Nereye koşarlar tek gözü olanlar?

“İnsan evladının Ay’a ilk kez ayak bastığı ve son Amerikan askerinin Vietnam’ı terkettiği yıl, hayatları boyunca, doğup büyüdükleri evden 15 mil bile uzaklaşmamış kadınlar ve erkekler yaşıyordu İngiltere’nin bazı yerlerinde.” (1)
İşte bu paragrafla başlar Türkçe’ye “Köpekler” olarak çevrilen Gordon M. Williams’ın “Trencherlar’ın Çiftliği’nde Kuşatma” adlı kitabı.
Futbola da aşina olan İskoçyalı yazar Gordon M. Williams, şayet yaşamış olsaydı bugünlerde Türkiye’de. Ve de “Körler Ülkesinde Kuşatma” adlı bir kitap yazacak olsaydı, muhtemelen şöyle bir cümleyle başlardı eserine: “2006’da, Barcelona’yla Avrupa Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazanan Frank Rijkaard’ın Türkiye’ye ayak bastığı yıl, doğup büyüdükleri futbol kültüründen 15 milimetre ötesini bile bilmeyen futbol yorumcuları yaşıyordu İstanbul’da.”
Gordon M. Williams Türkiye’de değil bugün. “Körler Ülkesinde Kuşatma” adlı bir kitap da yazmıyor şimdilerde. Ama neyi değiştirir ki bu? Bu ülkedeki bazı yorumcuların, futbol tarihinin cahillikler kitabına son zamanlarda birbiri ardına yeni sayfalar eklemiş olmalarını gerçeğini mesela?
“Ne oldu, nerede o Neeskens’in defteri?” diye kendince espri yaptığı zannında olanlar bu ülkede yaşamıyor mu, İstanbul’da? İçlerindeki futbol fukaralığını, “Rijkaard’ın B planı yok” diye ifade edenler bu ülkenin vatandaşı değiller mi? Peki yarı finaline çıktığında ülkeyi sevinç ateşine boğduğun turnuvanın şampiyonunun kim olduğunu unutarak “burası İspanya değil” diye Rijkaard’a sopa gösterenler? “Burası Hiddink’in başarısız olduğu tek ülke” diyerek kalibrelerini ve vizyonlarını açık edenler başka coğrafyalarda edebilirler miydi bu lafları? Ettiklerinde, “bayım lütfen üzülünmesi gereken bir konuyu övünülecek bir farklılık gibi aktararak gülünç duruma düşürmeyin ülkemizi” denmez miydi kibarca onlara?
Elbette bir manası yok, paralarını bu tür görüşleri seslendirerek kazananların önüne bir ayna koymanın. Baktıklarında gördükleri kendi yüzleri olmayacak hiçbir zaman. Bu yüzden bırakalım hep onların hesaplı seslerini duyursun mikrofonlar. Hep onların makyajlı plastik suratlarını çeksin kameralar. Hiçbir mahzuru yok.
Ama sadece bir şeyi iyi bilelim bu güzel ülkede. Körlerin yaşadığı bir memleket değil burası. Tam tersine, tek gözü olanların, iki gözü olanları körleştirmek istediği bir yer Türkiye. Tek gözlülerin, kendilerini güvende hissetmeleri için geride kalanları körleştirmek için büyük bir kuşatma altına aldıkları bir ülke. Sadece bunu bilelim yeter.
(1) Çeviri naçizane bana aittir.
İsyan ediyorum ben arkadaş! Elimizdeki tek şansa da halel getirecek bu cahil ulemalar!
Bu yalnızca Galatasaray’ın çağ atlama şansı değil, Türk futbolunun çağ atlama şansı. Bu şansı onun bunun dolduruşuyla yitireceksek yazıklar olsun bu ülkenin futboluna! Ömrünü kendini aşmaya adayan bir filozofu elimizden birkaç karganın çirkin sesi yüzünden kaçıramayız.
Barcelona’da bile yüzü bu kadar gülmüyordu. Kendini bu kulübe ait gördüğü gün gibi ortada iken ben yem etmem üç beş çapulcuya onu.
