oyun kurucu olarak mı transfer edildi ki? Elano’ya geçen yıl Lincoln’e yapılanlar yapılmak isteniyor galiba. Basın yine aynı taktiği uyguluyor. Taraftarı bir futbolcu seçip ona karşı kışkırtmak. Ama bu sefer olmayacak. Bakalım bu taktik tutmayınca onların b planı ne olacak?
Saygılarımla. Mehmet.
(Mehmet selam. Minik bir şey. Sanırım maç yazıları maçın bitmesinin hemen ardından gazeteye gönderilmeli, ki ertesi günkü gazete yer alabilsin. Bu yüzden basın toplantısını izlemeden yazmak zorunda gazeteciler yazılarını. Ama bu dediğim tabi dediklerini haksız çıkarmıyor. Sonuna kadar haklısın yazdıklarında. Ben açıkça bu taktiğin pek tutmayacağını da düşünmüyorum. Yakında forumlarda Elano hakkında başlar negatif yazılar. Ancak Elano müthiş bir profesyonel, tüm Türkiye’ye gösterecek nasıl bir futbolcu olduğunu. Görüşmek üzere sevgilerimle. Melih)
Futbolun inceliklerine dair bir yazı kaleme almak istesek günler boyu yazabiliriz. Futbol nasıl bir şeydir diye bir soruyla karşı karşıya kalsaydık, her fikir sahibi insan kendince düşüncelerini paylaşırdı. Bazen psikolojik etmenlerden, bazen fiziksel faktörlerden, bazen sistemin inceliklerinden ve futbolun kuralcılığından bahsedeceklerdir.
Futbol aslında basit kuralları olan zor bir oyundur. Asıl zorluk basit kuralları uygulayabilmek ve doğru hamleleri yapabilmektir. Bu basit kurallardan en önemlisi ise topu en yakındaki ve müsait durumdaki takım arkadaşına aktarabilmek, doğru zamanda doğru hamleleri yapabilmektir. Nihayetinde de futbolun amacı olan golü gerçekleştirmek için doğru vuruşu yapabilmektir. Diğer önemli noktalardan biri ise bir sistem yaratabilmek ve uzun vadede gayet başarılı olacak o sistemde inatla direnmektir. Bu sisteme riayet edebilmek için sabır denen olguya sahip olmak zorundasınız. Çünkü bir sistemi yaratmak, elinizdeki oyuncuların futbol okuma mentalitelerini değiştirebilmek hemen olabilecek bir şey değildir. Acı çekeceğiniz zamanlar olacaktır. Bunu tıpkı şuna benzetebiliriz. Bir operasyon geçirdiğinizde bir acı ya da kaşıntı hissediyorsanız, vücudunuz tedaviye yanıt veriyor demektir. Bunun anlamı sağlığınıza muhakkak kavuşacak olmanızdır. Bir sisteme sadakatle bağlı kalmak isterken elde edilecek kötü sonuçlar ise ameliyat ya da yaraya sürülen merhem sonrasındaki acı ve kaşıntıya benzer. Kısa vadede acı hissedersiniz ama uzun vadede sonuca ulaşırsınız.
Bu girizgah sonrası gelelim Galatasaray – Sturm Graz maçına. Öncelikle bir iyi bir de kötü haberimiz var. O halde ilk önce hangisini istersiniz? Filmlerde genelde kötü haberlerden işe başlarlar. Biz de öyle yapalım.
Kötü haber şu. Önceki yazılarımda yeri gelince ifade etmeye çalıştığım egoistlik, doğru zamanda doğru hamleleri yapamamak ve yukarıda yazdığım gibi futbolun basit kurallarını zorlaştırmak gibi noktalarda Galatasaray’ın hastalığı hala devam ediyor. Bu hastalığı teknik ekip elbetteki görüyor ve sık sık uyarıyorlardır. Ama futbolcuların bu tedaviye yanıt verme süreci hala devam ediyor. Futbolu basit bir şekilde oynamak varken ve en uygun takım arkadaşına rahat bir şekilde pası aktarıp atağın sıcaklığını sürdürebilme imkanı fazlasıyla söz konusuyken ısrarla pozisyonları zorlamak, yerde debelenirken bile çalım yapmayı düşünmek, yerde debelenirken hemen 3-4 metre ötedeki bomboş bir durumda bekleyen takım arkadaşını görememek hangi ruh hali ve mental yapıyla açıklanmalıdır bilemiyorum. Bazı oyuncularımızın yıllardır oyun mentalitelerine ekledikleri bazı huylarından hala vazgeçemediklerini görüyoruz. Dün gece sayısını hatırlayamadım ama Galatasaraylı oyuncular bir çok pozisyonda uygun durumdaki takım arkadaşına pas vermek yerine ısrarla pozisyonu zorlamak istediler, yanlış paslar verdiler. Kaptırılan bu toplar hem atakları öldürdü, hem takımı geri dönmek açısından zor durumda bıraktı, hem de rakibe atak fırsatını vermiş oldu. Halbuki 3-4 metre ötedeki müsait durumdaki bir oyuncuya verilecek pas tüm bu sorunların üstesinden gelecekti. Futbol işte bu kadar basit bir oyun. Bir o kadar da ince ve zor.
Futbolun diğer basit kurallarından biri doğru zamanda doğru hamleyi yapmaktı. Galatasaray inanılmaz gol pozisyonlarına girdi ve inanılmaz goller kaçırdı. Son vuruşları doğru yapamadı. Halbuki Eskişehir maçına kadar Galatasaray girdiği pozisyonları büyük takımlarda olduğu gibi affetmiyor ve değerlendiriyordu. Eskişehir maçı ile birlikte bu anlamda bir ivme kaybı söz konusu. İlk yarı Elano ile iki, Baros ile kaçan bir, toplamda net 3 gol pozisyonu ve Arda’nın sayılmayan bariz golü vardı. İkinci yarı ise verilmeyen bir penaltı, direkten dönen iki top, kaçan bir çok gol pozisyonu ve egoistliklerden dolayı fırsatı tepilen (örneğin; ikinci yarı Baros’un boşta olan Arda’yı görmeyip pozisyonu zorlaması ve harcaması) bir çok pozisyon vardı. Aslında pozisyonlara girmek konusunda fazla sıkıntı yaşadıkları söylenemezdi Sarı Kırmızılıların.
İki maçtır futbol tanrıları da Sarı Kırmızılıların yanında değil. Gol adına her şey yapılmıştı. Girilen pozisyonların yarısı değerlendirilseydi şu an 3-4 farkı konuşuyor olabilirdik. Hakem faktöründen bahsetmemeyi ve hakemin yanlış kararlarının üstesinden gelebilme yetisine sahip olma olgusunu savunan biri olsam da, bazen verilen yanlış kararlar futbolun etki ve tepkiselliğinde dikkate değer bir reaksiyona neden oluyor. Arda’nın oyun kuralları içerisinde attığı gol ve rakip oyuncuyu geçmişken Gordon’un güreşçi edasında Arda’yı belinden tutup indirmesi sonucunda bu pozisyonun es geçilmesi Galatasaray’ı hak ettiği skordan mahrum etti ve cezalandırdı.
Futbol tam anlamıyla bir etki ve tepki oyunu. Oyunun herhangi bir anında gerçekleşen bir olay hemen sonrasında gerçekleşecek tüm olaylar örgüsünü değiştiriyor. Buna felsefi anlamda yaklaşırsak biraz Karma’ya da benzetebiliriz. Bilim kurgu anlamında ise paralel evren teorisini ortaya sürebiliriz. Hayatın herhangi bir anında ki spor da buna dahil, verdiğiniz bir karar, gerçekleşen bir olay hemen akabinde gelecek tüm olayları ve geleceği etkiler, değiştirir. Örneğin bir oyuncunun üç farklı pozisyondaki oyuncudan her birine vereceği bir pas, ayrı ayrı değerlendirilseydi farklı olaylar örgüsü yaratacaktı. Ya da eğer Arda’nın oyun kuralları içerisinde olan ve kesinlikle gol olup sayılmayan golü sayılsaydı her şey çok daha farklı olacaktı. Graz cesaretini kaybedecek ve elini güçlendiremeyecekti. O pozisyonda en üzüldüğüm nokta ise Keita’nın muhteşem bir hareketle yaptığı ortanın heba olmasıdır. Hak ettiği asistten mahrum kalmış oldu.
Galatasaray adına diğer kötü haber ise 30 ve 40. dakikalar arasında verilen pozisyonlardı. Oldukça basit pas hataları sonucu rakibe gol pozisyonu imkanı verildi ve buna gerekli tedbir alınamamıştı. Özellikle 33-37 dakikaları arasında Graz gayet net gol pozisyonları elde etmiş, bundan yararlanamamış ve Galatasaray’ı ciddi bir şekilde uyarmıştı. İlk yarının uzatma dakikasında kullanılan korner sırasında geride tek adamı bırakıp ailece rakip ceza sahasına girmek, akabinde rakibe gardı düşmüş bir şekilde yakalanmak, geriye çabuk dönüp 5 kişi ile defans örgüsünü yaratıp rakibin iki kişi ile geldiği pozisyonda golü yemek, takımın yaratması gerektiği savunma tedbiri için büyük bir ders olmalıydı. İkinci yarıda geride bırakılan boşluklar nedeniyle rakibin pozisyonlar bulması ama bunların net gol pozisyonları olmaması dikkate alınması gereken bir nokta olmak ile birlikte, buna kötü haber gözüyle bakamayız. Çünkü kendi sahanızda mağlupsanız, acil gollere ihtiyacınız varsa ofansif anlamda elinizden geleni yapmalı ve rakibin kapanması nedeniyle defansif anlamda risk almalısınızdır. Bu riski öyle ya da böyle, almak zorundaydınız. Bu anlamda ikinci yarıda rakibin Galatasaray stoperleriyle birebir kalması çok endişelenilmesi gereken bir nokta değildi.
Gelelim iyi haberlere. Sistem yaratmanın kolay olmadığını ve herhangi bir sistemi oturturken acılar çekmeniz gerektiğini iletmiştim. İşte Galatasaray sisteme sonuna kadar sadık kalmak istediği ve bir nebze bunu başardığı için son iki maçında skorsal anlamda acı çekti. İkinci yarının son uzatma dakikaları hariç takım doldur boşalta hiç girmemiş, ısrarla ayağa pas oynamış ve sonuna kadar sabretmişti. Gol olur, olmaz; o tamamen apayrı bir konu.
Geçmiş yıllarda geriye düştüğü maçlarda ısrarla kaos futbolunu oynayan, doldur boşalt yapan, sistemden uzaklaşıp her oyuncunun kendi kafasına göre oyunu değiştirmek istediği, yüzlerinden agresif ve oldukça kaygılı duyguların okunduğu bir futbol mentalitesinden daha sakin ve sabırlı, sisteme sadakatle bağlı ve ısrarla hala ayağa pas yapmayı düşünen bir mantaliteye erişmek, kaybederken kazanmanın karşılığıdır.
Rijkaard için bu maç bir test maçı olacaktı. Bence bazı noktalarda çok ders verici ve test edici bir maç oldu. Oyuncuların dirayetli oldukları zaman kargaşadan uzak olabildiklerini ve bir nebze sakin kalabildiklerini gözlemleyebildik. Sisteme sahip olmama ve sadık olmama olgusu Türk futbolunun en büyük yaralarından biriyken ısrarla bir sistemin üzerinde durmak ve sabır göstermeye çalışmak, ülkemizin futbol ezberini bozan ve sonuçtan daha derin anlamlar taşıyan bir mentalite farkıdır. Bunu göremeyecek olan ve takımı yerden yere vuracak bir çok basın organı olacaktır. Futbolu derli toplu takip eden, dikkatli analiz eden ve teknik anlamda doğruları görmeye çalışan kişiler Galatasaray’ın gidişatının kötü olmadığını, kaygılanacak fazla bir şey olmadığını, sadece takımın sistemi oturtma sancısı ve doğrular üzerinden hareket etmeye çalışmanın acısını çektiğini söyleyeceklerdir. Takımı yerden yere vuracak, ahlar vahlar edebiyatı yapılacak ve çok olumsuz düşünülecek bir ortamın, futbolun olduğuna inanmıyorum. Öte yandan sorunların olduğunu kabul ediyorum.
Galatasaray’ın sistemine ısrarla sadık kalmak istemesi ne kadar olumlu bir görüntüyse, bu sistemi işletebilmek anlamında yaptığı yanlışlar da var. Galatasaray’ın erken gol bulamadığı ve rakiplerin kapandığı anlarda sıkıntılı anlar yaşadığı bir gerçek. Eğer rakibiniz tüm oyuncularıyla kapanmışsa ve size geçit vermiyorsa topu sürekli ayağınızda dolaştırmanız tek başına yeterli değildir. Evet, Galatasaray dün ısrarla ayağa pas yaptı. Maçın 80. dakikasında bile ısrarla ayağa pas yapıyordu. Ama eksik kaldığı bir iki şey vardı. Birincisi bu pasların hız seviyesi ve seriliği arttırılmalıydı. İkincisi de kapanan takımlara karşı ileri uç elemanlarınız sürekli hareket halinde olmalıdırlar. Eğer sabit durursanız, sürekli hareketlenip pozisyonunuzu değiştirmezseniz kapalı savunmaları açmanız biraz daha güçleşir.
Peş peşe iki beraberlik sonucunda Galatasaray’a çok yüklenenler olacaktır. Bu skorlar sizleri yanıltmasın. Medya da böyle bir şeyi istiyordu. Galatasaray’ın son iki maçta berabere kalması takımın daha kötüye gideceğini ya da karalar bağlaması gerektiğini ifade etmiyor kesinlikle. Ama öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor. Rijkaard ve ekibi geldiğinde takıma yeni bir nefes, yeni bir ruh getireceğini; her şeyden önemlisi yepyeni bir sistem monte edeceğini biliyorduk. Yeni sistem oturtmanın kolay olmadığını, zamana ihtiyaç olduğunu ve bu sistemin makine düzeninde olabilmesi için de minimum bir yıla ihtiyaç duyulduğunu, uzun vadede takımın kazanacağını ve bu yüzden muhakkak sabretmemiz gerektiğini söyleyenler yine bizlerdik. İşte, sabredilmesi gereken anlar bu anlar içindir. Sabır kelimesi süs olsun diye söylenip durulmadı haftalar boyunca. Galatasaray sistem adına doğru olanı yapmaya çalışıyor. Önemli olan da bu. Aksaklıkları gidermek için ise hem oyuncular bazında mentalite değişimine ihtiyaç var, hem de sistemi daha işlek kılabilmek için zamana. Gereksiz çalımlara ve egoist oyunlara artık bir son vermek lazım. Bu durum takımın atak organizasyonunu öldüren zararlı bir alışkanlık yaratıyor.
Galatasaraylıların yapması gereken şey, Galatasaray’ın ayağının takılması için dua edip duran medyaya kulaklarını kapatmak ve takımlarının doğru bildiği mücadelesine destekçi olmaktır. Çünkü kim ne derse desin, sistemi yaratma savaşı anlamında takım doğru yolda.
Bu takım dünkü maçta 5-6 gol bulabilirdi. 4-5 gol de yiyebilirdi. Ama kim ne derse desin Galatasaray’ın oynadığı maçlarda bir lezzet ve bir zevk var. Renkli bir oyun var. Önceden farklı kazandığı maçlardan fazla farkı yoktu bazı anlamlarda. Sadece onca net gol pozisyonundan yararlanamadılar. Eğer birkaç tanesinden yararlanılsaydı şu an herkes “müthiş Galatasaray” edebiyatı yapacaktı. Skor edebiyatı yapacaktı.
Gününde değildi Galatasaray. Futbol tanrıları yanında değildi. Galatasaray’ın dün tanrısal bir tarafı çok ön plandaydı. Çok affediciydi. Halbuki daha düne kadar affetmiyordu söz konusu hataları. Ama bu oyuncular da bir insan. Hata hakları kendilerinde saklı. Bizim de onlara karşı affedici olmamız lazım. Her zaman olduğu gibi…
(Atilla selam. Bu zevkli yazı için çok sağol. Biraz geç okuyabildim özür dilerim. Bir yorum yapmama gerek yok. Ayıp da olur. Sevgi ve selamla. Melih)
Melih bey selam,
Cok guzel bir teknik analiz olmus. Takim savunmasini neden bu kadar bosverdik son haftalarda anlamiyorum. Iyi hucum yapmak kadar takım savunmasi, yardimlasma ve pres de gunumuz futbolunda dengeli takimlarin olmassa olmazlarindan degil midir? Ilerideki 4-5′limizin bu kadar top kaybedip sonra da savunmaya yardim etmemeleri en standart takimlari bile takimimiz karsisinda iyi atak yapan bir takim haline getiriyor. Her takim kaleye kadar topu tasiyip sonra disari vurmaz iceri vurana denk gelirsek cok madara oluruz gibi geliyor. ‘Her seyi ben bilirim’ ve ‘ben onlem almam onlar alsin’ diyen Fatih Terim’in Fenerbahce’den 6 gol yedigini unutmayalim. FR’in bu duruma tez zamanda care bulmasi ve Fener macina kadar kesinlikle takimi duzeltmesi gerekiyor.
Her mac karsi takimdan 6-7 tane net pozisyon yiyen bir takim izliyoruz. Bunu biz goruyoruz FR neden gorup onlem almiyor anlamiyorum.
Saygilar.
(Selam. Çok teşekkürler yorum için. Oyunu belirli periyodlarda görmek gerek. Sturm Galatasaray karşısında elde ettiği altı pozisyonun çoğuna Galatasaray baskısı sırasında ulaştı. Eskişehirspor ise aynı süre içinde tek gol pozisyonu bile bulamamıştı Galatasaray karşısında. Ben takım savunmasında ciddi bir arıza olduğunu düşünmüyorum. Görüşmek üzere sevgilerimle. Melih)
Futbol analizi nasıl olmalıdırın uygulamalı yanıtı olmuş yorumunuz.
Ölçülebilirlik önemli.
Ölçemediğimiz hiçbir şeyi anlayamayız, tanımlandıramayız, adlandıramayız, sınıflandıramayız,
iyileştiremeyiz ve yönetemeyiz.
Ancak el yordamıyla, sezgilerimizle hissederiz.
Bu anlamda olan biteni kavramak adına önderlik ettiğiniz platform önemli bir işlev yükleniyor.
Olmakta olanı yarını da kavrayacak şekilde geleceğe eklemleyerek kestirmek geriye dönük olarak olmuş bitmişi kavramaktan çok daha zor.
Ve yaşamakta olduğumuz bu yeni dönemde yaşanmakta olanı yerli yerine oturtmak hayati bir öneme sahip sürecin kazaya uğramaması, kesinti yaşamaması ve gerekli desteği görebilmesi için.
GS Türkiye futbolundan ayrışırken, makas değiştirirken bu alt üst oluşun toz dumanı, bilgi kirliliği arasında gerekli zamanı, sabrı bulabilmesi için herkesi ikna edecek sağlıklı verilere her zamankinden fazla ihtiyacı olacak.
Önce bilgimizle, zihnimizle görürsek KALBİMİZLE GÖRMEMİZ kolaylaşacak.
Topun üçüncü bölgede bulunma oranını hesaplarken sanırım forvetler oynamışsa üçüncü bölgede oynamıştır, orta saha oyuncuları da ikinci bölgede oynamıştır varsayımını kullanmışsınız. Burada kaymalar olabilir dönerek oynanan sistemde.
Forvetler ikinci bölgede topla buluşmuş olabilir veya tersi. Yine de büyük bir sapma olmayacağını kabul etmek gerek. Birbirini götürebilir bu gibi değişik bölgede kullanılmış toplar.