Ben bu uğurda Rijkaard’ın Barcelona’daki ilk yılından daha beter olmayı göze alıyorum. Artık yeni bir şeyler görmek istiyorum. Top şişiren ve kısa dönem beklentileri olan bir kulüp olamaz Galatasaray. Bir Uefa bir Süper Kupa ile avunamayız. Avrupa’nın birçok orta düzey kulübünün müzesinde olan bu sıradan kupalarla yerimizde sayamayız. Biz Barcelona’dan büyük değiliz arkadaş! Müzemizde 4-5 tane CL kupası olmadan Rijkaard’ı hakir göremez hiç kimse. Onlar ne kadar sabrettiyse biz iki mislini sabretmeliyiz, sabredeceğiz de! Biz Barcelona’dan büyük müyüz arkadaş! Sabretmek zorundayız! Kaybedecek bir şeyimiz yok.
Abicim benimle temas kurmanı bekliyorum. Aklında neler var merak ediyorum. Ben bu bir avuç çapulcuya O’nu yem etmemekte kararlıyım. Efendice onların haltetdiğini aslında modern futbolla alakalı hiçbir şey bilmediklerini herkese göstermeliyiz. İspanya’da duymadığı hakaretleri bir maçta bu adamlardan duyurmamalıyız ona. Bu kargaların ezbere dillendirdiği Sparta Rotterdam meselesinin mali sebeplerden olduğunu Rijkaard’ın takım kuracak oyuncuyu bulmak bir kenara elindeki oyuncuların da satıldığını kaç kişi biliyor?
Rijkaard sıkılırsa bu heriflerden arkasına bakmadan Milan’a gitmeyi de bilir. Orada da kendini aşmaya devam edebilir. Ama Milan’ın müzesi CL kupalarıyla dolu o yüzden ona bizim Milan’dan daha çok ihtiyacımız var. Birilerinin hasetten karnı ağrıyor diye olup bitene seyirci kalamam ben!
Burası İspanya değilmiş. Neeskens de kondisyoner değil, sen de adam değilsin be Rıdvan!
Melih Abi,
GS kapalı camiadır, bilirsin.
Rıdvan mıdvan dert değil de, kulüpte Polat’ı devirmek için Rijkaard’a all inclusive bilet almaya hazır insanlar var gibime geliyor. Gibime geliyor, çünkü ucundan GS’a temas eden herkes cadı kazanlarında pişen çorbaların kokusunu alır. Ben daha ötesini bilemiyorum, ama GS’ın kendi kendini imha etme ihtimali herhangi bir rakibin çelmesinden daha ciddi bir tehlike bence.
(Nazım selamlar. Bu dediğinde çok haklısın. Kulüpte Rijkaard’ın gelmesinin ve alınan sonuçların kongre öncesinde bir susturucu anlamına geldiğini düşünen insanlar var. Bu beraberlik ve mağlubiyetlere üzülür gibi yapıp içten içe seviniyorlar kongreye yardımı olur diye. Hatta işi Gürcan Bilgiç’in Elano ve Keita için kaleme aldığı “Avukatlar aranıyor” yazısını Galatasaray gruplarına gönderecek denli her fırsatı kongre için değerlendirmeye kararlı Galatasaraylılar’a da rastladık bu mağlubiyetten sonra. Sevgilerimle. Melih)
“Türk Spor Basınının duayeni(!)” Hıncal Uluç transferlerinin hemen ardından Rijkaard ve Neeskens hakkında konuşuyor: http://www.youtube.com/watch?v=m46juxXjnQs
Hıncal Uluç 8. hafta sonunda alınan ilk mağlubiyetle Rijkaard’a kapıyı gösteriyor:
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/uluc/2009/10/06/go_home_rijkaard
Mide bulandırıyosunuz sayın Uluç…
(Selam. Bu yazı bir şekilde istenmeyen mesajlara düşmüş. Uzantıları yüzünden herhalde. Şimdi gördüm yayınlıyorum. Mide bulandırıyorsunuz bölümüne katılmıyorum. Biraz ağır olmuş. Çünkü Hıncal Uluç’u biraz ayırıyorum diğerlerinden. Onun durumu değişik. Böyle çıkışlarla besleniyor gazetecilik olarak. Ama zor zamanda Galatasaray’ı en çok savunan yazardır. Onun kıymetini onu kaybedince daha iyi anlayacağız. Çünkü bu anlamda gerçekten öksüz kalacağız. Sevgiler. Melih)
Selam,
Sıkma canını Ferhat Kardeş,
Rıdvan’ın nasıl adam olduğunu bilmeyen kalmadı zaten, bu da her zamanki gibi Fener medyasının ilk fırsatta korkularından yaptıkları Bizans oyunları sadece.