GS sahadaki oyuncularıyla aynı dili konuşmaya evrilirken bu senkrona eşlik edecek şekilde saha dışında da yeni ölçü birimleriyle, tanımlarıyla yeni bir dilin oluşmaya başlaması tesadüf olmamalı. İcadın anası olan ihtiyaçlarımız değiştikçe alet çantamız yeni kriterlerle zenginleşiyor.
Sahaya bakışımız başkalaşıyor.
Gözlerimiz terbiye oluyor.
Bu anlamda VERİLEN POZİSYONLARIN VE GİRİLEN POZİSYONLARIN ARTIŞ VE AZALIŞINI PAS DOLAŞIM HIZIYLA ilişkilendirişiniz, formüle edişiniz ileriye dönük nereye evrilmekte olunduğunu izlemek açısından önemli bir gösterge olacak.
Gerçekten ihmal edilemeyecek bir korelasyon var aralarında.
ORTALAMA TOPA HAKİMİYET SÜRESİ, PAS DOLAŞIM HIZI gibi kriterler bugün pek kimsenin dikkatini çekmese de giderek yaygınlıkla kullanılmaya başlayacak. Işık tutacak futbolumuza .
Gecikmeden patent başvurusu yapsanız mı acaba?
Bu veriler ışığında formsuzluklar, iniş çıkışlar, uygulamada aksamalar olsa da temel bir yörüngesi olduğu açık GS’ın.
Bu çok açık.
Gidilecek yol uzun ve zahmetli.
Varılacak yer ise bir o kadar da haşmetli ve görkemli.
Maç kaybedebilir GS. Ama pozisyon üretmek, oyuna hükmetmek, topa sahip olmak
anlamında yenilmez.
Bu yüzden Galibiyetspor taraftarı olmamalı GS taraftarı.
Ötesi zamanın işidir.
(Selam. Esasında yine en üste, “aşağıda güzel bir yorum var mutlaka okuyun” diyecektim ama kendime övgü anlamına da gelebileceği korkusuyla yapmadım. Ama gerçekten teşekkürler. Özellikle de son bölüm adına.
İstatistiklere gelince. Esasında fırsatım olsa istatistikçilerle biraraya gelebilsem birçok şey daha isteyeceğim. Ama böyle bir imkânım yok. Hasbelkader Yalnız Futbol için verilen istatistiklerden yararlanabiliyorum karşılıklı etkileşime giremeden. Ama şunu gördüm ki matematik bir kafa için futbol analizi inanılmaz bakir bir alan.
Bir de şu var ki Yalnız Futbol’da biz bu istatistikleri paylaşıyoruz izleyicilerle. Ama ekrana E=mxc2 gibi bir formatta geldiği için insanlar matematik formül görmenin korkusuyla algılarını kapalı tutuyorlar muhtemelen. Ama futbol analizi birkaç yıl içinde buraya evrilecek. Bundan çok eminim. Sevgi ve selamlarımla. Melih)
PS: Topun hangi blokta oynandığıyla hangi bölgede oynandığı arasında birebir ilişki kurmak mümkün değil dediğiniz gibi. Yazıda böyle bir kesinliğe yol açmamak adına “kabataslak” gibi bir ifade kullandığımı hatırlıyorum. MŞ
iyi günler melih abi gökhan zan’ın sondurumu ne yani trabzon ya da d.bükreş maçına yetişebilecek mi saygılar
(Canerciğim selamlar. Bugün havaalanında gördüm Zan’ı. Sanırım imza verecek yarın Ankara’daki Galatasaray Store’da. Yani takımla beraber ama oynamayacak. Ben Trabzonspor maçında sahada olacağını düşünüyorum Zan’ın. Sevgilerimle. Melih)
Elano orta sahadaki üçüncü ve top dağıtıcı rolü üstlenebilecek mi? Mesela bir Xavi olabilecek mi? Zira bu futbolun hızlanmasındaki en önemli faktör orta sahada bu anlamda oynayabilen bir oyuncumuzun olmaması. Bir de ben bu sene Arda’ya taktım. Önceki yıllar Arda tam bir sol açık gibi oynuyordu ve sol kulvarda rakibi de karşılıyordu. Ancak bu sene defansif özelliğini pek kullanmıyor. Yine Arda, Aydın’ın oynadığı maçlarda Aydın’a pas atmıyor. Taktik gereği mi yoksa Arda ile Aydın arasında bir durum mu var çözemedim?
(Selam Yavuz. Sanırım biraz haksızlık etmişsin Arda’ya. Daha önceki yıllarda 4-4-2′nin kanat oyuncusuydu Arda ve görev tanımında defansif oynaması da vardı. Bu seneki görev tanımında fazla defansif görev verilmedi ona. Nedeni ise onu ne kadar tehliteli bölgeye sokabilirse Galatasaray, ondan çok daha fazla verim alabilir. Yani Arda’nın defansif oyunu takım savunmasını biraz güçlendirir, ama ofansif oyunu takımı inanılmaz etkili kılar. Böyle bir fark var arada. Bir de Aydın’a pas atmadığı fikrine katılmıyorum. Tam tersine alt yapıdan gelenler arasında ayrı bir dayanışma var Galatasaray’da. Özel olarak bakarsan Sabri, Arda, Uğur ve Aydın’ın birbirlerini hep koruduğu görürsün. Mesela maç başlamadan önce bu üçü dördü hep biraraya gelip konuşurlar.
Ben ilk kez Elano’nun bu takıma çok şey verebileceğini bu maçta gördüm. Dolayısıyla futboluyla daha da büyüyecek Elano ve Galatasaray’a daha fazla hizmet verecek. Sevgilerimle. Melih)
Melih abi beni bu maçta sevindiren en önemli konu son dakikalarda dandun, şişirme toplarda ısrar etmememiz. Bu da güzel bir gelişme bence. Kimse bunları görmüyor. Varsa yoksa skor tabelacılığı. Aslında suç bizim takımda. Derdin neydi sezona farklı galibitlerle girdin
Yazı için ellerine sağlık Melih Abi.
(Mamiciğim selam. Galatasaray’ın fark atan kimliği alışkanlık yaratınca sonradan elde edilen beraberlikler göze batar oldu. Sanki krize girmişiz gibi haberler yazılıp çiziliyor. Ama kesinlikle iyi yoldayız. Bence sistem açısından en kötü maç Kasımpaşa’ydı. Ama bunu iyi atlattık. Dibe vurduk ve sıçramaya başladık. Sevgilerimle. Melih)
Melih abi merhabalar. Hocamızın her maç sonu açıklamalarında sorunları, eksiklikleri çok iyi tesbit ettiğini görüyoruz. En önemli olan da bu – teşhisi doğru koymak ve tedaviyi buna göre uygulamak. Ama tedavi süreci biraz zaman isteyen şey ne yazık ki. Bu süreçte kayıplar yaşanması, bazen eski hastalığın nüksetmesi kaçınılmaz.
Şu an Galatasaray takımı tutukluluk yapan silah sanki. Silah ateşlenmeye hazır gibi, ama ateşlemek için tetiği bir kere çekmek yerine sürekli çekmek, sürekli denemek zorunda kalıyoruz.
Takımın oyunundan genel olarak memnunum. İştah var, arzu var, maç içinde bazı anlarda tempoyu da yükseltiyoruz ve gol pozisyonları buluyoruz. Ne yazık ki final hareketleri ve final paslarını son maçlarda iyi yapamıyoruz. Bunda rakiplerin bütün boşlukları kapatmasının da, sezonu erken açmamızdan kaynaklanan yorgunluk ve form düşüklüğünün de payı olabilir. Aslında sezon başındaki bol gollü maçlarda da mükemmel değildik, sadece daha dinç olduğumuz ve golleri erken bulabildiğimiz için rakipleri çözüyorduk. Sturm maçında da böyle olabilirdi. Elano ilk yarı 2 tane yüzde yüz golü kaçırdı. İlk yarının sonlarında Baros’un kafa vuruşunu kaleci müthiş çıkardı ve dönen top kalemizde gol oldu. Yani şanssızlık da vardı.
Gol geciktikce takım tedirgin oluyor, biraz disiplinden uzaklaşıyor sanki. Mesela Servet’in hücuma çıkışlarının tamamen kendi inisiyatifi olduğunu düşünüyorum. Buna hiç gerek yok. Faydası yok çünkü. Servet mutlaka ciddi biçimde uyarılmalı. Asli görevini yapsın başka şey istemiyoruz. Hocalarımız da istemiyor eminim.
Oyuncularımızda biraz bencillik ve laubalilik de vardı son maçta. Sanırım Haldun Üstünel buna kızmış en çok. Baros 2’ye 1 pozisyonda Arda’ya çıkarmadı topu. Elano kale önünde bomboş pozisyonda aynen Eskişehir maçında Keita’nın yaptığı gibi vole denemeye kalktı, Sabri direkten dönen topunda kale önündeki 2 oyuncumuza pas vermedi. Böyle ufak gibi görünen ayrıntılar maalesef skora etki ediyor.
Elano çok pas hatası yapmasına, attığı ters topların hedefi bulmamasına rağmen pozitif sinyaller verdi. Ligin devre arasında fizik kondisyonunu ve gücünü artırdıktan sonra ikinci yarı Galatasaray’a müthiş katkı yapacaktır. Ama köşe vuruşlarının tamamını Elano’nun kullanmasına şaşırdım. Arda daha iyi organizasyonlar yapıyordu geçen haftalarda ve bir sürü gol bulmuştuk köşe vuruşlarından. Elano çok kötü kullandı bu atışları.
Mehmet Topal çok top eziyor ve inanılmaz yavaş oynuyor. Bu hali ile ilk 11’de oynayamaz. Mustafa Sarp her yönü ile şu an Topal’dan daha iyi.
Hollandalı hakemleri kesinlikle iyi niyetli bulmadım. Sanki Rijkaard’ın takımına kıyak yaptıkları intibası uyandırmamak için taktir haklarını rakipten yana kullandılar gibi geldi bana. Arda’nın golü ve penaltısı verilmiş olsa kolayca kazanırdık.
(Selam Şahin. Sanırım Arda’nın golünde biraz faul var. TV’den hiç belli olmuyor ama Arda’nın kendisini net biçimde söyledi bunu. Diğer pozisyonunda ise rakip oyuncu Arda’nın belini hemen bıraktığı için hakem cesaret edemedi penaltı çalmaya. Ben Sabri’nin direğe takılan şutunu defalarca izledim. Kesinlikle pas verilecek bir durum yoktu. Orada futbol doğrusu şut atmaktı, ki o da onu yaptı. Elano’da ise bir ürkeklik var. Bu ürkekliği en iyi ifade eden şey 9 numara için kalkan o tabelada kenara gelmesi oldu. Hiç sorgulamadan kendinin değiştirildiğini düşünmesi bir açıdan iyi bir şeydi, bir açıdan ise üzücü. Sevgilerimle. Melih)
Selamlar…
Maçtan önce konuşulanlarla maçtan sonra konuşulanlar farklılık arz edebiliyor. Ben mesela skor tahminini 6-1 olarak yapmıştım:) Komik geliyor ama kaçırdıklarımızı atsaydık, onların kaçırdıklarını yemeseydik bu sonuca ulaşabilirdik. Sonuç elde edebilmek için pek çok faktörün biraraya gelmesini kastediyorum esasında. Burada önemli olan pozisyona girilip girilemediği idi, onu gördük… Giriyoruz… Baros’un golden önce atamadığı gol bize 5 dakika kazandırmış olabilirdi. Ya da Arda’nın 39. dakikada attığı gol sayılsa biz rakipten daha hızlı oynamış olabilirdik maç sonunda. Her şeyi hakemlere ya da şahsi beceriksizliklere yüklemek yanlış olur diye devam etmiyorum. Ama dediğim gibi pek çok faktörün biraraya gelmesi lazım sonuç için. Bir de pek çok faktörün bir araya gelmemesi lazım, o ayrı… Hoca sanırım Arda-Elano ikilisinin aynı anda (yan yana demek istemiyorum, bu ifadeden nefret ettirdiler yıllardır) sahada olması konusunda başkaları gibi düşünmüyor. Galatasaray belki sonuç alamadı ama bana keyif veren bir futbol ortaya koydu. Belki biraz yavaşmışız (istatistikler) ama varsın olsun. Hızlanırız olur biter. Önemli olan sorunu teşhis edebilmek. Mesela Beşiktaş hala sorununu bilemediğinden bu hallerde geziyor. Onlar da bulur bulmaz düzeleceklerdir. Performans olarak değil de sonuç olarak bir düşüş olduğu kesin.
Saygılar…
(İdris selam. Bu küçük ama yeterli yorumunu yeni okuyabildim. Özür dilerim. Sevgilerimle. Melih)
Sevgili Melih Abi,
Sezona fırtına gibi başladığımızda ve rakiplerin işini 60 dakikada bitirdiğimiz 2-3 hafta öncesinde bir noktaya değinmiştim. Şöyle ki bir oyuncu pas verir vermez boşa kaçıyordu ama şimdiki futbolumuza baktığımızda bunu pek iyi yaptığımız söylenemez (özellikle kilit oyuncumuz Ayhan’ın sakatlanmasının ardından). Bunun dışında bazı oyuncularda fiziksel bir düşüş seziyorum, bunun sebebi idmandaki yüklemeler midir yoksa bazı oyuncuların idman sonrasındaki vakitlerini gece klüplerinde heba etmesi midir emin değilim.
Ayrıca Mehmet Topal’ın henüz istenen kıvama gelememesi (sezon öncesi hazırlık kampını sakatlığından dolayı kaçırmasından ötürü) ve 5. bir defans oyuncusuymuş gibi oynaması pas futolumuza büyük darbe vuruyor. Hem paslaşma hem de boş alanlara koşu konusunda ligin ve Avrupa’nın en seri takımıyken ne olduysa sabit takımlardan biri haline geldik. Ayrıca ön liberoda oynayan iki oyuncunun rakip ceza sahasının önüne gitmemesi başka bir sorunumuz. Topu kanatlara yaydığımızda içeriye kimse girmediği için bu organizsyonlardan sonuç alamıyoruz.
Kaptan Arda dahil takımdaki birçok oyuncu kendine oynamaya başladı ve bu durum takım olgusuna büyük zarar veriyor umarım hocalarımız bu konuda kendilerini sert şekilde uyarır ve özellikle bekar oyuncuların maç öncesi Florya’da kalması sağlanır.
Son iki maça baktığımızda tribünlerin de felaket olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Son 15 dakikada tabiri caizse Sturm Graz’ın istediğini almasını sağladılar. Hırs yoksunu gözüken bazı topçularımız da bu atmosfer altında hem uyudular hem uyuttular. Klişeleşmiş tezahüratların takımı ateşlemediğini belirtmeye gerek yok sanırım. En az 6 oyuncunun yabancı olduğu bir kadronun ateşlenmesi açısından tribün grupları çok daha fazla kreatif olmalıdır. Dağ başını duman almış, saldır Galaaatasaraaay, dört sene üstüste… gibi tezahüratlardan ne Kewell, ne Baros, ne Elano, ne de Keita (hele ki Arda veya Mert Çetin tezahüratların çevirisini kendilerine yapmadıysa) gaza gelir.
Kulüp özellikle bu konularda taraftar gruplarıyla istişare yapmalı ve beraber organizasyon birlikteliğine gitmelidir. Yoksa Ali Sami Yen’den çıkan ses sadece kuru gürültü olarak kalır.
Hocalarımıza sonuna kadar güvendiğimi ekleyerek saygı ve sevgilerimi sunarım.
(Selam Murat. Bazı önemli saptamalar yapmışsın. Sanırım bildiğin özel bir şeyler var. Doğru mudur? Bir de şunu unutmamak gerekiyor ki oynamaya çalıştığımız futbol yepyeni bir iklim. Buna tam anlamıyla adapte olmak oldukça uzun sürecek. Sevgilerimle. Melih)
Melih Bey,
Analiziniz kusursuz. Pas, hız ve top hakimiyeti kavramlarını kullanarak total futbol kuramını en açık seçik biçimde bize tanıtıyorsunuz. Ben kendi payıma, sizden önce total futbolu tanımadığımı belirtmeliyim.
Umarım Rijkaard’ın ateşle imtihanı başarılı olur. Ama bunun kolay olmayacağı ortada. Kısa sürede olmayacağı da ortada. Açıkçası Graz maçının bana gösterdiği şey; oynamaya çalıştığımız futbol tarzının, yani total futbolun oldukça iddialı bir proje olduğu. Bu Galatasaray çok güzel bir Galatasaray, göz kamaştıran bir Galatasaray. Çok büyük bir potansiyeli var. Bununla beraber total futbol da oyunculardan çok fazla şey bekliyor. Yüksek mücadele ve tempo ortaya koymaları, bunu yaparken de birkaç görevi birden hep akıllarında tutmaları gerekiyor. Çok modüler bir oyun düzeni var ortaya konması gereken. Üstüne üstlük fazlasıyla zahmetli, emek isteyen, top hakimiyetininin neredeyse takıntı derecesinde bir öncelik olduğu obsesif bir hücum planı var bu futbolun. Yüksek konsantrasyonla sürekli ayağa pas yapacaksınız, topu kaybetmeyeceksiniz ve kaleye gideceksiniz. Bu futbolun oynanabilmesi için oyuncuların süper kahraman olması gerekiyor. Bir yönüyle de nankör bu tarz bir hücum futbolu. Örneğin dün akşam ilk yarı boyunca top hakimiyeti bizdeydi. ‘Tam artık golü bulacağız.’ derken rakibin golü geldi kontrataktan. Hafızalarımızı biraz zorlarsak, Denizlispor maçında da bu durumun daha marjinal bir örneği yaşanmıştı. Galatasaray orada 40. dakikaya kadar muhteşem bir pas futbolu oynamış – ki medyada bu bölüm yaygın olarak kötü oyun diye nitelendirildi gol pozisyonu olmadığı için – 40.dakikada da Denizlispor ilk atağında golü bulup öne geçmişti.
Bu futbol oturabilir. Galatasaray bu futbolu öğrenme sürecinde olduğu için çok maç da kaybedebilir. Galatasaraylılar beklemeye hazırdır. Ama işin taktik ve teknik yönünden ziyade psikolojik yönü daha büyük bir tehlikeymiş gibi duruyor. Beklemek, eğer futbolcular takımdaşlığı sağlama yönünde çaba göstermeye karar verecekse anlamlıdır. Ben bir önceki yorumumdaki gibi birey özelinde örnek vereceğim. Mesela Milan Baros: Dün akşamki maçta kötü oynamadı. Kendi ifadesindeki gibi 3 gol de atmış olabilirdi. Ama kontratakta neden topu Keita’nın önüne atmaz? Bir başkasında neden Arda’ya vermez? O Arda’ya verse, Arda tekrar ona vermez mi? Verir. Bu esnada tek kişilik rakip defans şaşırmaz mı, bunun üzerine gol gelmez mi? Başka bir pozisyonda Keita neden içerideki Baros ve Kewell’a topu atmayı düşünmez?
Biz Galatasaraylılar’ın kafasında büyük bir vizyon var: Mükemmel bir kadromuz var. Yakın gelecekte modern bir arena stadyuma sahip olarak kulübün kapitalist döngüsünün en önemli halkasını kurmuş olacağız. Daha sonra da bir Avrupa Kupası daha kazanacağız ve giderek yapılanmasını tamamlamış küresel bir kulüp olacağız.