Esas tehlike Aziz Yıldırım’ın kurduğu bu TFF, Oğuz Sarvan’lı MHK, Kemal Dinçer’li GTK olduktan sonra Arda’nın da Ankaragücü maçından sonra dediği gibi büyük takımsak gündüz de (TFF’yi) olsa, hakemi de (MHK’yı), seyirciyi de (GTK’yı), rakibi de yenmeliyiz demişti.
Versin Nonda’nın penaltısını bak bakalım maç nasıl bitiyordu. Ya da Lugano’yu atsaydı hakem bakalım maç nasıl biterdi?
Melih Kardeşim,
Soru şu bu Aziz Yıldırım durup dururken niye 3 yıl FB şampiyon dedi? Neye güveniyor da bunu
söyledi herhalde aptal değil değil mi? Bu kadar yılda söylemedi de birden bu 3′ü söyledi.
Selamlar tüm paylaşanlara!
(Mesut Abi selamlar. Bence muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızda. Bu yüzden rakibi olduğundan fazla önemsememek lazım. Meseleye iyi tarafından bakarsak 3 yıl şampiyonluk sözü, aslında Fenerbahçe’nin ve Aziz Yıldırım’ın aslına rücu etmesidir.
Malum bizim UEFA Kupası’nı tesadüf diye aşağılarken şöyle bir varsayım ileri sürmüştü: “Galatasaray kupayı altyapısını kurmadan kazandı, hazırlığı yoktu. Biz ise stad, merchandising, tesisler, pazarlama, TV, vb. gibi altyapı hamlelerini tamamladıktan sonra Avrupa’ya yöneleceğiz.” Yani tesadüfen kazanmayacağız Avrupa kupası demeye getirmişti. 3 yıllık söz aslında bu stratejiden vaz geçiş anlamına geliyor ve aklı başında Fenerbahçeliler de buna oldukça tepkili. (Bakınız Twente maçı sonrasındaki tepki.) Sevgi ve saygılarımla Mesut Abi. Melih)
Futbol denilen hayatın,
hayat denilen futbolun vicdanı olan Sevgili Melih hocam.
Bu kısa, sade ama içimize işleyen yazın,
gecenin bir yarısı çarpmaya yetti bu fakiri.
Üstüne söz edilebilir elbet…
Ki edilsin diye yazdın bilirim.
Ama
O kadar güzel
O kadar sahici uyuyordu ki satırlar…
Kıyamadım.
Yazıya ancak bir kenar süsü yakışır diye düşündüm.
***
Türkiye Cumhuriyeti Ailesi’nin makus talihini,
ahmak kardeşlerine rağmen değiştirecek yegane takıma
Cimbom’a…
***
Aslandan daha Aslan olmak
işinin ehli bir Maymuna yakışır ancak…
Elmas ile kömürün acıklı hikayesi
Basıncın belirlediği paha biçilmez değer
Ey karbon sen nelere kadirmişsin
Cok ucuza gitmekte varmış serde
Bir fiyatın olursa meğer
…
Üç gün
sadece Üç gün sabredebilsem
Sana koşar adımlarla gelecektim
Izzetim şerefim yerli yerinde
Kücük dağlara boyun eğmeyecektim.
Yalnızlığı adam edemedim
Hepsi bu
Adamakıllı bir nefes, muradım olacak
oracıkta öylece
erecektim
…
Çürümeye yüz tutmuş tohumdaki keder
Toprağa düşmeden önceki son dem
Ah bu tutarsızlık bu heves
Henüz bitmedi ellerimizin işi
Ne dilesem utançtan yüzüm kavrulacak
oracıkta kahrımdan
ölecektim
Bu nasıl bir etoburluk Tanrım
Bu nasıl bir ses içimde
patladı patlayacak
…
Kırılmaya müsait hayal mi kalmadı ne
Kalmadı elde avuçta
yaşamaktan gayrı hiçbir acı
Bir nasihat ki göğsümde madalyon
Bir fikir ki
adı henüz konulmamış
dilimde
Hiç bu kadar hazır olmamıştı döl almaya
Adetten kesilmiş masum bir tasavvur
Kararmaya müsait vicdan mı kalmadı ne
Nereye gitti kalbimizden öpen “ Babalar ”
Kör kuyuya atılmış meğer sinsice
Sessiz bir Kıralın mütevazı inancı
Dur daha dur görecek günlerde olacak elbet
Zaman durmuyorsa
sen dur
…
Ey
Korsan gözüyle
gördüklerine tapan
Ey
Yegane aydınlığı,
cürmü kadar olan
Bedeli ödenmemiş söz – cük lerin kibirli faili
Yeni imajınla cok yaşa
Ömrünün bir kelebeği şaşırttığı gün
Sen de hayli şaşırmış olacaksın
Kolaydır fiyakalı bir camda kapana kısılmak
Kolaydır geçmişe kördüğüm
Geleceğe vesvese
Başımızda bunca talan
Bunca yalan kursaklardayken
Ne varsa maruf üstüne beli kırılan
Her köşede rastlamak neyin alametidir
biri bana anlatsın
…
Kanıyorsa şadırvanlar çeşmeler
Yanıyorsa mertliğin gökyüzü
Iste o gün
sadece o gün
toplu bir intihardan söz edilebilir ancak…
…
Ah kıyıp da yıkamadığın nice kafes
Bindiğin dal için harcadığın onca nefes
Çevirip de bir gün sormazlar mı adama
Bu nasıl bir oyun
Bu ne menem bir vehim
Kaybettiğin bir eşyayı aramaya benzemez
öyle kendini aramak
Sen bana ne ile tatmin oldugunu söyle
Sana kim oldugunu söyleyeyim.