Peki ya Baros’un, Kewell’un veya Elano’nun kafasında nasıl bir vizyon var? Baros, Galatasaray’ı nasıl görüyor? Galatasaray onun için yeniden büyük bir Avrupa kulübüne geçiş yapmak için ara bir durak mı, yoksa yakında bir Avrupa devi olacağını düşündüğü ve uzun yıllar kalıp bir parçası olmayı planladığı bir kulüp mü? Kewell’un kafasında da mı aynı ara durak düşüncesi var? Onun için mi geçen sene onda görmediğimiz bir ilk on bir tutkusu var? Veya Elano: Galatasaray’ı tercih etme sebebini açıklarkenki gibi mi düşünüyor hala: ‘2010 Dünya Kupası’nda Brezilya milli takımında oynayabilmem için Galatasaray’da mutlaka ilk onbir oynamam lazım.’.
Galatasaray böyle düşünen oyuncularına alternatiflerinin olduğunu kanıtlamalı. Bu takıma kendileri için katılmadılar. ‘Galatasaray başarılı olsun.’ diye katıldılar. Bunların yerine oynayacak oyuncular var Galatasaray’da. Galatasaray bunları oynatmakla hiçbir şey kaybetmez. En azından Türkiye Ligi’nde yine başa oynar. Ama çok şey kazanır. Takımdaşlığı kazanır, geleceği kazanır.
Biz Galatasaray’ız. Beklemek, sabretmek, çabalamak ve başarmak bizim kültürümüzde var. Ama Galatasaray kimliğini benimseyenlere sabredebiliriz ancak.
Sevgi ve Saygılar
Emrah
(Emrah selam. Her şeyden önce tek bir düzeltme imkânı vermediğin mükemmel Türkçen ve ufuk açıcı yorumun için teşekkür ederim. Giriştiğimiz o büyük proje, farklı amaçları olan insanları aynı büyük şemsiye altında toplamayı da içeriyor aslında. Ben bu kadar farklı düşünen futbolcularımızı sadece total futbolun o müthiş coşkusu altında toplayabileceğimizi düşünüyorum. Yani zor ama imkânsız değil. Sevgilerimle. Melih)
merhaba,
son iki mactaki sonuclar ne olursa olsun, aslinda su andaki kayiplarin, aslinda sezon basinda yasanacagini bekledigimiz kayiplar oldugu gercegini inkar ederek yapilan olumsuz ve kasitli yorumlarin ne kadar dikkate alinmasi gerektigini sorgulamaliyiz. benim galatasaray’dan bekledigim lucescu’nun yerle bir ettigi hucum futbolunu bir gun takimin geri kazanmasiydi. bu neredeyse 9 yil surdu. lucescu zamanindaki sans faktorlu kazanilan 1-0′lik sonuclar degil biz galatasaraylilar’in istedigi. ya da dunku 1-0′lik sherif maci da degil. ki o macta serif ikinci yari fenerbahce’yi kendi sahasina hapsetti. ve besiktas… lucescu’nun galatasaray’dan sonra basina geldigi besiktas kaybettigi degerlerini hala kazanamadi. lucescu zamaninda sergen’e, gecen yil yusuf’a dayali anlik basarilar uzerine kurulmustu besiktas’ta her sey. yani bir nevi, “total-futbolsuzluk” uzerine. sormak lazim, iki yil once uefa’da her macta beraberlikten baska sonuc almayi beceremeyen, hatta kazanmasi gereken son macta tek pozisyonu bile olmayan ve hucum edemeyen kalli’li galatasaray’i hangimiz unuttu. ve simdi, hangi galatasarayli eskisehir macinda ilk 55 dakikasi ortaya konan ve nerdeyse sadece 2 ay gibi bir surede tum taraftarin ezberledigi futbol aliskanliklarindan zevk almadigini soyleyebilir. ya da dunku mactan.
ortaya konmak istenen sey kolay degil. yapilmasi gereken cok sey var. bunu rijkaard’in anlatmasindan cok karsisindakilerin anlamasi icin gereken sure cok uzun. en basit ornek servet. sanirim rijkaard disinda birinin, mesala anadolu halk ozanlarindan birinin (servet’in anlayacagi birinin yani) servet’in orta sahada topu en yakinindaki arkadasina vermesi gerektigi, cunku onun topu 15 metre otedeki birine hucum pasi olarak atma ihtimalinin, frikikten gol atmasindan daha dusuk bir ihtimal oldugunu ve bunun geride kalan en az 200 superlig macinda tescil edilmis oldugunu anlatmasi gerek. ya da sabri’nin mumkunse sadece yerden en yakinindakine pas vermesi, mumkunse kosarken orta yapmaya ya da kaleye sut atmamasi gerektigini anlatmasi gerek. ve de mehmet topal’in artik orta sahada topallamaya basladigini, mumkunse gecen iki yilin goruntulerini seyredip, neden sorusunu kendisine sormasi gerektigini… iste alin size takimda direkt oynayan 3 oyuncunun (kaleci haric takimin %30′u ediyor) total futbolu total futbolsuzluga ceviren etkisi.
haftalardir yazdiginiz total futbolun yapi taslarindan, belkemiginden ucu sakat futbol oynadigi surece, bazi maclarda sonuca ulasmak zor olacaktir. cunku geriye kalan %70′ten 3 oyuncunun kotu gununde olmasi (mesala dun kewell, ayhan, baros) takimin felc olmasi demektir. yapilmasi gereken takimin butununun total futbol ilkelerine bagli kalmasini saglamak ve de boylece bazi oyuncularin kotu gununde olma olasiligi durumunda bile eksikleri sistemle ortmek ve istenen sonuca ulasmaktir. rijkaard’in yapmaya calistigi budur. ama bu iki ayda olacak bir sey degildir. henuz takimin oturmamasinin asil sebebi yukaridaki orneklerden de anlasilacagi uzere, yerli futbolcularin eski aliskanliklarini hala surdurmelerinden kaynaklanan kaos yani total futbolsuzluktur. ne yazik ki ne rijkaard’in ne de neeskens’in buna yapabilecekleri bir sey yoktur. bu bir toplumsal sorundur ve rijkaard’in daha onceki soylesisinde de vurguladigi gibi maalesef zihinseldir. eger rijkaard bunu duzeltmeyi basarirsa turk futbolundaki ikinci devrim gerceklesmis olacaktir (bu noktada aci bir celiskiyi de yeri gelmisken hatirlatmak gerek. milli takimda ikinci terim donemi turk futbolunda bir devrim mahiyetinde sergilendi ve yorumlandi. ne yazik ki rijkaard’in turk insani hakkinda yaptigi yorum orada da en aci sekliyle ispatlandi. futbolcusundan teknik direktorune, yazarindan politikacisina kadar, her basariyi kendimiz kaynakli gordugumuz ve bunu ekip calismasi ve gorev anlayisina donusturemediğimiz surece, daha nice rijkaardlar gelecek ve de gidecektir.)
sevgiyle
bagci
(Doktorum selamlar. Elinize ve aklınıza sağlık bu yorum için. Geç okudum özür dilerim. Ben Rijkaard’ın bu zihinsel meseleleri de halledeceğine inanıyorum, ki dediğiniz gibi asıl devrim de bu olacak. Görüşmek üzere sevgi ve saygılarımla. Melih)
Selamlar Melih bey;
Yazınızı her zamanki gibi pür dikkat okudum, eksik bir şey kalmasın diye bir tekrar daha yaptım. Yazdıklarınıza çoğunlukla katılmakla beraber dünkü maç esnasında takip edebildiğim ve dikkat ettiğim bazı hususları belirtmek istiyorum.
1- Dün akşamki karşılaşmayı Gayın-Sin’i takip eden tüm Galatasaraylılar eminim benim gibi farklı bir gözle izlemeye çalışmışlardır. Şahsen ben topun olduğu yerleri değil bulunmadığı yerlerdeki oyuncularımızın yaptıklarını takip etmek istedim çoğunlukla ve gördüğüm kadarıyla FR’nin oyun felsefesi yavaş yavaş futbolcularımızın bilinçaltına işlenmeye başlanmış. Tabii bunun sürdürülebilmesi için bir kaç maçı daha feda etmemiz gerekebilir.
2- Barcelona takımını izlerken hayranlıkla seyrettiğim üçgenleri dün maçın belli bölümlerinde Ali Sami Yen stadyumunda görmek çok güzeldi. (Bu üçgenlerin yenik durumda olduğumuz bölümlerde daha yoğun olduğunu da belirtmeliyim.) Top kaybedildiğinde öndeki oyuncuların rakibe hızlı bir şekilde basması da bu güzelliğin katmeriydi adeta.
3- Analizlerinizde Galatasaray’ın yavaş paslaştığını (diğer maçlara oranla) yazmışsınız. Muhakkak doğrudur ama benim gözlemleyebildiğim kadarıyla özellikle ikinci yarının başından gol attığımız bölüme kadar orta sahada Mehmet Topal, Ayhan (oyuna girdikten sonra Kewel) ve Elano’nun kendi aralarındaki hızlı paslaşmaları ve kurdukları üçgenler dikkat çekiciydi.
4- 1-1 giden bir karşılaşmada kazanması gereken Galatasaray’ın oyunun uzatma dakikalarında bile eski alışkanlığına dönmeyip sabırla paslaşmayı denemesi gecenin en önemli notuydu benim için. (Hatta maçı anlatan spiker bile bundan bahsetti son anlarda.)
5- Dikkatimi çeken bir diğer nokta ise Keita’nın performansıydı. İnanılmaz oynuyor, inanılmaz hareketler yapıyor ancak son bölümlerde oyundan düşüyor. Sizce bunun sebebi takım arkadaşlarının kendisine ayak uyduramaması olabilir mi? Çünkü bence Keita açık ara takımda en çok göze batan oyuncu. Resmen rakip savunmayı alt üst ediyor ama diğer oyuncularımızın bu patlamaya eşlik edemediklerini düşünüyorum. Böyle olunca da Keita’ da sanki oyundan zevk almamaya başlıyormuş gibi geliyor bana.
Sonuç itibariyle şu ana kadarki resmi karşılaşmalarda henüz yenilmeden total futbola geçiş sürecini yaşamamız heralde hepimiz adına sevindirici bir durum.
Saygılar.
(Kaan selam. Öncelikle sağduyulu bu mesajın için kendi adıma teşekkür ederim. Keita özel bir futbolcu. O da Sabri için daha önce kullandığım motorsiklet benzetmesine benzer biçimde iki patlarlı bir motora sahip. Birden uçup gidiyor. Keita’nın bir diğer önemli özelliği ise elindekinin hepsini oyuna vermesi. Hep yüzde yüz verimle oynuyor. Bu nedenle ne aktif dinlenme yapabiliyor maç içinde, ne de gayrısamimi oynayabiliyor. Bu kapsamda Keita için 70 dakika boyunca inanılmaz verimli bir oyuncu tanımı yapmak doğru olur. (Benzer bir yorumu Rıdvan Dilmen yaptı ama tamamen negatif baktı olaya. Eğer Keita Fenerbahçe’de oynasaydı yere göğe koyamazlardı kesinlikle.)
Maçın genel gidişatı konusunda ben son derece iyimserim. Yani benzer düşünüyoruz. Sevgilerimle. Melih)
Bu takımın istenen futbolu oynayabilmesi için iki şeye ihtiyacı olduğu ortaya çıktı bence tekrardan. Birincisi takıma takviye yapılma ihtiyacı (takım içinden veya dışından) ikincisi de daha çok zaman ve çalışma.
Takım içerisinden takviyeden kastım sağ bekte artık Sabri’nin yerine Uğur’un oynaması. Orta sahada Linderoth’un (eğer artık sakatlanmayacaksa) hem kesici hem top kullanabilme özelliği olduğundan kullanılması (M.Topal’ın hala topu maalesef kullanmayı öğrenememesi), stoperde daha iyi top kullanabilen Gökhan Zan’ın iyileşmesi veya H.Balta’nın oraya çekilerek sola ileri geri daha çok gidebilen Caner’in (tam anlamıyla hazır olduğu takdirde)yerleşimi gibi.
Takım dışı takviyedede eğer takım içi değişimler yetmezse en azından Ocak ayında top kullanabilen üst düzey bir stoper, oyunun iki yönünü de oynayan bir orta saha oyuncusu ve alınabilirse çok iyi bir santrafor gereksinimi şu an itibariyle acil gözüken ve ihtiyaç duyulan değişimler olarak dikkat çekiyor.
Daha hızlı top çevirmeli, daha çabuk ve akıllı oynamalıyız, ki her maç topla daha çok oynayan biziz, daha baskılı oynayan, kalemizde pozisyon versek de, ki bunun sebebi toplu halde tam anlamıyla takımın hareket edememesi gibi geliştirmemiz gerek konular için de zaman gerekli ve bunu da Rijkaard da sonuna kadar biliyor.
Kör topal ilerlemektense eksikleri görmemiz daha mantıklı kararlar almamızı sağlayacaktır önümüzü çok açık sadece sabır ve zaman herşeyi olumluya çevirecektir.
(Selam. Bence bize gereken tek şey sağduyu ve zaman. Takım içi takviye konusunda ise zaten daha iyi ya da hazır olsalar gerekli değişiklikleri Rijkaard yapar. Eğer yapmıyorsa ki yapmıyor, demek ki yeterince hazır ve iyi değiller. Sevgiler. Melih)
Merhaba Melih Abi ,
Az önce Rijkaard’ın maç sonrası açıklamalarını izledim. Müthiş bir açıklama olmuş. Gururlandım ve içimdeki gelecege dair umutlarım arrtı.
Rijkaard: “Su anda sadece yer değiştiriyoruz. Total futbolun çok uzagındağız. Bunun üzerinde çok çalışmalıyız. Biz diyorum, çünkü ben de takımın bir parçasıyım.”
Bence bu Rıdvan’a cevaptı. Daha A planını uygulayamıyoruz ki B planına geçelim. Rijkaard’ı dinledigimde, Rıdvan’ın bu sistemi anlayacak bilgi kapasitesi olmadıgını apaçık görüyorum.
Türkiye’de, orta sahadan veya defanstan oyuncu alıp forvet sokma devri 2-3 sene içerisinde sona erecektir.
B planı yerine, Rijkaard sisteme sadık kalarak, sistemin kendi içerisinde çözüm bulmasını istiyor. Total futbolu bir alışkanlık haline getirtmeye çalışıyor. Rijkaard ile yeni bir yola girdik. Belki total futbolun tam oturması 2 sene bile alabilir. Çünkü bu bir devrim. Bence her şartta Rijkaard’a 2-3 sene destek olunursa, sürekli başarıların gelecegine inancım sonsuz.
(Ergin selam. Bence biraz iyimserlik içindesin, defansif bir oyuncu yerine forvet sokma devrinin 2-3 sene içinde biteceğini öngörmekle. Bugüne kadar bildikleri tek şeyin ellerinden alınmasına rıza göstermeyeceklerdir kesinlikle. Zaten amaç belli. Baktılar ki Galatasaray makası açacak, hemen ayaklanıp Galatasaray’ı formasından tutup yere indirmek çalışmalara başladılar. Biliyorsun vaktinde bunun mucidi Daum’du, “Galatasaray’ın durdurulması lazım” demişti. Sevgilerimle. Melih)
Merhaba Melih abi;
Yazını okurken aklıma Cem Yılmaz’ın oynadığı, Hokkabaz filmi geldi. İskender (Cem Yılmaz) hiç hesapta yok iken, kendini bir köy düğünde sihirbazlık gösterisi yaparken bulur. Yapacağı sihirde, izleyicilerden birini, büyük bir sandık gibi olan kutunun içine alır ve onu ilüzyon ile kutunun içinden kaybeder. Kutuya düğünün gelini girer ve kız kutu sayesinde istemediği evlilikten kaçar. İskender ve yardımcısı Maradona’yı (Tuna Orhan) olayı açıklamaları için düğünün sahipleri sorguya alırlar. Maradona olayın vermiş olduğu heyecan ve gerginlikle, oyunu, yani sihiri açıklamaya başlar. İskender de ona tepki gösterir.
“Aaa! Bi dakka, bi dakka. Oyunu açıklama, oyunu açıklayamazsın. Oyunu açıklama..”
Öncelikle yazın ve analizlerin dört dörtlük olmuş. Heralde bir başka türlü, oynanan oyunun açıklaması yapılamazdı.
Ama bir de şöyle bir durum var. Artılarını ve eksilerini, her türlü oyunu yönlerini anlattığın için, rakip takımların TD. yardımcıları için bulunmaz bir kaynak. Birkaç kendi yorumunu ekledikten sonra, çok rahat teknik direktöre analizi teslim edebilir
. Galatasaray’ın bütün sihirleri, ilüzyonları yazında mevcut. Maalesef Galatasaray’ın analistçileri, rakip takımınkiler kadar şanslı değil.
Lütfen Melih abi, bu yazımı bir eleştiri, serzeniş veya şikayet olarak algılama.
Espri olsun diye yazdım. Yazını okurken içimden; Aaa, Melih abi sihiri açıklama, sihiri açıklayamazsın… Dedim
(Selam Serhat. Elbette espri. Ama bir şey diyeyim. Yalnız Futbol’da bugüne kadar Galatasaray’ın bazı sihirlerini açıkladık. Mesela taç atışları, kornerler filan. Ama bu kadar. Esasında tüm yazarların yazdığı her şeyi eklesek uç uca Rijkaard’ın oynatmaya çalıştığı futbolu anlatamayız. Çünkü çok gerideyiz. Rijkaard ise çok uzun bir zaman önce atılan tohumların en son filizi. Bunu anlamak için bırakalım Rijkaard’ı, yardımcısına bakmak bile yeter. Neeskens total futbol 1974′te ilk kez dünya vizyonuna çıktığında, o takımın en çok gol atan futbolcusuydu. Yani total futbolun kök bilgisi Florya’da. Biz ise o bilgiyi anlamaya çalışıyoruz haftada bir-iki maç seyrederek. Sevgilerimle. Melih)
Teknik – taktik anlamda arkadaşlarım, kesinlikle bir şeyler söyleyeceklerdir. Keza Melih ağabey de bu anlamda, çok hoş bir analizi, tekrar önümüze sunmuş durumda. Ben hadisenin farklı tarafını ele almak istiyorum. Galatasaray taraftarı…
Şu gerçek sezon başı taraftarın ve taraftardan olan beklentilerin, farkındaydım. Bunun bir kaç önemli göstergesi ve belirtileri vardı. Mesela, Aslantepe stadının pazarlaması için, taraftar gruplarının, dünyadaki eşdeğerleri gibi kale arkasına toplanması ve pahalı kapalıdaki güzel yerlerin satışının sağlanması da sayılabileceği gibi, taraftarın sezon başı takım ve Reijkaard için beklentileriyle, süreç içinde oluşan, beklenti farklılıkları da sayılabilir. Bu yazımda bunlara değinmek istiyorum temel başlıklar altında.
Öncelikle Türk taraftar yapılanmasında önemli bir yapılanma merkezi olan kapalı tribün yapılanmasından, kale arkasına kayış, tribün üzerinde bir buhran oluşturmuşa benziyor. Akustik süreç ve yakınlaşma kolaylığı nedeniyle, yeni açıkla-kapalı tribün beraber tezahurat etme alışkanlığını ve kolaylığını sağlayabilmesine rağmen, tribün lideri diye adlandırabileceğimiz arkadaşlarımızın, bu akustiğe direkt katkısı, biraz sorunlu olan eski açıkta toplanmış olması ve oradan tribün liderliğine soyunmuş olmaları, Ali Sami Yen tribünlerinde kaotik bir sürece neden oluyor. Bu, bu sene bir çok maçta önümüze çıktı. Kapalının tarihsel sürecinin etkisiyle, Ali Sami Yen’de liderliğe soyunması, buna karşın tribünü coşturan sadık Galatasaraylıların eskiaçıkda yerini aldığından, onların da, bireysel tarihsel süreci ile tribün liderliğine soyunmak istemesi bunu hazırlıyor.