9 ekim 2009 Berlin
(Mehmet Sadi Hocam. Şiir için çok sağol. Bence kenar süsünden çok daha fazlası. Sevgiler ve saygılar. Melih)
Efendim bütün görüşlerinize katılıyorum fakat bizim sadece spor basınımız değil tüm basınımız böyle (istisnalar müstesna). Haberlerde ve yorumlarda ideolojiler, birilerine olan sadakat, çekememezlik, kıskançlık sayabileceğimiz nice kişilik zafiyetinden öne çıkanları. Neticede o, bu ya da herhangi biri, bir yorumda bulunurken konuya hakimiyetiyle veya bilgi birikimiyle bu yorumu yapmıyor. Basınımızda bu tipler çok makbul görüyor, çünkü basınımız halka tepeden bakarak onu hor görerek bu tür kişilere yer veriyor, halk cahil ne anlar teknik analizden diye yaklaşıyor. Basınımız bir takım iyi futbol oynamadan kazandığı maçta takımını protesto eden taraftarı görmezden geliyor. Belki basınmızda ki bu alışkanlıklar geçmiş dönemlerde rağbet görmüştür ama Türk futbolseverleri artık yabancı ligleri takipedebiliyor ve benzer futbol kalitesini ülkesinde ve desteklediği takımda da görmek istiyor. O yüzden ben bu tiplerin zamanla gündemden düşeceğini umuyorum, fakat içimde bir karamsarlık var 10 senedir aynı tipler aynı şeyleri yazıp çiziyor fakat türk futbolu yerinde sayıyor.
(Selamlar. Aslında bir yerine iliştirecektim yazının “sadece futbol değil sporda da böyle, siyasette de, kültürde de böyle” türü bir cümleciği ama kör gözüm parmağına yapmayayım dedim. Tek gözlüler analojisinin genel bir benzetme olarak algılandığını düşündüm. Sevgi ve selamlarımla. Melih)
merhaba
benim için önemli olan medyanın bu olumsuz etkisinden öte, taraftarın tepkisidir. çünkü her ne olursa olsun maç alisamiyen stadı’nda başlar, o atmosferde bir problem olmazsa, çarpık çurpuk tezahüratlar da olmazsa hiçbirşey olmaz kimse de bir yere gitmez.
(Selam. Açıkça ben Trabzonspor maçının 1996′daki 4-0′lık Fenerbahçe maçının ardından çıktığımız Sarıyer maçını andıracağını düşünüyorum. Yani “yıkılmadık, korkun bizden” mesajının Türkiye’ye verildiği gün olacak o gün. Rijkaard’a da sonsuz destek. Sevgilerimle. Melih)
Sevgili Melih Bey,
Oncelikle Amerika’dan sevgilerimle diyorum. Daha sonrasinda Rijkaard’i bir an once sepetlemeyi kafaya koymus tarafsiz (!) medyayi protesto ediyorum.
Simdi ilk hedef, FB macini olum kalim maci haline getirip, olasi bir kotu sonucta Rijkaard’in kredisini yerle bir etmek. Rakip tum gucuyle asiliyor ve inanin bu kez gercekten korkuyor. Su andaki Galatasaray’dan degil, onumuzdeki yillarin Galatasaray’indan korkuyor.
Ben yonetimin yerinde olsam, Rijkaard’a 5 sene anlasma imzalatir, bu takim ligden dusmedigi surece anlasma iptal edilemez der, edilirse de kulubun kesinlikle odeyemeyecegi bir tazminat koyardim. Oyle bir tazminat ki, yerine gelecek yonetim bile sozlesmeyi iptal etmeyi goze alamayacak.
Teknik kisim hakkinda sizinle genelde paralel gorusteyim. Ama Sabri cok kosmasina ragmen, dikine ama kontrolsuz cikislariyla ve maalesef bakmadan yaptigi ortalariyla bence siritiyor. (En azindan Amerika’dan oyle gorunuyor:)) Ayrica Kewell’de kafaca bir sorunu oldugu kanaatindeyim. Solu problemli bir FB macinda, ben gununde bir Keita’nin cok tarihi isler yapacagini dusunuyorum.
Total futbol Rijkaard’la ve takim futbolu ile mumkundur. Galatasaray isiran (!) rakiplerini korkutan seviyeye gelmisse, demek bir seyler iyi gidiyor demektir. Mukemmel gol ortalamasi ile oynayan Jardel’i bu ulkeden kaciranlara total futbol ile cevap vermek umidi ile. Saygilarimla…
(Selamlar. Öncelikle ben de selama selamla karşılık vereyim. Evet dediğiniz çok doğru. Bir korku var her yerde. Zaten tüm olup biten de, “evet evet bu kadar korkmamalıyız” telaşından başka bir şey değil.
Sabri Sarıoğlu’yla ilgili de hâlâ bir algılama ve farkındalık (awareness) sorunu olduğu kanaatindeyim. Mesela Eskişehirspor maçında Sabri’nin bir ortası var kaleci İveşa’ya giden. buna karşın mesela Uğur Uçar’ın iki tane isabetsiz ortası var. Arda’nın da üç tane. Ama akıllarda sadece Sabri’ninki kalıyor gibi geliyor bana. Çünkü insanlar onun yaptıklarına daha duyarlı (aware). Ama zaten en kötü günümüz bunları tartışacağımız gün olsun. Sevgi ve saygılarımla. Melih)
Merhabalar Melih Abi ve Galatasaraylı arkadaşlar,
Siteyi çok uzun süredir takip ediyorum ama yorum yazmıyordum bu zamana kadar. Çünkü futbol bilgimin çok da iyi olduğunu düşünmüyorum. Ama son 10 gün içinde yaşananlardan ve yazılanlardan sonra futbolun gerçek anlamda ele alındığı bu sitede fikirlerimi sizlerle paylaşma kararı aldım.
Öncelikle ilk temennim, yurtdışında yaşayan bir Galatasaraylı olarak, önümüzdeki hafta Trabzonspor maçına gidecek arkadaşlarımızdan Frank Rijkaard’ı gerçek anlamda mutlu etmelerini istiyorum. Belki biraz gerçek dışı, belki oyuncuların motivasyonuna etki edecek bir davranış olabilir ancak, ben istiyorum ki, o gün maça giden arkadaşlarımız 90 dakika boyunca sadece Frank Rijkaard ve Johann Neeskens için tezahürat yapsın. Taraftarımızın gerçek anlamda bu ikilinin arkasında olduğunu herkes görsün. (GS camiasının ve futbol takımının ciddi anlamda ihtiyacı var buna.)
Eğer medyanın bazı “kukla”ları tarafından yürütülen “operasyon”lara kitlesel olarak cevap veremezsek, burada bu kadar “tek yüzlü” Galatasaraylı tarafından yazılanların bir faydasını göremeyeceğiz diye düşünüyorum.
O kadar çok istiyorum ki, Türkiye’ye dönmeyi, Ali Sami Yen’e gitmeyi ve Rijkaard-Neeskens için boğazımı yırtmayı. Onları kesinlikle harcatmamalıyız “kan emici”lere.
Ayakları topa değmemiş, yeşil çimlere basmamış, bassalar da bir başarı dahi kazanamamış futbol yobazlarına en güzel cevabı Galatasaray taraftarlarının Trabzonspor maçında tribünlerden vereceğine inanıyorum!
Melih Abi, bir de bir şey merak ediyorum. Programlar için bu hata içi Florya’ya gittiğinde fırsat bulabildin mi oradaki havayı soluyacak? Haldun Üstünel ne düşünüyor? Futbolcuların (orada kalanlar) morali ne durumda? Linderoth ne zaman sahaya çıkar? Cevap verebilirsen çok sevinirim.