Öte yandan son 5 senedir bu anlamda ikincil plana itilmiş olan yeni açık müdavimlerinin de iki tribün arasında kalması ama akustik anlamda daha kolay angaje oldukları kapalı ile beraber devam etme alışkanlığı bu ayırımı körüklüyor. Keşke sezon başında Ali Sami Yen’in sadık müdavimleri, bu akustik anlayışı da düşünüp, eski açık yerine, yeni açıkta yer tutmayı düşünselerdi, böylelikle hem daha büyük bir tribünden ses çıkartma şansları olacaktı, hem de kapalı ile irtibat nispeten daha kolay sağlanacaktı. Bugün Gs tribünlerinde gördüğümüz kaotik süreç daha az yaşanacak ve tribünün maça muhtevası daha güçlü olacaktı.
Buna rağmen özellikle son Graz maçında tribünler bence elinden geleni en iyi şekilde yerine getirdiler ama özellikle ilk yarı, bu kargaşa devam etti. Bunun yansımaları olarak gereksiz bir şekilde eski açıkta folklorik şarkılar söylenirken yeniaçık “ne yapayım hangisine eşlik edeyim cekirdek stoğu da eridi” modundayken kapalı ise, “takımı ateşlemek görevim ama bu numaralıdaki adamlar, neden oturur orada, kalkın gidin numaralıdan söylemleri iyi olacak sanırım” diye düşünürken tribünün sahaya gerekli şekilde inemediğini gördüğümüz bir ilk yarı yaşandı. İkinci yarı ise az sonra belirteceğim ikinci kötü diyeceğimiz işleve soyundu tribünler, bir ara farkında olmadan. Ama ne olursa olsun ikinci yarı gene de daha iyiydiler.
Dedim ya, Ali Sami Yen tribünleri sezon başında, Reijkaard’ın arkasında oldukları şiarı ile başladı sezona. Takımda, oyuna iştahlı başlanmadığında tribünden bireysel çatlak sesler geliyordu ama biliyorduk ki, bu çatlak sesler, Ali Sami Yen’in müdavimleri değil. Daha çok tekil olarak, maça ender gelen kişilerden oluşan bir sorundu. Genel olarak, “bu sene kötü bir yıl da geçirebiliriz ama sonuçta sonu iyi olacak total futbola takım alıştı mı seneye gürleyeceğiz” diye düşünüyordu yandaşlarımız.
Galatasaray futbol takımı sezona öyle bir başlangıç yaptı ki, bizi de havaya soktu. O bir senelik harcanabilir sene modundan, çabuk çıkıp, UEFA şampiyonluğu başta olmak üzere bir çok hedefler yenilenerek, önüne koyuldu futbolcularımızın. Tabi sonuçta Reijkaard’ın oynatmak istediği pasa dayalı futbola geçiş için, Skibbe ile birlikte 6 ay bir geçiş süreci yaşayan futbolculara da sahipti takımımız. Öyle düşünülüyordu. Total futbol hakkında, Rinus Michel, Hollanda, dünya kupası, Barcelona’dan başka söylemi olmayan arkadaşlarımız, haklı yanları da olsa, Reijkaard’ın getirmek istediği, pozisyonların sık sık değiştiği oyun sistemi olan, total futbola geçiş bu kadar kolay değildi. Topun gerekirse uzun süre geride ya da orta sahada pas yapılarak oyunu bekletme, topa sahip olma ve en uygun an bulunduğu anda da dikine paslarla gole gitmek gerekiyordu. (Bir Arsenal maçı aklıma gelir topu 4 dakika gezdirdikten sonra, Bergkamp’a çıkarılan top golle sonuçlanan.)
İşte burada GS tribünlerindeki diğer arıza ortaya çıkıyor. Dün takımımız bekleyip hazırlandıktan sonra, en uygun anda atak yapmak isterken, tribünlerden homurdanmalar anında başlıyordu -yahu atsana Keita’ya, yahu Kewell boş- gibi homurdanmalar ıslıklamalar oldu. Pası verdikten sonra boşa kaçmayan oyuncularımız yüzünden topu ayağında tutanlar suçlu oldu. Bu konuda da teknik analizleri olacaktır arkadaşlarımın, ama ben hala seyircide durmakta kararlıyım. Galatasaray seyircisinin bu anlamda takıma güç veren, arkanızdayız mesajını ileten, bir duruşu olmalı. Oyuna da bu kadar müdahil olmamalı. Bu müdahaleler arttıkça takımda, doldur boşalt mı yapmalıyım sorusunu kendine sormaya başlıyor. Ya da 3. bölgeye hemen gitmek için gereksiz güç harcanmasına sebeb oluyor. Takımın hangi bölgede olursa olsun top çevirdiği anda direkt 3. bölgede olmalıyız anlayışını unutmalı GS tribünleri, bence bu konuda seyirciye bir brifing mi verilir, maç öncesi bir broşür mü dağıtılır, total futolu anlatan kısa kısa satır başları mı yazılır o broşüre bimiyorum. Ama bu süreç, seyirciye anlatılmalı.
Hani Diyojen demiş ye “golge etme başka ihsan istemem.” GS tribünleri takımını desteklemeyecekse de bari bu anlamda homurdanmasın, çekirdeğini çıtlatsın bu bile bence takıma daha faydalı olacaktır.
Bir de taraftarın futbolcu secer tavrını bir an önce bitirmesi gerekiyor. GS futbol takımındaki her futbolcu değerli insanlardır. Eğer, bir futbolcunun bu takımda ne işi var moduna geçiyorsanız o zaman çok sevdiğiniz “hatasız kul” Reijkaard’ı da eleştiriyorsunuz bunu bilmeniz gerekiyor. Demek ki o zaman Reijkaard’ı eleştirmelisiniz. Bunun en açık örneği Sabri’de yaşanıyor ne yazık ki. Dün ilk yarı, Keita saçma bir pas attı, Sabri yakalayamadı tribünler Sabri’ye yüklendi. Gene ilk yarı Sabri, Keita’ya bir pas attı Keita ayağının altından kaçırdı. Yani bir futbolcuya da bu kadar yüklenilmez. Kaldı ki, o Sabri bence dün de, takımda en akışkan istekli oyunculardan biriydi. Zaten tehlikeli tüm ataklarımızı da Sabri’nin ileri çıktığı o sağ kanattan yaptık. Ve Sabri bu sistemde çok önemli bir parça. Reijkaard’ın da ısrarla sağ beke değil, sol beke adam aramasının nedeni de budur. Çünkü sağ kanadımızda, Barcelona’nın Dani Alvez’i gibi ileri-geri çalışan bir dinamo var. Aynısı için Reijkaard Caner’i yaratmaya çalışıyor. Ve o Sabri’yi bu tribünler futboldan soğutmaya çalışıyor. “Olmadı git kardeşim bu takımdan” mesajı veriyor. Bu nasıl bir taraftarlık, nasıl bir futbol bilmezliktir anlayabilmiş değilim.
Maç hakkında fazla analiz yapmayacağım çok uzattım çünkü. Yapılan yorumlara katılıyorum. Yener’e de , Emre Senol’a da katılıyorum kısmen. Takımımız için önemli iki adam var bence. Ki bunlar Ayhan ve Sabri diye düşünüyorum.Takımın bu görüntüsünde de Servet için iyi ki var diyorum. Dünkü maçta Mehmet Topal, futbol bilgisinden ziyade, futbol aklından yoksun dakikalar yaşadı bunu gördüm. Pas verme konusunda nedense, çok yavaştı. Topu ayağına aldığında pas atması çok uzun sürüyordu. Ama daha önce dediğim gibi, bunda biraz da boşa çıkıp pas istemeyen oyuncularında kabahati vardı.
Elano için tüm basın bir olmuş “kötü oynadı” diyor, ama ben katılmıyorum. Pas hatası yaptığı da oldu, 40 metrelere ayağa pas da attı, defansta topa da yattı. Koştu hep boş adamı buldu. Nitekim gol de de, pası o verdi. Elano’dan istenen 3. bölgede top oynaması, ama Ayhan çıktıktan sonra o bölgeye geçince Elano haliyle gol bölgelerine katkısı, normal maçlarda Mustafa Sarp’ın katkısından, pek de fazla olamadı yeri itibarı ile.
Elano’nun liderliği gerçekten Arda’yı bozuyor. Bu nasıl bir ruh halidir anlamadım ama Arda forvet arkası oynamadığı zaman, serseri kurşun gibi geziyor sahada. Geçen sene, onu sağ kanatta oynatmak isteyen Skibbe’ye, “hayır ben ancak sol kanatta oynarım” diyen Arda, bu sene de, onu bazen sol kanata koyan Reijkaard’a “hayır ben forvet arkası daha iyiyim” mesajı vermek ister gibi. Arda’nın bu anlamda biraz daha takıma bir şey verenden çıkıp takım oyuncusu olması gerektiğini düşünüyorum. Zaten istatistiklere bakarsanız eminim her maç topu en çok ayağında tutan oyuncunun, Arda çıkacağı muhakkak. İyi bir şeyler yapayım derken oyunu yavaşlatıyor ve Melih ağabeyin analizinde de belirttiği gibi topa çok sahip olsak da oyunumuzun hızını kesiyor.
Şu an gördüğüm, Gökhan Zan’ın takıma dönmesi, defanstaki zaafiyeti ve oyun kurmaktaki zayıflığı kısmen giderir. Ve gene Melih ağabeyin de dediği gibi, ben de ileride Elano-Ayhan-Arda orta üçlüsünü sık sık göreceğimize dair ümitler taşıyorum. Tabii ki Arda ve Elano’nun, “ben burada yararlı olacağım” heyecanını, içlerinde taşımaya devam ettikleri sürece.
Son sözüm Arda’ya, ondan, Messi olmasını istemiyor takım zaten. Konum itibarı ile gerek de yok. Ama bir Iniesta modeline soyunursa, hem kendi kariyeri, hemde Galatasaray tarihine, çok katkısı olacaktır.
(Cem selam. Bu güzel yorumun için çok teşekkürler. Önemli noktalara parmak basmışsın.
Taraftardan başlayayım. Acıkça futbol oynamak için gerekenden daha fazla kültür istiyor futbol seyretmek. Ben Türkiye’deki kültürel gerilemenin futbol seyircisini de içine aldığını ve tribünlerdeki insanların çoğunun futbolun basit gerçeklerini bilmekten artık uzak olduğunu düşünüyorum. Esasen burada uA’ya büyük iş düşüyor. Mesela kendi içinde bir okul açsa ve çekirdek kadrosunu futbol ve spor kültürü anlamında yetiştirse Galatasaray’a daha çok hizmetleri dokunacak. Şu an maalesef 12 Eylül öncesinin MHP – Ülkü Ocakları gibi bir ilişki var kulüple uA arasında.
Buradan Sabri meselesine geçiyorum. Esasında bu konu da yine futbol kültürüyle çok ilgili. Futbolun bir takım oyunu olduğunu unutup olup bitenleri tek tek futbolcular üzerinden açıklamak değil futbol izlemek, futbol analizi. Bu yüzden futbol hakkında ciddi hiçbir fikri olmayanların üç-beş yazar ve bloggerı takip ederek içlerinde büyüttüğü Sabri karşıtlığı biteceğe benzemiyor. Korkarım bu dalga içine yakında Mehmet Topal’ı da alarak devam edecek.
Kültürel olarak o kadar sıfır noktasının altına düştük ki, kendi futbolcusuna küfür eden bir taraftarlık anlayışı hâkim oldu yer yere. Bu kültürel yapı adları Ahmet, Mehmet olarak değişse de kendi Sabriler’ini mutlaka üretecektir. O yüzden fazla konuşmamak gerekiyor bu konuda.
Arda Turan konusunda oldukça benzer düşünüyoruz. Görüşmek üzere sevgi ve selam. Melih)
Arda’ya yapilan elestiriler hakli olmakla beraber bence biraz erken. Ben de ayni sikayetlere sahibim fakat unutmayalim ki Arda kanat oyuncusu ozelligine forvet arkasi ozelligi de katmaya calsiyor daha. Su an bir gecis doneminde oldugunu unutmayalim. Elano ile beraber orada bir uyusmazliga girmesi de, kanatlarda topu fazla cevirip ezmesi de o yuzden bence. Enerjisini daha verimli bir sekilde kullanmayi tam ogrenemedi. Ileri uc ve kanat oyuncularla iletisimi gelistikce ona haiz olan futbol aklini daha cok kullanacaktir diye dusunuyorum. Bu da hizli oynamamizi gelistirecektir.
Elano’nun CM bolgesinde oynamasi da hizlanmamiza yardimci olacak bir hamle olur, hem de oyunu 3. bolgeye tasimamizda daha cok fayda saglar. Sarp ve daha cok Topal’in o bolgede oyunu yatay duzlemde oynamalari su an buna engel oluyor. Fakat bu durumda tercihen Sarp’in Elano’nun da kademesine girmesi gerekir ki olasi top kayiplari tehlikeli olmasin.
(Selam Seçkin. Elbette Arda Turan’ı eleştirmemek gerek. Bir de sanırım Arda takımın liderliği konusunda bazı tereddütler yaşıyor. Final kararlarındaki bazı hataların nedeni bu. Yarın daha net göreceğiz bunu.
Açıkça her öne geçtiğimiz maçta Elano’yu sahada görmek çok iyi olacak. Çünkü Elano-Baros ikilisi (duruma göre Keita-Aydın Yılmaz rotasyonu da eklenebilir bu ikiliye) Galatasaray’ın üstüne gelecek her takımın panzehiri olabilecek bir birlektelik. Yaralarımızı ve hatalarımızı tamir etmek için ulasal maç nedeniyle verilecek arayı beklemek gerek. Sevgilerimle. Melih)
Şunu da eklemekte fayda var, GS bu sene bizim beklediğimiz tarz bir oyun yapısını deplasman maçlarında daha çok göstereceği kanısındayım. Tribününde sabırlı paslara karşı, sabırsız davrandığından yola çıkarsak eğer. Bu da özellikle Saracoğlu’ndaki maçta takımımızın büyük favori olduğunu gösteriyor benim gözümde. Çünkü orada, hem üzerine saldırmak isteyecek bir rakip, hem de çabuk 3. bölgeye gidin diyen, bir seyirci baskısı olmadan maça başlayacaklar.
(Cem selam. Çok haklısın bu konuda. Galatasaray’ın futbol karakteri sakin sakin oynamak. Ama bunu Saraçoğlu’nda ne kadar gerçekleştirebilirler bilemem. Ama deplasmanlarda skor dezavantajına düşmezsek, kafamızdaki futbolu daha iyi oynayabileceğiz. Tıpkı PAO maçının ilk bir saatinde olduğu gibi. Sevgiler. Melih)
Melih abi,
Iyi gunler. Ilk once evimizde aldigimiz bir Avrupa beraberliginden sonra galiba ilk defa boyle onumuzdeki maca Frank Rijkaard’in ayarlariyla bu kadar hevesle bakiyorum. Aslinda garip bir mac oldu. Ilk yarida bence ikinci yaridan daha iyi takim oyunu ve sistemin icinde oynadik, ama ikinci yarida, rakibin psikolojik olarak cokmeye basladigindan daha cok pozisyona girdik ve de cogu kisiye daha iyi gozuktuk. Ayhan’in takima girmesi gercekten gece gunduz gibi fark yaratti. Takim onunla sahaya gercekten daha iyi yayiliyor. Topal’i da sabirla bekledik ama bizim sistemde onun bolgesinin gerektirdigi kritik bir suru gorevi yerine getirmesi ve de gelisimi bana gore biraz daha uzun surecek. Ilk yarida fazla pozisyona girememizin sebebi tempomuz dusuk gibi geldi ya da final bolgedeki beceriksizlikten mi kaynaklandi, belki siz cevap verebilirsiniz.
Bir de ikinci yarida farkettiniz mi ama sag kanadi cok asiri kullandik. Rakip takim da tabii kendini buna gore ayarladi. Kewell’in akli macta olmadigindan (tipki son 2 macta oldugu gibi) o tarafi sanki takim kullanmayi tercih etmedi. Bence Aydin’in sol kanada girmesiyle bu balanssizligin duzelecegini dusunuyorum, cunku bu zaman tek bacakli bir Galatasaray ortadan cikacaktir. Aydin ve Keita, Elano’nun cabuk tek ve uzun paslariyla rakip defans beklerini esnetip, defansif oynayan takimlari acmanin daha kolay olacagini dusunuyorum.
Son olarak Elano’nun kotu oynadigina katilmiyorum, tam aksine yavas yavas alistigini goruyorum. Unutmayalim, macin tek asistini o verdi ve de yere itilirken verdi. Bilmiyorum bizim gecenki yilin Brezilyalimiz o faule karsi ayakta durup o pasi atabilir miydi? Neyse, Ankaragucu macini Frank Rijkaard’in bu mactan cikaracak olan derslerle birlikte, Ayhan ve muhtemelen Sarp orta saha ikilisiyle takimimizin nasil oynayacagini cok merak ediyorum.
Saygilarimla,
(Selam Bilge. Ayhan konusunda şunu unutmamak gerek. Yaşı biraz geçkin olduğu için sakatlık sonrasında forma girmesi biraz zaman alacak Ayhan’ın. Keşke ulusal takım için çağrılmasaydı da Rijkaard’la beraber antrenmanlarını devam ettirseydi. Bu anlamda ben Trabzonspor ve Fenerbahçe maçlarında çok daha iyi bir Ayhan göreceğimizden eminim.
İlk yarı esasında dört tane pozisyonumuz vardı. Yani daha çok pozisyona girdik ikinci yarıya oranla. Hem de bunu agresif futbol oynamadan yaptık. Ki asıl Galatasaray karakteri buydu, bu olması gerekiyor.
Soruna gelince. Esasında elinde Keita gibi bir futbolcun varsa, rakip defansın dengesini bozmak için sola ağırlık verirsin. Bu kapsamda Elano, Kewell ve Arda üçlüsünün sola yaklaşıp bir siklet merkezi oluşturmalarını bekledim ikinci yarıda. Böylece Keita ve Sabri için boşluk da yaratabilirdik. Ama şu da var ki, Galatasaray’ın kanat değiştirme amaçlı uzun topları bu maçta neredeyse hep rakip defans tarafından kesildi.
Elano konusunda haklısın. Yavaş yavaş Aşil topuğumuz olması için bir baskı kuruluyor etrafında, geçen sene Lincoln’e yapıldığı gibi. Bu güruha bizim de katılmamamız lazım. Sevgilerimle. Melih)
Galatasaray’ın fizik olarak düştüğü, isteksizleştiği söyleniyor. Biraz önce Kanat Atkaya NTV’de Rijkaard’ın eylül ayında ciddi bir kondisyon idman programı uyguladığını söyledi. Takımdaki düşüş bu yüzden olabilir mi? Sezonu erken açan takımı biraz daha kendine getirmek için yapıldı sanırım bu.
Bir de Galatasaray 75. dakikadan itibaret ciddi oranda oyundan koptu. Bunda bence en büyük etken Graz hücumcuların presten çok alan kapatmaya dayanan savunma anlayışıydı. Onlar bizim kadar yorulmadı böylece. Galatasaray da yeterince hızlı pas yapamadığı için aşamadı duvarı.
Galatasaray Türkiye standartlarının yine de üzerinde futbol oynuyor. Ancak ben sistemin en erken şubatta oturacağını düşünüyorum. Linderoth bu sistemde önemli bir yer alacak. Avrupa’daki daha ciddi maçlarımızı dünkünden daha iyi oynayacağız diye düşünüyorum. Beraberlik önemli değil, futbol ışık veriyor. Gelişim devam edecek. Bence sakatlık sorunu dışında karamsar olmaya gerek yok.
(Koray selamlar. Umarım iyisindir. Galatasaray’ın Eylül’de yükleme yaptığı haberi pek doğru değil. Zaten takvim buna uygun değil. Sadece ulusal maç için verilen arada biraz fizik antrenmanı yaptırıldı ama takımın önemli bir bölümü yoktu bu dönemde. Unutmamak gerek.
Mesele şu ki, Galatasaray bir şekilde oyunun kızışmadığı anlarda gol bulmak zorunda. Daha doğrusu bunu yapınca daha rahat bir maç çıkarıyor. Skor dezavantajına düştükten sonra maçın planlaması değişiyor radikal biçimde. Yaklaşık 15 dakika pres futbolu onayıp inanılmaz yoruluyoruz. Bu süre içinde gole ulaşınca, aktif dinlenme başlıyor sonraki bölümde. Ve de son bölümde yine bastırıyoruz. Kolay bir süreç değil bu.
Her ne kadar kadro derinliğimiz iyi olsa da girenle çıkan arasında hâlâ belirgin farklar olabiliyor. Mesela Hakan Balta’yla Caner Erkin, Keita’yla Aydın Yılmaz arasında. Veya Ayhan Akman’la Barış Özbek arasında. Aradaki farklar çalışa çalışa azalacak. Sistemin oturmasıyla azalacak. Dediğin gibi Tobi inşallah imdada yetişir. Ama pek ümitli değilim. Sevgilerimle. Melih)
Selamlar Melih abi…
Benim sana bir sorum olacak. Sen yazmıştın sanırım.Cruyf’un bir sözü vardı:
‘En güzel gol boş kaleye atılan goldür.’
Bu total futbolun sanırım temel kavramlarından (tam bilmiyorum). Yani bencillik yerine musait arkadaşına topu aktar ki kaleye yuvarlasın. Dikkat ettim şu 2 maçtır futbolcularımız bazı pozisyonlarda o kadar benciller ki olmadık yerlerde kaleyi görüyorlar ve boştaki arkadaşını görmeyip onun gol atmasını engelliyor.
Yani bu total futbolun önemli kurallarından olmasına rağmen bizim takım neden bu özelliği taşımıyor anlayamıyorum?
Tamam gutbolcu piskolojisi farklıdır maç içinde ama takımda bazı oyuncularımızın egosu bence törpülenmeli…
(Selam Mustafa bu kapsama girmese de iki pozisyon hatırlıyorum son iki maçta. İlki geçen Eskişehirspor maçında Keita’nın ilk yarının son bölümünde Kewell’a vermediği pas. (Şut ve pas karışımı bir şey yaptı Keita.) İkincisi de Baros’un Arda’ya çıkarmadığı pas. Ama boş kaleye gol total futbolun zirvesi. Şimdiden pek beklememek gerek. Selamlarımla. Melih)
Melih abi, neden mac sonunda sence Neeskens konusmadi? Simdiye kadar butun Avrupa maclarinda ona alismistik. Takim galip gelince basariyi yardimcim anlatsin da isler olumsuz gidince hesabini ben veririm dusuncesi mi?
Mac sonunda Arda’nin takimi cok fazla savunmasindan biraz rahatsiz oldum. Tamam soyledikleri yanlis degil ama biz simdiye kadar hep Rijkaard’in mutevazi bakis acisiyla fark atilan maclardan sonra bile daha cok calismamiz gerektigini, eksiklerimiz oldugunu duymaya alistik. Arda’nin devamli grupta hala lideriz bu bir puan cok onemli demesi, verdigimiz pozisyonlari cok normal karsilamasi bana biraz FB’nin bakis acisi gibi geldi. Ikinci yari taraftarlar olarak acaba takima tam destek verilmedi mi? Mesela top Sturm’da iken niye devamli isliklanma olmadi. Biz daha cok FB ve BJK’nin boyle herseyi toz pembe goren mac sonrasi yorumlarina alistik. Daum’un 7′de 7 yaptiktan sonraki demecleri, Alex’in benzer hic ozelestiri icermeyen demecleri, Denizli’nin ilginc kurgulari gibi…
(Haluk selamlar. Senden beklediğim analitiklikle sormuşsun sorularını. Tebrik ediyorum. Neeskens meselesi sanırım senin dediğin gibi. Yani zaferleri yardımcısına, başarısızlıkları da kendine çeken bir mutüvazılık var ortada galiba. (Bir de tabi human factor olabilir. Atıyorum Neeskens “başım ağrıyor sen çıkar mısın Frank” demiştir, kimbilir?:-))
Arda’nın demeci bir anlamda önemli, bir anlamda değil. Önemsizliği şu ki, Arda takımın futbolundan sorumlu insan değil. Bu konudaki tek otorite Rijkaard ve biz onun, oynadığımız oyunu nasıl değerlendirdiğini iyi biliyoruz. Önemli olmasının nedeni de biraz şöyle. Arda takımın kaptanı. Rijkaard akla yönelik konuşurken takım kaptanı kalbe yönelik konuşuyor. Bu da taraftarın enseyi karartması gerektiği için önemli. Yani “takım kaptanı durumdan memnunsa benim de olmam gerekir” mesajı veriyor taraftara. Bu açıdan aslında hoşuma da gitti bu mesaj.
Gerek Arda, gerekse de yönetimin vereceği mesajlar Galatasaraylı duruşunu gerektirir ve medyaya fazladan eleştiri hakkı tanımaması şart. Ben biraz böyle düşünüyorum. Sevgi ve selamlarımla. Melih)
Melih abi selam,
Maçın üzerinden biraz geçmesini bekledim yorum yazmak için. Çünkü salim kafayla düşünmek ve heyecandan arınmış olmak önemli bence.
Yine sana yakışan güzellikte bir analiz yazısı olmuş. Ellerine sağlık.
Yazının altındaki yorumları okuyunca ister istemez istatistiki verilerin ne derece önemli olduğunu sorguladım. Pas hızı, bloklar arası paslaşma oranı vs. gibi oranlar vermişssin ve vermiş olduğun oranları yorumladığımızda G.Saray’ın geçmiş maçlara göre kötü değil vasat olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Ama yorumlara bakınca tam tersi çok kötü oynadığımıza dair yorumlar çoğunlukta. Açıkçası ben maç istatistiklerini notalara benzetiyorum. Ya da festival sinemasındaki repliklere. Notaları hiç bilmeyene biri bile çok güzel bir şarkı dinlediğinde etkilenebilir. Ya da tam tersi müziğin tüm doğrularına dokunarak yazılmış nice besteler geniş kitlelerde destek bulamayabilir. Sinema filmlerinde de böyle değil midir? Nedense en sanatsal filmler hiçbir zaman gişe rekoru kırmaz. Ya da gişe rekoru kıran filmler hiçbir zaman sanatsal film olarak değerlendirilmez. Demek ki algı önemli. İstatistiğe konu olan rakamların sahaya yansıması ya da yansımanın algılanması farklı olabiliyor. Ki, ben de istatistiklerin gerçekliğine pek inanmam. Hiç unutmam 5-10 yıl önce bir Barcelona maçı öncesi Barcelona’nın topla az oynamasına rağmen maçları kazandığı yönünde bir değerlendirme yapılıyordu. Ve bu değerlendirme sonrası oynanan maçta %40′lar altında topla oynama oranına rağmen farklı bir skorla kazanmıştı Barcelona.
Galatasaray maçına gelince; açıkçası çok rahat kazanacağımızı umduğum bir maçta yenilgiden zor kurtulduğumuzu görmek üzdü beni. Ama ümitsizliğe kapılmama sebep olmadı. Kendi değerlendirmelerimi sıralamak gerekirse :
-İlk yarıya çok hızlı başladık ve o hızlı başlangıç neticesinde rakibi kolay yenebileceğimiz gibi bir algıya kapıldığımızı hissettim.
-Bu algı gayri ciddi bir oyunu beraberinde getirdi.
-Tam ilk yarı bitsin nasıl olsa Rijkaard gereken önlemi alır derken ilk yarıyı mağlup kapadık.
-İlk yarı orta sahayı çok fazla kullanmadığımızı, çok fazla pas hatası yaptığımızı, zorlama atılan diagonal paslarda başarısız olmamız neticesinde bunların geri dönüşlerinin oyun kurmamızda sıkıntı yarattığını fark ettim.
-Rijkaard’ı az çok tanıdığım kadarıyla Mehmet Topal’ı kötü oyununa rağmen oyundan çıkarmayacağını tahmin etmiştim ama Arda ve Elano’nun etkisizliği konusunda ne yapacağını da merak ediyordum.
-Taktik değişiklik haricinde herhangi bir oyuncu değişikliğine gitmemesi Rijkaard’ın tutarlı davranışlarından bir başkasıydı.
-Rijkaard da futbolcular da sisteme sadık kalmaya çalışıyorlardı ama futbolcuların formsuz olması sistemin işlemesine engel oluyordu.
-İkinci yarı Neeskens ve Rijkaard ikilisinin taktik değişiklikleri etkisini gösteriyor ve ilk yarıya nazaran daha etkili top oynuyorduk ama Elano, Arda ve Mehmet Topal’ın verimsiz futbolu oyunun skora yansımasına engel oluyordu.
-Maçta gözüme takılan bir nokta da Elano’nun kullandığı duran topların verimsiz olmasıydı (ki sende yazında bundan bahsetmişssin.)
-Sabri, Keita, Baros ve Emre dışında iyi oynadı ya da çok iyi mücadele etti diyebileceğim bir başka futbolcu yoktu.
-Aynı Eskişehir maçında olduğu gibi taraftarın galibiyet golü gelmedikçe, maçın sonlarına doğru her top kaybında uğultularla karışık bağrışları, defans adamının ayağına her top geldiğinde ileri vurması için tepki vermesi hoşuma gitmeyen yönlerdi. Umarım taraftar bu saçma ve sabırsız tavrına bir son verir.
-Galatasaray ne son defa puan kaybetti, ne de son kez kötü oynadı. Futbol denen oyunun temelinde form düşüklükleri, hatalar ve şanssız kayıplar var. Bu takımın son yıllarda hatta Derwall’den sonra başına gelen en kariyerli teknik kadro, en kariyerli ve popüler futbolcularda bile böyle anlık tepkiler verilebiliyorsa bence futbolculardan ve teknik kadrodan önce taraftar kendini gözden geçirmeli. Dolayısıyla önemli olanın mantalite olduğunu, sahada ne uygulanmak istendiği olduğunu taraftarımız ne zaman farkederse ve desteklerse o zaman daha iyiye, daha güzele doğru daha emin adımlarla yol alacağız.
Teşekkürler
Burak
(Burak selamlar. Meseleye pedagojik olarak bakınca durum çok değişiyor. Takımın berabere kalması, maçtan önceki yüksek beklentilerimiz nedeniyle bizde daha büyük bir tahribat yaratıyor. Halbuki bu bizim sorunumuz, beklenti bizim beklentimiz olduğu için. (Bu nedenle pedagojide çocuklara ve gençlere, “senin bu davranışın beni çok üzdü” denmesi yanlıştır. Çünkü çocuk aslında bir şey yapmamıştır bizi üzmek için. Doğru cümle şudur: “Ben, senin bu davranışın nedeniyle üzüldüm.” Yani sen üzmedin beni doğrudan. Ben üzüldüm.
Eskişehirspor ve Strum maçlarına da böyle bakmak lazım. Çünkü takım bizi fazladan üzmek için bir şey yapmış değil. Biz yüksek beklentilerimiz nedeniyle fazladan ve onlardan daha üzülüyoruz. Bu da bizi, Mehmet Topal şöyle, Sabri böyle demeye itiyor. Suçlu arıyoruz çünkü.
Ortak dostumuza maçtan önce de söylemiştim. Bizi zor bir maç bekliyor. Kimse fark beklemesin.
Şöyle düşünmek lazım. Hedefimiz ne? “Bir sisteme ve Avrupa’nın elit takımları gibi her ekibe karşı kendi futbolumuzu dayatacak bir hücum anlayışına sahip olmak ve total futbola ulaşmak.” Hedefi böyle koyarsak, önümüze çıkan engelleri aşabiliriz kolayca. Ama hedef koymazsak önümüze, çarptığımız ilk engelin dibinde canımız yandığı için ağlamaya başlarız. Yani demem o ki beklentilerimizi kupa büyüklüğü olarak değil vizyon ve hedef büyüklüğü olarak şekillendirelim. Sevgi ve selamlarımla. Melih)
Melih Abi Selam,
Bilirsin ben teknik analizlerden fazla hoslanmiyorum; isin bu kismini sana ve Eray’a birakmakta fayda var.
Daha genis acidan bakinca ben geldigimiz noktaya sasiriyorum acikcasi; tahminim Rijkaard’in epey sikintili bir baslangic yapmasi yonundeydi, bu sonuclar beni sasirtti acikcasi.
Mac sonu aciklamasinda bir sey cok dikkatimi cekti, spikerin total futbol ile ilgili sorusuna (ki hem soru hem de cevap eksik cevrildi) Rijkaard elini basinin ustune dogru kaldirarak “total futbol ulasabilecegimiz en yuksek nokta, ulasmak icin calisiyoruz ama cok calismamiz lazim’ dedi.
Skor cok umurumda degil acikcasi, nihayet bir futbol felsefesi icin calisan bir takima sahibiz, en onemlisi bu. Kalani calisarak duzeltilir, Rijkaard’a ve ekibine bu yuzden guveniyorum.
(Nazım selam. Epeydir, hatta çok uzun zamandan beridir yoktun. Umarım iyisindir ve çalışmaların verimli gidiyordur. Evet ben de CNN Türk’teki haberi büyük bir mutlulukla seyrettim. Şundan. http://www.alisamiyen.net‘te Sevgili Eser, “total futbol oynatacağına ilişkin elimizde hiçbir done yok” yollu bir şey yazmıştı. Ama hocamız net olarak ana hedefin total futbol olduğunu ifade etti bu söyleşide. Elbette amacım haklı çıkmak değil. Sadece durumu idealize ettiğimiz ama asıl gerçeğin bunu yansıtmadığı yolunda iddialar (ve kuşkular tabi) vardı. Bunlar dağılmış oldu sanırım. Özetle hocamızın da ifade ettiği gibi temel amacımız total futbol ve bu işin gerçekten çok başındayız ve pas futbolu oynayarak tek başına bunu yerine getirmek mümkün değil. İngiltere’ye selamlar. Melih)
Melih ağabey sanki büyük resmi biliyorsunuz ve maç yazılarınızı bu çerçevede yazıyorsunuz gibi. Bu işin gurusu olduğunuz, maçlara hiç bakılmayan ve düşünülmeyen açılardan yorumlamanızdan belli. Üç aşağı beş yukarı yorum yapan sevgili Galatasaraylılar maçın MR’ını çektiği için aynı şeyleri tekrarlamak istemiyorum. Benim takıldığım konular şunlar:
Sturm Graz’ı ve diğer takımları neden çok kolay bir biçimde küçümseyebiliyor bizim medyamız? Toplam değeri bizden düşük olan bir takımı küçümsemek, hor görmek hatta “çantada keklik görmek” maçı bize doğrudan kazandırtmıyor. Biz bunu ülke olarak ne zaman anlayacağız merak ediyorum. Yakın tarihe kadar Avrupa arenasında Sturm Graz ile aynı durumda bulunan üç büyüklerimizin halini ne kadar kolay unutuyoruz. “Çantada keklik” yakıştırmaları futbolda maalesef doğru değil. Amerikan sporlarında uygulanan “Best of seven” ve “Best of five” serilerinde ancak güçlü takımlar daha zayıf takımlara üstünlük sağlayabiliyorlar. Yoksa, Bayern Münich Almanya’nın en iyi ve en pahalı oyuncuları transfer etmesiyle her sene sektirmeden şampiyon olurdu, Newcastle United küme düşmezdi, Beşiktaş evinde Barcelona’yı 3-0 gibi net bir skorla yenemezdi, Fenerbahçe Inter’i eze eze 1-0 yenemezdi. Bu yüzden kendimizi eleştirdiğimiz kadar da karşı takıma direncinden, isteğinden, arzusundan ve taktiksel başarısından dolayı hakkını verelim.
Maçla ilgili olarak üzerinde durmak istediğim nokta ise: Galatasaray gerçek anlamıyla kadro derinliği olan bir takım. Beğensek de beğenmesek de her mevkiimizde en az iki alternatifimiz bulunuyor. Bu durum Beşiktaş ve Fenerbahçe’den bizi ayıran önemli ve büyük bir unsurdur. Bu avantajımızı yeteri kadar kullanmadığımız kanaatindeyim, Sturm Graz maçında bazı oyuncuların alternatifleriyle maça başlamak bize avantaj sağlayabilirdi. Mesela Manchester United, hafatsonu oynayacağı Manchester City maçını düşünerek Şampiyonlar Ligi’nde Beşiktaş’a karşı yanılmıyorsam 6 as oyuncusunu dinlendirmişti. Sadece M.Sarp – Ayhan değişikliği değil de daha kapsamlı bir rotasyona gidilmiş olsaydı çoğumuzun ilk olarak gözüne çarpan genel halsizlik ve isteksizliğe bir çözüm olabilirdi. Örnek olarak: sağ bekte Uğur, sol bekte Caner, orta sahada Barış, forvette Aydın ve Serdar Eylik. Bu oyuncular grubun en zayıf takımı olarak lanse edilen Sturm Graz karşısında Ali Sami Yen’de, bu sıkı tempoda dinlenmesi faydalı olabilecek Sabri, Hakan Balta, Arda, Keita, M.Topal’ın yerlerine oynaabilirlerdi. Sturm Graz’ın yüksek konsantrasyonunun sonucu olan yüksek direncini de kırabilirdi.
Tekrardan keyifli analiziniz için teşekkürlerimi sunuyorum.
Saygılarımla,
(Suat selamlar. Yorumun ve iltifatın için çok sağol. Açıkça benim tek barometrem var, o da Rijkaard’ın kendisini. Strum’un geçen senenin demir leblebi takımı Metalist’i eleyerek karşımıza gelmiş olması hiçbir korku uyandırmamıştı bu ülkede tuhaf biçimde. Oysa ki sırf bu nedenle bile zor bir takım bekliyordum karşımızda, ki maçtan önce Rijkaard’ın kadrosunu görünce umduğumuzdan daha zor geçeceğini anladım maçın. Şunu demek istiyorum ki Rijkaard sanırım rotasyonun bir mağlubiyetle sonuçlanacağını önceden tahmin etmişti ve belki de Ankaragücü maçını bile çöpe atarak bu kadroyu sürdü Strum karşısına.
Kadro derinliği konusunda haklısın, ama mesela Ayhan Akman’ın yokluğunda iş yapabilecek olan Barış Özbek kötü bir hayat sürmesi nedeniyle bırakalım 11′i, 18′e bile giremez oldu. Benzer biçimde defansta da aslında alternatifsiz bir konuma girdik sakatlıklar yüzünden. Mesela Balta ve stoperlerimizden birisi maçta kart veya sakatlık yüzünden oyunu terketmek zorunda kalsa, galiba Uğur Uçar’ı sürecektik oraya. Öylesine nâçar kaldık yani. Forvetteki kısmi zenginliği orta saha ve defans bloklarında göremiyoruz esas olarak. Rijkaard’ın da en temel sıkıntısı bu olsa gerek. Sevgilerimle. Melih)
Melih,
Strum maçının tek ve basit bir yorumu var!
YORGUNLUK !
Sebepleri için çok şey yazılabilir.
HIZ dediğin şeyin olması için kuvvetli olmak lazım, o da iyi dinlenmekle olur. Hem fizikman hem de kafaca maça iyi hazırlanmakla olur.
Maç kamplarının kalkması için ne dersin?
Sezon başının fırtına Aydın’ına bakın sonu Necati Ateş gibi olmasın.
(Selam. Sanırım bu konuda benden daha fazla bilgiye sahipsin. Aslında haklı da olabilirsin. Emre Güngör’ün Necati Ateş olmasına çok az kaldı. Aydın Yılmaz’dan ben ümitliyim hâlâ.
Anladığım kadarıyla özel bilgilerin nedeniyle maçlardan önce kamp yapılmasının doğru olacağını düşünüyorsun. Bunda da haklı olabilirsin. Sevgi ve selamlarımla. Melih)
Melih abi selam,
Beşiktaş ve Pana maçlarının ardından mevcut duruma gereğinden fazla olumlu bakıldığına dair eleştiri yapmıştım. Rijkaard ve GS söz konusu ise elbette umutvar olmak lazım ama organizasyondaki sıkıntılar da görmezden gelinemezdi.
Bence bu tablonun yaşanacağının işaretleri alınmıştı aslında. Eskişehir maçının ilk yarısında bence sezonun en iyi futbolu oynansa da 2. yarı ve ardından Graz maçının 90 dakikası sonrası konuşulması gereken şeyler var:
1) Takım gol pozisyonlarına giriyor ama genel bir organizasyon sıkıntısı var. Zaman zaman pozisyona giriliyor ama tad vermiyor takım sonuç olarak, bir şeylerin eksik olduğunu çok net görüyorsunuz.
2) Oyun disiplinine sadakat adeta pamuk ipliğine bağlı. Oyun disiplini sadece uzun top yapmadan yerden oynamak değil, aynı zamanda takım savunmasına destek vermek vs. gibi unsurlardan da oluşur. Dolayısı ile tam bir disiplinden bahsetmek mümkün değil. Graz maçının son 10 dakikasındaki görüntü çok şeyi anlatıyor.
3) Galatasaray orta sahası daha önce de belirtmiştim sanırım 3. ya da 4. hafta idi, gerçekten yumuşak kalıyor. Rakip için yeterli sertlik sağlanamıyor. Takım savunması denen olgudan bahsetmek mümkün değil. Takım olarak topun gerisine geçilmiyor.
4) Ortadaki 2′linin top kullanma ve organizasyon becerileri GS’in limitini belirliyor. Topal-Sarp’dan kurulunca da bu bölge işler tam da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bu 2′li sadece Es-Es maçının ilk 45 dakikasında beraber iyiydiler, çünkü Rıza Çalımbay 4 hücum elemanı ile çıkarak orta sahayı GS’a vermişti. 2. yarı gol sonrası gerçek ortaya çıktı zaten.
5) Bundan 4 hafta önce blog’da bir yazı yazdım Elano hakkında. Link’i de koyuyorum. Özetle, tam bir tespitten ziyade Elano’nun görünen oyun yapısı ile GS nin ihtiyaçlarının örtüşmesi noktasında sorunlar yaşanacağı yönündeydi. Mesele Elano’nun kalitesi değildi elbette ki onun için söylenecek bir şey yok.
http://sacitekin.blogspot.com/2009/09/elano-blumer-ve-galatasaray-oyun.html
Elano temposunun düşüklüğü, box-to box oynayabilen bir oyuncu olmaması itibariyle, Galatasaray’ın en fazla ihtiyaç duyduğu “forvet arkasında yaratıcı ve ileri geri oynayabilecek oyuncu” eksiğini kapatma anlamında soru işaretleri taşıyor. Solda-sağda oynamasından ziyade GS açısından burada verim vermesi önemli. Çünkü Elano forvet oynayıp sezonu 10 gol ile de bitirse bu verimli bir transfer anlamı taşımaz bence. Sadece Arda’nın yapmaya çalıştığı (tempo sorunu yaşadığı ve topu ayağında fazla tuttuğu, oyunu çok hızlandıramadığı gerçeğini de belirtiyorum) görevi yapacak adam Elano olmalı yoksa GS-Elano ortaklığı verimli bir işbirliği haline dönüşemeyecek ne yazık ki ve sezon boyunca bunun sıkıntıları yaşanacak. Takım Arda’ya çok daha bağlı bir hale gelecek.
Bu GS için en büyük problemlerden biri olarak görünüyor.
6) Bir soru?
Kapanan takımlara karşı neden hep üstlerine giderek boşluk bulunmaya çalışılır? Neden geri çekilip rakibin üstünüze gelip pozisyon aramasına çalışılmaz ve böylece daha büyük boşluklar peşinde koşulmaz? GS, Graz maçında bunu deneyemez miydi, ya da ilerleyen haftalarda… ?
7) Orta saha hayati bölge, buraya koyduğun her adam oyunu 2 yönlü oynayabilmeli, kanat adamları dahil. GS’a bakınca Arda-Kewell ve Elano takım savunmasına katkı anlamında eksikler, Topal-Sarp-Barış hücum zenginliği anlamında ciddi problem yaşıyorlar. İşte bu dengezislik içerisinde dengeli bir orta saha kurgusu oluşturmak ne kadar mümkün?
Örneğin Mehmet Topal sırf mücadele ediyor diye alkışlanıyor ama ben topu kullanma anlamında bu kadar sıkıntı yaşayan bir oyuncunun GS orta sahasında ne işi olduğunu sorguluyorum? Bence kesinlikle kendisini geliştirmeli ya da sezon sonu eğer talip çıkarsa satılmalı, çünkü yeri çok rahat doldurulabilir.
Rijkaard’da oyun içerisindeki sorunlara bakınca geçen sezon Skibbe’nin yaşadıklarına benzer şeyler ile yüzleşiyor bence. Bakalım bunları aşma noktasında neler göreceğiz Usta’dan?
Saygılar…
(Sacit selam. Benim düşüncem şöyle. Söz konusu bir sistem ve bu sistemi oturtacak insan Rijkaard’sa tüm olup biteni kategorik gerçeklerden hareket açıklayamayız. İki nedenden. İlki bir sistemden bahsediyoruz. Yani tek tek parçaların toplamından çok daha fazla bir şeyden. Bu durumda futbolcuların tek tek özelliklerinden daha çok biraraya gelince ortaya çıkardıkları toplam önemli. İkinci olarak, futbolcuların FM mantığıyla kağıt üzerinde sahip oldukları özellikler üzerinden değerlendirilmesi onların öğrenme ve sisteme adaptasyon sürecini dışlayıcı bir tutum olduğu için olup biteni tam anlamıyla aydınlatamıyor. Mesela bu nedenle sezon başında kimse ilk 11′e Sarp, Sabri ve Zan’ı yazmıyordu. Ama bugün gelinen nokta çok farklı. Sevgilerimle. Melih)
Melih abi bir sorum olucak Serdar Eylik’i göremez olduk, bence ilk 11′de oynayacak yetenege sahip biri o konuda bir bilgin var mı sakat mı yoksa A takımla çalışmıyor mu?
(Selamlar. Serdar Eylik A takım kadrosunda yer alsa da asıl olarak A2 oyuncusu ve de sakat değil. Her hafta izliyorum kendisini, Serkan Kurtuluş’u izlediğim gibi. A2 maçlarını düzenli olarak Neeskens de izliyor. Demek ki henüz ilk 18′e girecek kıvamda bulmamışlar. (Bu arada Ankaragücü maçı için Serkan Kurtuluş’u ilk 18′e almışlar.) Sevgilerimle. Melih)
Melih Abi,
Yine cok guzel bir yazi cok tesekkurler, yazinin basinda verdiginiz pas istatistikleri herseyi ozetliyor aslinda, yani paslarin isabet orani ve isabetli pasin ortalama tekrar suresi.
Skor ve oyun olarak tatmin ettigimiz veya etmedigimiz tum maclarda dominant olan tarafin biz olmamiz beklentisi doguyor, belki oncesinde Pana maci icin ters bir beklenti olusabilirdi ama orada da golu erken bulduk, ben bu sezon bizi, kendi oyununu rakibe kabul ettiren bir Real Madrid, Barça, Manu veya Chealsea karsisinda izlemeyi cok isterim, o zaman oyunun genel akisi da cok farkli olabilir.
Bunu soylememdeki temel sebep rakibi bozmak her daim kendi oyununu oynamaktan daha uygulanabilinir, ama surekliligi olmayan ve galibiyetleri alabilse de kupalari kazanamayan bir tercih, benzetmek gerekirse FT doneminin ilk yillarinda bizim Avrupa maceralarimiz ve 93-96 arasinda Turk milli takimi performanslari, biraz daha canlisi da belki son Sivasspor cikisi olabilir.
Sozun ozu ben son iki puan kaybinin yaninda her turlu ugultuya ve baskiya ragmen topu sisirmeyerek pas futbolunu oynayan takimi begendim, FR ismi dolayisiyla halihazirda buyuk bir kredisi olan bir isim, buna da guvenerek iki yil sonra Turkiye’nin hic alisik olmadigi bir futbolu sahaya yansitabiliriz diye dusunuyorum, zira hali hazirda bazi mevkilerde oyuncu karakteristigi, oyunun ve temponun surekliligi ve aliskanliklarin kazanilmasi icin mutlaka zaman sart (en nihayetinde bu takim ve temelden degisen futbol felsefemiz henuz 3 aylik), yeter ki tarihten gelen tuglalari ustuste koyma gelenegimiz son yillarda oldugu gibi sekteye ugramasin.
Bir de sorum olacak, mac icinde de konusmustuk gerci ancak bu istatistiklerin mac icindeki 15′er dakikalik 6 bolumde incelenmis hali mevcut mu ? Bu sureclerde belirgin bir farklilik ve dalgalanma olusuyor mu?
Sevgilerimle
Mert
(Mertçiğim selamlar. Senin gibi bir Galatasaraylı’yı Gayın-Sin’de görmek çok sevindirici bir şey. Sorundan başlayayım. Maalesef bu istatistiklerin periyod anlamında bir kırılımı yok. O olsa, müthiş olurdu.
Aslında dediğin şey şu açıdan önemli. Ben Terim döneminde, UEFA Kupası’nı kazanırken bile kendi futbolumuzu rakibe kabul ettirdiğimizi düşünmüyorum. Yani dediğin anlamında biz kupayı rarikpleri bozarak kazandık. Reaktif olan hep bizdik, proaktif olanlarsa rakipler. (Unutulmamalı ki CL’de bir üst tura çıkamayan bir takımdık o dönemde de.) Galatasaray post-Terim döneminde Lucescu’yla kontrol futboluna yönelerek ilk kez kendi oyununu rakibine kabul ettirme yolunda ciddi bir adım attı.
Galatasaray Rijkaard dönemiyle beraber Türkiye futbol tarihinde bir ilke soyunuyor. O da şu. Her kimle, hangi sahada oynarsa oynasın, kendi oyununu rakibe kabul ettirme devrimi peşinde Galatasaray. Bizi yanılgıya iten, ilk 13 maçta elde edilen sonuçlar üzerinden Galatasaray’ın bunu yapabildiğini düşünmemiz oldu. Halbuki bu anlamda hâlâ yolun çok başındayız. Belki top hâkimiyeti olarak çok mesafe katettik ama bu hâkimiyeti kaliteli hale getiremedik henüz. Bunun için çalışıyoruz. Ki benim ateşle sınav dediğim de esas olarak bu. Görüşmek üzere sevgilerimle. Melih)
Melih Abi yoruma öncelikle bir düzeltme ile başlamak istiyorum. Yazında ve bazı yorumlarda gördüğüm kadarıyla rakibimizin adı ‘Strum Graz’ olarak yazılmış. Doğrusu ‘Sturm Graz’ olmalı. uefa.com’da da adı bu şekilde yazılmış.
Maçla ilgili yorumuma geçersem, öncelikle benim için önemli bir maçtı. Çeşitli imkansızlıklar nedeniyle stadta izleyemiyordum maçlarımızı bu sezon, bu maç benim için ilk oldu. Öncelikle maçtaki iki devreyi ayrı değerlendirmek kanısındayım. Çünkü kimlik olarak farklı iki Galatasaray gözlemledim.
İlk yarıdaki Galatasaray oldukça yorgun göründü gözüme. Orta sahada pas yaparken dahi oldukça yavaş işliyordu oyunumuz ve beklendiği gibi kontrollü bir Sturm Graz vardı karşımızda oyunun ilk bölümlerinde. Yavaşlığın -ki gördüğüm kadarıyla bazı arkadaşlar buna isteksizlik tanımlamasında bulunmuşlar- en önemli nedenini ilk anda orta sahanın oluşturduğu düşünebilir. Mehmet Topal’ın herkesin malumu üzere çok yavaş, üstelik çoğunlukla rakibe verdiği pasların katkısının yanında Elano’nun ligimize ve takıma çok alışmadığını gösteren uzun top denemeleri gözümüzün önüne gelebilir. Ancak olayın önemli bir farklı boyutu da ilk yarıda Baros’un o alıştığımız koşularını, boşa kaçmalarını, kısaca rakip stoperlerin pozisyonlarını bozacak hamlelerini yapmamasıydı. Düz bir futbol anlayışı bunu şu şekilde yorumlardı: ”Baros ileride çok yalnız kalıyor.” Halbuki durum o kadar basit değil. Baros’un yapacağı koşularla, boşa kaçıp pas istemeleriyle Keita ve Arda’ya daha fazla pozisyon yaratması muhtemeldi. Arda’nın kanatta oynamaması gerektiğini düşünüyorum bu bağlamda. Çünkü tek forvetimiz durgun kaldığında kanat oyuncularımızın çok hızlı olmaları ve bindirmeleriyle, ortalarıyla hücumu genişletmeleri büyük önem taşıyor. Keita’dan bu bindirmeleri bol bol gördük ilk yarıda. Ancak Arda bu anlamda, özellikle 2 kişinin markajına girdiğinde çok çaresiz kaldı topu ayağından çıkarma konusunda. Arda’nın temelde 4-3-3′ün kanat oyuncusu özelliklerine sahip olmadığını düşünüyorum ki bu ayrı bir tartışma konusu. Netice itibariyle ilk yarıda bir kaç pozisyon bulmamıza -hatta Arda ile gol bulmamıza- rağmen, bir ataktan geriye dönüşte geç kalınması -yeterince iyi pozisyon alınmaması- sonucunda ilk yarının son dakikasında golü kalemizde gördük.
İkinci yarı için bu golün ve tabii ki daha önemlisi Rijkaard’ın devre arası etkilerinin takıma olumlu yansıyacağını öngörmüştüm. Nitekim ikinci yarıya daha organize bir başlangıç gerçekleştirdik. Baros ilk yarıda yapmadığı koşuları ikinci yarı gayet iyi yaptı ve pozisyon bulmamız biraz daha kolaylaştı. Rakip ileri çıktığında bu koşular daha da ön plana çıkıyordu. Meyvesini önce Baros’la direkten dönen pozisyon sonucu son anda alamadık ama kısa süre sonunda yine Baros’la yakaladığımız pozisyon sonucu golü bulduk Elano’nun pasında. Elano çok özellikli bir oyuncu, ancak uzun paslarından yavaş yavaş sıyrılarak daha kısa ve hızlı oynaması gerekiyor. Tabi iş sadece onda bitmiyor. Baros’un da hareketli olması ve böyle topları alabilecek pozisyonlara girmesi gerekiyor, hatta zaman zaman Arda’nın da. İkinci yarıda golü yedikten sonra biraz daha kapanan ancak golü de her an bulabilecek bir ekip vardı karşımızda. Belli ki iyi okumuşlardı oyunumuzu. Oyun sıkıştığında, yani karşımızda kapalı savunma varken çok zorlandığımız bir gerçek. Kapalı savunmalara karşı hücumda çeşitliliğimizi arttırmamız gerekiyor. Rijkaard’ın: ”Yaratıcı olamadık” açıklamasından biraz da bunu çıkarıyorum. Kazandığımız maçlara bakarsak; G.Antepspor, Kayserispor, Ankaraspor, Beşiktaş, Panathinaikos hep bize karşı açık oynayan ve pozisyonlar bulan takımlardı. Buna karşın Kasımpaşa, Eskişehirspor hatta bana göre Denizlispor maçlarında zorlandık. Sturm Graz maçı da çok zorlandığımız neticede berabere kaldığımız -hatta yeniledebileceğimiz- bir maçtı.
Oyuncular üzerinden değerlendirirsek çok çeşitli yorumlar getirebiliriz. Ama Baros topa o kadar sert vurmasaydı, Arda’nın nizami golü verilseydi, Elano boş pozisyonda vole denemeseydi, Sabri o pozisyonda pas verseydi gibi yorumların çok kıymetli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü futbol bu, ilk pozisyonunuzda golü bulursunuz ya da bütün maç sayısız gol kaçırıp puan kaybedebilirsiniz. Bu bağlamda takımı ne temelsiz görüşlerle yermeye gerek var; ne de her şeye beyaz tarafından bakmak için boş çabalara… Rijkaard ve ekibi geldiğinde bir sistem oluşacağını -en azından deneneceğini- ve bunun da zaman gerektireceğini hemen hepimiz telaffuz ediyor, bekliyorduk. Beklenmedik sonuçlar gelmeye başlayınca hemen şu olsaydı, bu olsaydı gibi yorumlara girmenin hakkaniyetli bir yaklaşım olmadığı kanısındayım. Netice itibariyle Ligde 7 maçta 19 puanla 2. sırada, Avrupa Ligi’nde 4 puanla lider konumundayız. Yani her şey bizim elimizde.
Bu maç da kazandığımız ve berabere kaldığımız diğer maçlar gibi önemli bir sınavdı. Önemli olan dersler çıkarabilmek, yenileceğimiz zaman da gelecek o da belki önemli bir ders olacak geleceğe giden yolda bizim için.
(Mert selam. Sturm yanlışı için çok teşekkürler. Hemen düzelttim. Ayrıca yorumun için de teşekkürler.
İki minik şey. Bu haftaki Mustafa Sarp söyleşisini izledim kanaldan. Sarp orada mealen şöyle dedi: Üç günde bir maç yapmak televizyonlardan görüldüğü gibi basit bir değil. Kendi adıma çok yorucu bir şey olduğunu söylemem gerekiyor, ama alışıyoruz.
Daha önceki yorumlarda sorulmuştu, Galatasaray’ın Eylül’de yükleme yaptığı için biraz yorgun olduğu yolundaki sözler doğru mu diye. Gerçek değil bu. Galatasaray Eylül’de yükleme yapmadı. Zaten bunu yapacak zamanı da yoktu. (Tabi ulusal maç arasındaki dönem hariç.) Galatasaray esasında haftanın en ağır idmanını maçta yapıyor. Onun dışındakiler ise ya rejenarsyon antrenmanı, ya da taktik. Yani bir halen alışılmak üzere oluşan bir yorgunluktan söz edilebilir.
İkinci olarak bazı yerlerde gördüm. “İlk golü Sabri Sarıoğlu geriye dönmediği için yedik türü” yorumlar yapılıyor. Bu tip pozisyonlarda bir hata yapıyor bazılarımız. O da şu. Eğer Sabri Sarıoğlu ileri çıkıyorsa, onun yerine mutlaka birisi geçtiği için oluyor bu. Doğrusu da böyle olmalı, çünkü bu bir takım oyunu. Eğer böyle olmayacaksa hiçbir bek atağa katılamaz.
Galatasaray golü Sabri geriye dönemediği için yemedi. Tam tersine golü yerken ceza sahasımızda tam dört futbolcumuz vardı, ama hepsinin yeri yanlıştı. Ayrıca golü atan Beichler’i de kaçıran da Mehmet Topal’dı. Bu tip pozisyonlaru doğru okumamaz lazım. (Yanlış anlama sen de belirtmişsin zaten iyi pozisyon alamamayı, ama ben bunu bir vesile bildim.) Sevgilerimle. Melih)
Merhaba Melih abi,
Maçta M.Topal’ın havadan gereksiz uzun ara pas denemeleri vardı. Devre arasında FR’nin onu uyaracağını düşündüm ama sanırım yanlış düşünmüşüm. Bu tür paslar Elano’nun yapacağı işler bence.
Ayrıca Elano’nun orta alanda topu ayağında çok tutarak oyunu yavaşlattığını düşünüyordum ama yorumunuzdan sonra bunun Elano’nun ilgiyle değilde S.Graz’ın pas atılacak boş alanları daraltmasının doğal sonucu olduğunu söyleyebiliriz sanırım.
Selamlar.
(Selamlar Ersin. Bir konuda Galatasaraylılar olarak önemli bir karar vermemiz lazım. O da şu. Biz futbolcularımızın gelişmesini mi istiyoruz, yoksa sadece iyi bildikleri şeyleri yapmalarını mı? Hollanda futbolu her şeyden önce dünyanın en pedogojik ekolüdür, futbolcuların eksikliklerini geliştirmeye eğilimli olduğu için. Bu anlamda ben Rijkaard’ın tam tersine Mehmet Topal’ı özendireceğini düşünüyorum, uzun pas atmak konusunda. Eğer uyarırsa bu da bir tür öğrenilmiş acizlik olar ve de bir yıl sonra, “ne yapalım futbolun sadece defansif yönünü oynayabiliyor, ofansif manada bir pas bile atamıyor” diyerek Topal’ı göndeririz. Bu da bizim hatamız olur, Topal’ın değil. Futbol öğrenmeye dayalı deneysel bir oyun. Şematik ve kategorik hiç değil. Ben deneysel olandan yanayım ve gelişime açıklıktan. Sevgilerimle. Melih)
Merhaba Melih Abi,
Maç yazın çok güzel olmuş, eline sağlık. Hemen maç ertesi yorumları okuyunca/dinleyince insan biraz karamsar oluyor. Ama daha sonraki sağduyulu yorumlar benim içimi ferahlattı.
Açıkçası maçın geneline bakarsak ofansif olarak maçı kazanabilecek – hatta farklı kazanabilecek – kadar pozisyon yakaladık. Defansif olarak ise vermememiz gerektiği kadar pozisyon verdiğimizin farkındayım ama bunların özellikle ikinci yarıda olanlarını, skor dezavantajı nedeniyle, anlayışla karşılıyorum.
Şu da çok net görüldü ki, öne geçseydik oldukça rahat bir maç bizi bekliyordu. Çünkü yeterli sayıda oyuncunun yorgunluklarını – devre arasının da etkisiyle – biraz üzerlerinden atmalarıyla hemen rakip onsekize oyunu yıkmamız ardarda pozisyon bulmamızı sağladı.
Son olarak şunu söylemek isterim; biz değil miydik daha 3 ay öncesine kadar bu teknik heyete sezon sonuna (hatta bazılarımız gelecek sezon sonuna) kadar kredi vermeliyiz ki, takıma herkesin gıpta edeceği bir gelecek inşa edilsin. Şimdi ne oldu da hemen eleştiriler yükseldi. Futbol tarihinde hiç bir takım yoktur ki, oyunu baştan sonra rakip saha da geçirsin, sayısız pozisyon bulsun, rakibini kalesine yaklaştırmasın.
Bu tür hayaller kuranlara bir sözüm var. Uyanın !!! Biz de böyle olamayacağız, hiç bir takım böyle olmayacak. Mourinho’nun çok sevdiğim bir lafı var. Kendisinin teknik direktörlüğü ile ilgili bir soruya “En iyisi olduğumu söyleyemem ama benden iyisi de yok” şeklinde cevap vermişti.
Biz de en iyi olamayabiliriz ama mevcutlar içinde en iyi olmak için çabalayan bir oyuncu/teknik heyet/yönetim grubuna sahibiz.
Biliyorum, pek maç analizi gibi olmadı ama önce saha dışını çözersek saha içi çözüldü çözülecek gibi geliyor.
Sevgiler,
Fatih
(Fatih selamlar. Sağduyulu mesajın için teşekkürler. Maalesef kırılgan bir yapıya sahibiz. İki beraberlikle birlikte medya tarafından hemen ablukaya alındık. Hemen kriz komiteleri kurulmuş, niçin bu duruma geldiğimiz yolunda haberler yapılmış. (Ki bir tanesinde (Milliyet) son madde olarak B planının bulunmaması gösterilmiş.) Maalesef medyanın taraftarın görüşünü belirlemede ciddi bir payı var. Bu da takım üzerindeki baskıyı artırıyor.
Asıl üzücü olan sistem inşasına girişmiş bir takımın bunca eleştirilmesi. Hemen mevcutlarının yanına yeni günah keçilerinin eklenmesi, Elano’nun hemen Lincoln’le kıyaslanması, gibi, gibi. Bence rezalet bir tutum bu. Yarın bu takım Ankaragücü’ne yenilse de doğru yoldadır. Ve oturduktan sonra Türkiye’yi yıllarca domine edecek bir takımın inşasına daha bir hoşgörüyle ve daha empatik bakmak gerek. Sevgilerimle. Melih)
Galatasaray üzerinde medyanın baskı luşturacağını, bunun planlı bir şekilde yürüyeceğini, işler iyi giderken aşırı pohpohlayıp motivasyon kaybettirmeye yönelik saldırı yaparlarken işler kötü gitmeye başladığı an esas çökertme saldırılarını yapacaklarını daha önce de analtmıştım (ki Melih abi endişeli yorumlarımı yayınlamamakta ısrarcısın. Birçok yorumum yayınlanmıyor. Oysa ki burayı sevme nedenim kişilerin olaylara kendi bakış açısından sınırsız yorum yapabilme zeminini oluşturması idi.)
İşler iyi giderken mesela geçen sene Ümit’in eşinden boşanaağı haberlerini yayınlamıştı basın. Dörder dörder rakipleri geçerken Skibbe üzerine yüklenmişti o zamanlar. Bu sene de işler iyi giderken Nonda mı oynamalı Baros mu oynamalı ile başladılar. Sürece yok Kewell trip attı Baros sinirlendi gibi.. Biraz tökezlemeye başladı mı kalemler sivrildi medya bayram yapıyor bir de yenildik mi değmeyin keyiflerine. Bu yüzden medyanın oyunlarını kendilerine bırakmak lazım. Taraftarın sağduyulu kısmı bunun farkında, tabi ki bundan etkilenen kesim de büyük yer kaplıyor içimizde.
Elano ile Lincoln’ün benzerliğinden ruhlarının da aynı olduğunu yakıştırmak ne ucuz bir habercilik anlayışı. Ama daha ucuzlarını görmüş bir taraftar topluluğuyuz. Biz ki “i love you şenol” diye bağırdığı için, tribünlerde küfürün gitmesini isteyen necip Türk basını tarafından oluşturulan baskı ile sahası kapanan bir takımız. O günden beri sevgilime hakaret olmaması için “i love you” demiyorum hangi dilde olursa olsun.
Mehmet Topal’ın gelişimi için her şeyi yapabilmesi gerek anlamında bir ek yorumu olmuş Melih abinin. Ben de buna katılıyorum. Futbolcularımızın kendi görevleri dışında görevlere ve yeteneklere soyunmaları hem büyük özveri ister hem de onların gelişimini arttırır. Zaten total futbol diye dillere pelesenk edilen futbol anlayışında oyuncuların ne mevkii ne oyun yapısı sabit değildir..
(Cem selamlar. Sanırım bana biraz haksızlık yapıyorsun galiba. Açıkça yayınlamadığım 230 kadar yorum var. Ama bunların en yenisi Temmuz sonu. Onun dışındaki bütün mesajları yayınladım. Muhtemelen gözünden kaçtı. Sevgilerimle. Melih)
Selam Melih abi,
Sana tesekkür etmek istiyorum, taraftarlarimiz rahatlattigin icin bu güzel analiz ve yorumlarin icin, yoksa bizim taraftarlarimiz her mactan sonra bir oyuncuyu asip keserdi.
Bir de bir sorum var Melih abi, bizim taraftarlarimiz neden kiskirtici Fenerbahce medyasina inaniyor? Takip etmeye calisiyorum ve taraftarlarimiz böyle yazilari okuyorlar ve inaniyorlar, örnek Ridvan Dilmen Rijkaard’in “bir b plani” yok diyor, bizim taraftarlar forumlarda böyle seyleri gercekten tartismaya basliyor. Oysa ki bizim bir b plana degil de bir sisteme, takim oynuna ihtiyacimiz var.
Bence bu beraberlikler cok iyi geldi Melih abi gözümüzü hemen her kupaya diktik. Oysa ki total futbolu oturtmak cok uzun süren bir olay.
Saygilarla
Özgür Kocer
(Özgür selam. Total futbolu bütün unsur ve özellikleriyle oturtmak gerçekten zaman alıcı bir şey. Ancak şunu hemen belirtmek istiyorum ki, Galatasaray taraftarının yüzde 99′u total futbol kavramından haberdar bile değil. Burada birkaç yüz ikişi arasında konuşup yazıyoruz total futbolu. Gayın-Sin gibi birkaç blok daha var bunun altını çizen Eray Sözen’inki başta olmak üzere. Onun dışında gerek popüler bloglara bak, gerekse de basına, total futboldan bahseden neredeyse yok. Hatta entelektüel bir muhalefet de var total futbol kavramına. Galatasaray’ın hedefininin bu olmadığı söylenip çizilmeye başlandı. Hatta Skibbe döneminde daha iyi futbol oynadığımızı söyleyenler var.
Yani demem o ki, denizde bir damla Gayın-Sin. Bu yüzden oyuncuları asıp kesme işi büyük yoğunlukla devam ediyor. Sevgilerimle. Melih)
Melih abi bir sorum daha var, bizim taratarlara ne oldu böyle ya??? Rakip takima veya hakeme baski yapacaklarina bizim takima baski yapiyorlar, Sturm Graz macinda bu cok acik belli oldu her pas hatasinda oyunculara sövmeye basladilar, oysa ki bundan bir veya iki ay önce küfürü silecegiz diyorlardi. Tribünler arasindaki uyumsuzluk da cok acik belli oluyor, bir taraf “Saldir Galatasaray” diye bagiriyor diger taraf “En Büyüksün Galatasaray”. Yalniz Futbol programinda veya baska bir yerde bunun icin bir söz sarf etsen, takimi olumsuz etkiliyorsunuz desen düzelir diye düsünüyorum.
(Selam Özgür. Sanırım yine aynı mantıkla bakıyorsun. Yalnız Futbol’da söylenecek birkaç şeyle birçok şeyin düzeleceğini sanıyorsan, emin ol çok feci yanılıyorsun. Yalnız Futbol, sadece oyuna odaklanmış futbol aklımızı ve ufkumuzu geliştirmek için tasarlanmış bir program. Taraftarımızın ise sence yüzde kaçı sadece futbolla ilgileniyor? Seni sevgiyle selamlıyorum. Melih)
Maç genel olarak bizim adımıza üzücü gözüktü, öyleydi de. Ancak maç tekrarı izlendiğinde ne kadar fırsat yakalamış olduğumuzu görüyoruz. Ekranlarda benim beğenmediğim onlarca spor yazarı buna GS’ın kaliteli oyuncuları açıklamasını getirebilirler ve doğru ama bu çok yüzeysel bir yorum. GS’in bu kaliteli oyuncuları bu yakaladıkları net fırsatlardan çok daha fazlasını yakalayabilirlerdi. Biraz isteksizlik, biraz yorgunluk, biraz hafife alma, biraz da Melih abimizin dediği gibi GS’in 4-3-3 e alışamaması ve öze dönüş çabası gibi göründü. Öze dönüş derken defansta yapılan çok sayıda pas, Hakan Şükür’e uzun top atma ve orta sahayı forvete bağlayan merkez bölümdeki devasa boşluktan bahsediyorum. GS senelerdir aynı işleri yapıyor ve bir türlü bu kötü alışkanlıklardan kurtulamadı. Aynı madde bağımlılığı gibi oldu artık ve taraftarın “bunun düzeldiğini görmeme ömrüm vefa etmez” düşüncesini doğurdu.
Her seneye yeni bir GS görmek niyetiyle başlıyoruz ancak olamıyor. Ben bu öze dönüşün Rijkaard’la yıkılacağını ümit ediyorum ve inşallah da hep beraber göreceğiz.
Öncelikle defansta yapılan çok sayıda pası azaltmak için stoperlerin de tek topa alışması gerekir diye düşünüyorum. Çünkü topu stop etme etrafa bakma ve pası gönderme derken rakip takım oyuncuları boş alanları kapatıyor. Bu özellik stoperlerimizde olmadığı için de Topal, Sarp ve Ayhan’ın geriye çok gelmeleri gerekiyor. Özellikle ön liberoda Topal’ın oynaması takımın orta sahasında çok boşluk birakıyor çünkü Topal çok geride kalıyor. GS orta sahası forvete topu ulaştırma (taşıma) anlamında bu bölgede mesafe katedecek oyuncu sıkıntısı yaşıyor ki bence bu Elano ile çözülür. Bu işi biraz olsun yapabilen Ayhan varken onun son maçlarda sakatlanması takımın pozisyon sayısını azalttı.
Sarp’ın da Topal’dan iyi olduğunu düşünüyorum bana göre Sarp oyun zekası açısından daha iyi ve hücuma da daha katkılı. Nerede duracağını bildiği için ne çok geriye gelip ortayı eksik bırakıyor ne de çok ileri gidip kaybedilen topta defansı yalnız bırakıyor. Bu açıdan 4-3-3′ün GS’da oynaması gereken ideal ön liberosu. Orta 3′lüde Sarp-Ayhan-Elano ya da Sarp-Elano (biraz daha geride oynamak şartıyla)-Arda olabilir diyorum. Çünkü merkez 3′lü pozisyon almasını gerçekten iyi bilmeli, oyunun 2 yönünü oynayabilmeli ve hücum-stoperler-bekler bağlantısını iyi kurabilmelidir. Aynı zamanda bekler de yavaş hücuma kalkılırken orta 3′lüyü 5′liyor gibi görünmelidir, en azından ön liberoyla aynı hizada durmalıdır.
Son bir eksiklik de ileri 3′lünün kenardaki oyuncularında görüyorum. Bir forvet gibi değil de bir kanat gibi oynuyorlar. Ceza sahasına yaptıkları koşu sayılarını az buluyorum. Merkezden getirilen hücumlarda doğrudan kaleye yönelik koşular yapmalılar. Onların yaptıkları bu koşular kendilerine atılan paslarda bindiren beklere atılan paslarda (orta yapıldığında ceza sahasında en az 3 oyuncu kalmış olur) ve uzaktan şut çekmelerde (rakip defans kaleye yaklaşır) takıma katkılı olur.
Neyse lafı çok uzattım kusura bakmayın GS’ın önümüzdeki maçlarda daha iyi olacağını ümit ediyorum. Şu saate kadar Rijkaard az ve doğru basın açıklaması yapmasıyla, efendi duruşuyla ve teknik heyetle yaptığı açık işbirliğiyle benim gözümde GS’a gelmiş en profesyonel teknik direktör olmuştur (2′ncisi şaşırabilirsiniz ama Kalli’ydi). Herkese GS’ımizin çok keyifli ve başarılı maçlarını izlemek dileğimle…
(Selam. Birkaç saat sonra sekizinci maçına çıkacak Galatasaray ligde. Dediğin gibi çok keyifli bir başarılı bir maç diliyorum senin nezdinde. Sarı kırmızı coşkular bizim olsun. Melih)
Melih abi selam.
Maçlardan sonra baktığım şey şu. Nasıl bir maç oynadığımız (senin yazılarının da yardımıyla), Rijkaard’ın maç sonrası demeçleri ve bir önceki haftayla arasındaki fark. Böyle bakınca takımdaki gelişmeyi daha iyi görüyorum. Ve futbolcularımız hep böyle formsuz olmayacak. O yüzden içim çok rahat.
Mehmet Topal’a da güveniyorum. O yuhalayanlar gün gelecek utanacaklar. Kendini geliştirecek. Sadece biraz zaman. Eminim sonra aradaki fark bariz belli olacak. Xavi falan diyenler de Xavi’nin 29 yaşında olduğunu unutmasınlar. Bir Xavi kolay yetişmiyor. Ama sabretsinler bizde de yetişecek bu ekiple.
(Selam Kerem. Kesinlikle her hafta üzerine koyan bir takım Galatasaray. Öğrenme kültürü var. Bunun temel kaynağı ise futbolcuların Rijkaard’a duydukları sevgi ve saygı. Topal gibi oyuncuları değerlendirmek için 8 maç yeterli bir süre değil. 2 yıl sonra bakmak gerek duruma. Sevgilerimle. Melih)
“Halksa benim kal`am onu kal`a kilan benim.”
(I.Özel)
Selam ve Sevgi ile…
1) Sizden ögrendik ki, bu takim FR ile rakibe göre degil, kim olursa olsun rakibine sistemini kabul ettiren bir takim olma yolunda…
Ve dahi ögrendik ki bu Galatasaray…
Rakiplerinin ;
“Bu takimi durdurmak icin ne yapabiliriz, durduramazsak nasil fark yemeyiz ve en azindan bir beraberlik alabiliriz… ”
Veya ilerde daha cesur bir takimin,
“Bu Galatasarayi nasil yenebiliriz ”
türünden,
hakkinda oyun planlari düsünülen calisilan bir sistem, bir ekol takimi olmak icin var artik.
Ve yine ögrendik ki, böyle sistem takimlarinda futbolcular, takim bir makina gibi islediginde yildizlari daha da parlayacak.
Zaman zaman, özelikle de isler kötü gittiginde… Tabiatiyla taraftar baskisi basladiginda. Eski kaotik futbol hastaliklari nüksedecek… Kurtarici adam rolüne soyunan yildizlar ve “imam cemaat hesabi” onlara uyan takim sayesinde makina otomatik olarak kendini durduracaktir.
Genc ve toy bir yildiz futbolcu, böyle bir sistem oyununu risk olarak görebilir. Dogal olarak isler kötü gittiginde de korktugu basina gelecek ve fatura onlara kesilecektir.
Oysa uzun vadede yildizi en parlak yildiz yapacak olan da ayni sistemdir.
Ve dahi en parlak yildizlar sayesinde bulunur istikametler bu navigasyon caginda bile.
Meger ki, “taraftar sayesinde biz variz” yollu “sevgi rüsvetleriyle” yaldizli boyalar sürüyorlar hala yildizlari parlasin diye kimileri bazi köy takimlarinda.
Yani bedel ödemeden kazanmak hala vazgecilmeyen sey.
“Amaca ulasmak icin her yol mübah” diyen bir anlayisin denetimin de futbol oynayan, bir gladyatör caresizligi icinde genc adamlar.
Gercek su ki, futbol kösnül bir oyun.
Onu estetik ve akil dolu bir gösteri olmasindan zevk almayi, kösnül olmasina tercih eden de “arena seyircisidir.”
Arena seyircisi der ki tabir caizse sahadakine,
“Sen kazandin! Biz kaybettik! Biz de senin yerinde olabilirdik. Ama kaybettik ki
zira seyirci olduk. Yoksa ben de o jipe biner, ben de en güzel hatunla evlenir ben de bu övgülere mazhar olabilirdim!
Simdi ne yap yap bu maci kazan!
Cünkü her kaybettigin mactan sonra bana da kaybetmis biri oldugumu hatirlatiyorsun!
O yüzden bazen hic üsenmeden yedi ceddini de tek tek sayabiliyorum bir cirpida iste !”
***
anlamistim seyirci faktörünü.
Bir zamanlar yetenekli diye gösterilen ve umut vaadeden bir futbolcuyken
Antremanda sadece futbolumu seyreden ve yaptigim en kücük bir olumlu hareketi bile destekleyen teknik heyetin karsisinda kendimi “Pele, Cruyff zannederdim”
Özgüven iste… Insana öyle futbol oynatiyor ki, futboldan gercekten zevk aliyorsunuz.
Ama sahaya cikinca, öyle 50, 100 bin kisi filan da degil. En fazla 2 bin “sabirsiz” kisi karsisinda en basit bir topa bile vurmayi beceremedigimi gördügümde yikilmistim.
Ironik olansa, daha önce futbol oynamis bazi adamlarin, “taraftar baskisi” argümani icin, TV’lerde “Ne baskisi yahu! Biz ne baskilar gördük” diye baskiyi önemsemeyen, sanki baski basit birseymis gibi aciklamalarini hayretle izledim.
Elimizi vicdanimiza koyup söyleyelim.
Dünyanin en mükemmel sistemini getirsek.
Hatta bu sistem ile Şampiyonlar Ligi sampiyonlugunu da kazansak, bu sistemin ne oldugunu ve nasil uygulandigini anlamayanlar icin, daha ikinci sezonda olasi bir basarisizlikta isyan baslamayacak midir?
Ama ekoller bir sezonluk kombine bilet karsiliginda satin alinan bir paket degil ki.
Zaman ister, emek ister, sabir ister.
Ve sonra olmus meyvelerini yersiniz söyle keyifle.
Hatta komsularinizla bile paylasirsiniz.
Sadece bir agac degildir artik o.
Bir ormana dönüsmesi kacinilmazdir.
Sonra dönüp keyifle Türk futbolundan bahsedebilirsiniz. Ve bunu basarinin da sahibinin ilklerin takimi Galatasaray oldugunu bilirsiniz gögsünüzü gere gere.
Bu “kazanmak” ve “kaybetmek” dedigimiz seylerin icini neyle doldurdugumuzla ilgili birsey.
Bu sadece futbol ile ilgili de degil üstelik.
Bu yaygin olarak bizim cografya da hikmet ile insa olmamis tasavvurlar da ortaya cikar.
Yamuk bir tasavvur bedel ödemeden kazanmayi enayilik sayabilir pekala.
Akil demiyorum cünkü aklin ana rahmidir tasavvur. Problem de burda.
Akildaki yamukluk, diyalektik ve analitik bir bakis acisiyla düzeltilir ama tasavvurdaki yamukluk, önce akla, sonra davranisa ve ahlaka yansidiginda metrelerce sapma olacaktir. Sebepten öte sonuctur artik. Hem de kötü bir sonuc.
Hikmet ve irfan… Bir zaman bizim telif almadan insanlikla paylastigimiz, Bati’nin kacirip ahlaksiz bir bilgiyle kör edip, dünyanin her yoksul kösesinde dilencilik yaptirdigi kayip cocuklarimizdir artik.
Yani bu bedelsiz kazanc tasavvuru ithaldir aslinda.
300 yildir burada… Berlin ve dahi tüm Bati’daki aydinlarin cetin kritiklerine maruz kalmis emperyal Bati aklidir. Gerci bu akil hala aktiftir ama bu kez bilgiyi, bazen gizli bazen acik acik, herseye sahip olmak, egemen olmak icin kullanmaya devam eden akildir ne yazik ki.
Yani bedel ödemeden kazanmak.
Yani haksiz kazanc.
Emek vermeden, calismadan, ahlaka dönüsmemis, damitilmamis bir bilgiye ulasmadan kazanmak
bize verilen en büyük cezadir.
“Kendini kinayan benlige and olsun” diyen muhtesem kitabin sözünü duymuscasina Bati ceki düzen vermekte kendine 100 yildir ve paylasmayi ögrenmekte. Derwall gibi, Frank gibi insanlar sayesinde.
***
Örnegin bu site ve siz.
Neredeyse bütün cins kafalar ve kalpler burada.
Tanidigim tüm “kolay kazanc severlere” tavsiye ediyorum burayi ki görsünler, gercek bir futbol takim taraftarligi nasil olurmus diye. Cünkü bir seyi sevmek kusurlariyla sevmektir ve bedel ödemeyi göze almaktir.
Sözün özü, 12′nci oyuncu olmak icin önce baski denilen seyin öyle hafif bir sey olmadigini anlamak ve bir futbolcunun gösterecegi maksimum performansi sifira indireceginin bilinmesidir.
Bir seyi sevmek, her seyiyle sevmek, oldugu gibi kabul etmektir.
Mac bileti haricinde de bedel ödemek kazanmayi daha güzel ve ulvi kilacaktir.
(Bir yenilginin sineye cekilen üzüntüsü gibi mesela.)
Ayaklarim yere basiyor ve böyle düsünenlerin az oldugunu da biliyorum.
Ama ne zaman cok oldular ki…
“Direnmedi hicbir vakit
hicbir cogunluk
cogunlugun dayanilmaz cazibesine. ”
(M.S)
Muhabbetle…
(Üstadım selamlar. Öncelikle estağfurullah. Büyüklerimizden öğrendiğimiz spor ahlâkı içinde pişen bir taraftarlıktır bizimkisi. Kimince fazla objektif bulunduğu için eleştirilir. Kimince de romanesk ve öznel.
Görüyorum ki serde şairlik de var. Ya da hikmet demek daha doğrusu. Sağolun vakit ayırıp yazıyorsunuz buraya. Hayata üçüncü gözleriyle bakanlar daha bir anlar sizi. Akıl ve gönül gözü kapalı olanlar için de siz de benim gibi romanesk birisinizdir muhtemelen. Ben burada üçüncü gözleri açık olanların “çoğunluğun dayanılmaz cazibesine direnmiş” bir azınlık olduğunu düşünüyorum. O yüzden çok sağolun. Görüşmek üzere sevgi ve selam. Melih)
Selam…
Ufuk açan siteniz için teşekkür ediyorum. Başarılarınızın devamını diliyorum.. Bilmiyorum cumartesi günü La liga da Barcelona-Almeira maçını izleyebildiniz mi?.. İzleyemediyseniz üzülmeyin. Sanki GS-Eskişehir veya Graz maçları gibi idi. Barça 2-0 zor kazandı kapalı kutu defans karşısında.. Tüm yıldızlarına rağmen gol bulamadı.. Aynı bizim gibi son dakikalarda kontrataklardan beraberliğe de gidebilirdi oyun. Ama her zamanki gibi çok keyifli maç izlettiler herkese… Sistemlerinden hiç ödün vermeden.. Uzun sözün kısası, enseyi hiç karartmayalım.. Bu sene FR’ın Barça’daki ilk yılı gibi 5. de bitirsek ligi (-ki bizim lig La liga olmadığına göre bu ihtimal pek mümkün değil zaten:-)), gelecek yıldan sonra, çok mutlu en az 5 senemiz olacak…
(Selam. Çok teşekkür ederim nazik iltifatınız için. Ben Galatasaray’ın koşul ve imkânlarına oranla Barça’dan daha iyi öğrenen bir kültere sahip olduğuna inanırım. Bu yüzden geometrik dizi şeklinde ilerliyor bizde total futbol, her ne kadar daha ilk demlerinde de olsa. Bu yüzden ilk sene dahil çok ümitliyim Rijkaard’dan. Bir de Barça’da oldukça acı çekerek öğrenmiş olduğu “bir takım nasıl kurulur know-how”ını bizde kullandığını düşünüyorum Rijkaard’ın. Bu da beni daha ümitvar yapıyor. Sevgi ve selamlarımla. Melih)
(Selamlar. Birkaç paragraf aşağıda Elano’yla ilgili güzel bir yorum var, herkesin okuması gereken. Yazana saygısızlık olmayacağına eminim, o yüzden doğrudan dördüncü paragraftan başlayabilirsiniz. İyi okumalar. MŞ)
Cok gecmis olsun Melih hocam.
Ama ne sanslisiniz ki, size hakettiginiz kiymeti veren dostlariniz burada.
Böyle bir durumda cekeceginiz sikinti hafifler umudundayim.
Cevabinizi okudum. Bir taraftar gibi maci izlemek huyum yüzünden iyi okumalar yapamiyorum. Aslinda isim geregi film izlerken, bir sekansi bile kacirmam oysa
Ama yine de iyi ki siz varsiniz üstat
Zira ben cevabimi, yazdiginiz uzun önsözde ziyadesiyle aliyorum…
Olur ya bir gün yazdigim yaziya cevap veremeyecek olsaniz bile.
Fazla övgüden hoslanmayan bir yapiniz oldugu kanaatindeyim ama Melihin hakki Melihe…
Sizi tanimazdan evvel hakkinizda duydugum en carpici sey…
Ne sart ve durumda olursa olsun,
okuyucularina cevap veren adam oldugunuzdur.
Eh sizden bu kadar güzel sözler duyunca… Malum hediye ye hediye ile karsilik verilir gelenegimizde.
Elano hakkinda bir seyler söylemek istedim.
Belki iyi bir futbolcu olamadim ama,
iyi futbolcudan anlarim,
velev ki Brezilya milli takiminda oynamasin.
Elano belki uyum saglayamayacak. Belki spor basini denilen barbut ustalari adami tek parca halinde yiyecek. Ama bu, ona dogustan verilen o nevi sahsina münhasir melekeleri yok saymaya yetmeyecek.
Elano fiziksel yeteneklerinden cok oyunu akli ile oynayan ender oyunculardan bence.
Ona 9 numarayi vererek Hakan Sükür benzetmesi yapip öyle sunmak büyük yanilgi.
Elano basinin “hayalkirikligi” gazina gelir de, ve dahi Arda kiyaslamalariyla kafasi karisirsa iyi bir profesyonel olmadigi ortaya cikacaktir iyi bir futbolcu olmadigi degil.
Neden bilmiyorum ama oyunu iyi okuyup yönetecek kadar yetenekli bir oyuncunun kafasi sanki baska seylerle mesgul gibi.
Istedigi kadar FR onu mental olarak hazirlasin
duygusal zekâya sahip oldugunu zannettigim Elano’nun “hayalkirikligi” gösterilmesinden hayli etkilendigi kanaatindeyim.
Ayrica kim etkilenmez ki bundan?
Düsünün takimda herkesin kredisi var.
Ama onun yok!
Bu baski fizik kondisyon eksikligi ile birlesince kötü sonuclar doguruyor ki,
buna ragmen adam altindan iyi kalkiyor.
***
Son dakika sagdan gelen topu biraz da arkasina düstügü icin, her Brezilyali icin siradan bir hareketle vuruyor, ne tepki gelecegini düsünmeden. Aptalca ve bencilce hareket ettigini düsünsek bir an, bu kadar aptal bir adamdan böyle kaliteli bir topcu cikmaz.
Ayni seyi ilk yarida da yapiyor. Sag ayagini sol ayaginin arkasina atarak vermeye calistigi pas hani.
Yine tribünlerin “artistlik yapiyor” diye kizabilecegi türden bir hareket.
Yine ikinci yarida, sonlara dogru bir oyuncuyu gecmeye calisirken
zorlanmasinda, tribünlerden gelen tepkiyle birlikte topu biraz da zorlayarak aliyor adamdan ve birden pas trafigini filan bosverip cok da iyi yapabilecegi calimlarla driplinge basliyor.
Gücsüzlügü belli oluyordu ama o sanki can havliyle kendini göstermeye calisir gibiydi.
Bu üc pozisyon icin ilk diyecegim sey, “ben bir hayalkirikligi degilim ulan” ile FR’in sitemine olan sadakati arasinda gidip gelen bir oyuncunun caresizligi görünüyor gibi.
Insanlara artistik hareketler gibi gelen seyler onun sistem yüzünden gözden kacan biri olarak heba olup gidecegi endisesiyle “ben futbolcuyum arkadas” hareketleridir bence. Ya o hareketler olumlu sonuclansa kahraman olacak öyle degil mi? Ne kumarbazca bir tavir?
Saniyorum eger niyeti buysa onu bencil olmakla itham edebiliriz!?
Ya da köseye sıkısmıs birinin kumarbaz hamlesi!
Eh böyle medyaya böyle tarak da demek mümkün!
O da biliyor ki her Türk biraz Brezilya tutkunudur.
Yani Brezilya futbolunun kivrakligina hastadir. Bunlari elbette tasarlamadi. Her sey spontan gelisti. Ama bilincaltinda var oldugunu ve mac icinde takim oyunu oynarken bile bir nevi kendini ispatlama cabasi oldugunu düsünüyorum.
Rotasyon geregi, her macta sans bulamayan bir oyuncu icin firsat firsattir öyle degil mi?
Diyebiliriz ki, FR onu öyle kolayca harcayacak biri degil.
Dogrudur ama Elano tecrübeli bir topcu ve hayatta her sey olabilecegini biliyor.
Ilerde basinin agzi daha da köpürünce, sistem kurbani olmaya en yakin aday benim diye bir bilincalti oldugu zannim vardir.
***
Ama korkunun ecele faydasi yoktur ya.
Iste bu yüzden bir gün bir macta, hangi mac olur bilmiyorum ama kesinlikle sistemin tam uygulandigi bir macta, fizik gücünü toplamis bir Elano izleyecegiz. Ve O günü hic bir Galatasarayli asla unutmayacak!
Biliyorum biraz Ridvan Dilmen & Medyum Memis kivami bir yorum gibi oldu.
Ama ben, altinda deniz olan bir ucurumun kenarinda kalmis ve atlamaktan korkan birinin, baska caresi kalmadigi icin gözlerini kapatip atlayacagina inaniyorum. Takdir edersiniz ki,
böyle bir atlayista seyreden herkesin nutkunun tutulmasi olasidir. Meger ki atlamaktan vazgecsin veya atladiktan sonra denize cakilip heder olsun.
Vazgecmeyecek cünkü duygusal zekâya sahip.
Çakilip telef olmayacak cünkü o gercekten futbolcu olarak dogmus…
Ama FR faktörünü es gecmeyelim. Cünkü Rijkaard, Elano icin büyük bir sans!
Eger bu söylediklerim FR degil de Gerets ya da baska bir hoca ile olsaydi, Elano Brezilya kivrakligindan örnekler vererek kendini ispatlamakla zaman dolduruyor olacakti.
Sanki Elano’nun kaderinde, bütün futbol kariyerinde en anlamli izi birakmak icin FR ile calismak ve basariya susamis Galatasaray’da olmak varmis gibi geliyor bana.
Cünkü Elano bence Rijkaard’in total futbolu icin yaratilmis biri.
Arda yaratici diriplingleriyle her yerde olacak kadar serbest, Elano ise Ayhan’in asiste ettigi, takimi yöneten beyin olmalidir.
Alex gibi bir Brezilyali top ustasinin mihenk oldugu bir ligte her Brezilyali’nin ayni stilde olacagini düsünmektir bizi yaniltan.
Yasayip görecegiz…
Berlin’den sevgilerle.
Değerli cevabınız için teşekkürler. Rahatsızlık konusunda geçmiş olsun dilek ve dualarımla son bir şey söyleyeceğim. Kediyi öldüren merak, insanı felç eden korkudur. Bu konuda Napoleon Hill’in “Düşün ve Zengin ol” (Think and grow rich) adlı eseri çok açıklayıcı. Tabii zenginliği parasal zenginlik olarak nitelendirmeyenlere çok daha fazla getirisi var kitabın.
Ben Montaigne’i Arda için kullanmıştım. Galatasaray’ın amacı olduğunu biliyorum. Bu yüzden de farklı yenilgiler alsa bile şu anki teknik ekip/futbolcu kombinasyonundan memnun olmaya devam edeceğim. İleride Arda’dan teknik direktör olmasını bekliyorsak, Arda düşünmeli ve ruhunu bir amaca yönlendirmeli. Yorumcu olacaksa şimdiki gibi devam edebilir.
Cümleyi kullanmaktaki tek amacım, milli maçta tavan yapan (bu yüzden de yorgunluğu hala devam eden) Arda’nın sahada başka kimse yokmuş gibi gidip topu alıp götürüp golü atmak düşüncesinden kurtulması gerektiği kanısındayım. Kaptanlığı da dahil “overreach” tüm davranışları. (Şişirme, zorlama, aşırıya kaçma bu kelime kadar güzel anlatamaz sanırım)
Saygılarımla
P.S Ben her dakikasını saygıyla ve zevkle yaşadığım 55 sene devrettim. Şu anki yaşımdan çok memnunum çünkü 56′yı ilk defa yaşıyorum. Bu yüzden ve ne zaman isterseniz, kaç yaşında olursanız olun bana abi diyebilirsiniz.
(Çok sevgili Nihat Abi. Belli ki gecenin bir vakti, biraz da güzel bir cümle bulmanın heyecanıyla Arda’dan kalkarak Galatasaray’a gelmişim:-)) Böylece de sizin güzel yorumunuzu biraz çarpıtmışım. Çok özür dilerim. Sarı kırmızı saygı ve sevgilerimle. Melih)
Selam. Sadece kendime özel tuttuğum bir üstadımız mesajı dışında bütün yorumları yayınladım Sturm maçıyla ilgili.
Böylece fikren ve ruhen Ankaragücü maçına hazır vaziyete gelmiş olduk.
Galatasaray’a sonsuz başarılar bugün.
Maçtan sonra görüşmek dileğiyle.
Melih
Panik yapın dediğim falan yok Melih abi. Gördüğüm olumsuzluklar bunlar. A.Gücü maçı gösterdi ki haklıymışım. Bakalım ne demişim ;
– Şu kalitesiz Sturm Graz’dan bile bu kadar pozisyon yedik, yarın adam gibi forveti olan bir takımla karşılaşınca 10 dakikada 3′lük oluruz top kaptırınca pres yapmazsak.
- İlk yarı çok geride top çeviriyoruz ve sonuca gidemiyoruz. İlk yarı takım isteksiz.
– Savunmayı çok geride kuruyoruz. Bu yüzden ileride çoğalamıyoruz.
(Selam. Peki haklısın. Hıncal Uluç da haklı çıktı. Böyle söylüyor, üzülüyor görünüp içten içe mutluluk duyan bazı Galatasaraylılar. Ne diyebilirim ki? Sevgilerimle. Melih)
Derwal’in ülke futboluna kat(a)madan geçip gittiği bir şey daha var diye düşünüyorum. Sabır. Ve bu beni teknik direktörümüzün ülkemizdeki akibeti hakkında umutsuzluğa düşürüyor. Barcelona macerasındaki ilk sezonunda kendisine gösterilen sabrın (-ki o zaman büyük teknik adamlığı henüz kanıtlanmamıştı bile) ne kadarını gösterecek camiamız gerek taraftarı gerekse yönetimi ile? Rijkaard’ın karşı karşıya kaldığı handikap ilk maçlardaki beklenmedik başarı, ya da beklenebilecek başarısızlığın rötar yapmış olması ve üstüne Fenerbahçe’nin çok iyi yaptığı başlangıcı sürdürmesidir kanımca. Beklenti içinde ve hep daha fazlasını isteyen büyük bir grup varken umarım başarı eğrisinin türevi pozitif değerler vermeye bir an önce başlar. (Bu da matemetikçi benzetmesi olsun.) Zira insanımızın sabrına güvenmek iyiserlik olur.
Hayırlı günler.
Haydaa Melih Abi sen beni az çok tanıyorsun niye sevineceğim içten içe. Hiç eleştirmeyelim mi takımı. Bundan sonra okumakla yetineceğim yazılarını, eleştirince kızıyorsun. İyi akşamlar.