Bir ricam da şu olacak: u-topie takma adlı arkadaşımızın blog adresini yazabilirseniz memnun olurum. Edebi anlatımlarla futbolu okumak insana ayrı bir haz veriyor.
(Selam Fatih. Öncelikle hoşgeldin Gayın-Sin’e. Türkçesi ve fikirleri senin gibi berrak insanlara her zaman yer var burada. Son sorundan başlayayım. Sanırım u-topie arkadaşımızın bir blogu yok. Benim tahminim kesinlikle matematik kafaya sahip (mesleğinin mühendis olduğuhu tahmin ediyorum, ama finans, daha doğrusu ekonomi de olabilir) bir şair olduğu.
Florya’ya gittiğimde geçen sene sorup soruştururdum durumu. Ama bu sene hiç yapmadım. Gerek de duymadım. Çünkü gördüğüm kadarıyla herkes her şeyin iyi gittiğini düşünüyor. Linderoth zaten tam hazırdı. Tek eksiği maç kondisyonu. Ben bu anlamda Trabzonspor maçında ona bir şans vereceğini düşünüyorum Rijkaard’ın. Tabi skor ve durum uygun olursa.
Trabzonspor maçıyla ilgili düşüncende felaket haklısın. Zaten bir önceki mesajda da galiba benzerini yazdım. Ben tıpkı dediğin gibi olacağını sanıyorum Trabzonspor maçında. Yani Rijkaard ve Neeskens’e inanılmaz destek verecek taraftar. Ayrıca bunu uA’ya iletmek gerek tabi. Sevgi ve selamlarımla. Melih)
Selam,
Onlar cok iyi goruyor cok da iyi anliyor, aldiklari paralarin hakkini teslim etmek de bize duser onlarda iki degil yirmi goz var, yapilanlarin ne oldugunu daha iyi kavrarsak ve ona gore adim atarsak onlarin tum oyunlarini bosa cikartiriz. Sabredecegiz taraf olacagiz daha siki birbirimize sarilacagiz omuz omuza yurek yurege tum bu guruhlara karsi gelecegiz ve onlarin saldirilarina bir dirham bile gecit vermeyecegiz o zaman biz bir takim oluruz o zaman biz bir camia oluruz simdi haydi TAM ZAMANI gucumuzu dayanismamizi gostermemiz ve pekistirmemiz lazim. ZAMANI GELDI diyorum ben
(Peki Kaptan. Zamanı geldi evet. Sevgiler. Melih)
Bugüne kadarki yorumlarımda, yazılarınızda belirtiğiniz iyi taraflara pek katılmadığımı ve hala sitemizin oturmadığını düşünerek yorumda bulundum. Benim görüşüm bunun uzun vadede gerçekleşecek birşey olduğu ve bu yüzden doğruları övmekle beraber yanlışları da eleştirerek (kendimiz eleştirerek) yapıcı bir şekilde iyi olmamız gerektiği inancındayım.
Ama F.R konusunda ise hemfikiriz. Sonuna kadar. Değişimin hemde türk futbolunda yaşanmamaış olan köklü bir değişim için yola çıktık. Bunun kolay olacağını kimse düşünmesin. Düşündürenlerede inanmayın. Bu zaman ve çalışmak meselesidir. Bizim futbolcularımız futbol hayatları boyu akıllları ile oynamadıkları için bu durum belki ilerde dahada sancılar doğuracak.
Ama burada değişmemesi gereken tek şey, teknik kadro.
Bütün yorumcular sallıyor. B planı, oyun okuyamaz, disiplinli değildir. Ama adam Tv’de yayınlanan nerdeyse 5 yaşındaki çocuğun bildiği takımları bile bilmeden yorum yaparak sallıyor.
Futbol camiamız cahillerden oluşuyor. Cahile ne anlatsan boş, cahil ne söylese boştur.
Biz bildiğimiz yoldan sapmadan gitmeliyiz. En büyük sorun ise içimizde bulunan cahiller. Bence diğerlerinden değil içimizdekilerden korkmalıyız…
(Selamlar. Aslında sistem konusunda muhtemelen farklı düşünmüyoruz. Çünkü ben de Rijkaard’ın kafasındaki sistemi dört yıl sonra filan mükemmel bir şekilde oynayacağımızı düşünüyorum. Ama şu ana kadarki bölümün de Türkiye’de fark yaratmak konusunda yeterli olacağı fikrindeyim. Özellikle de taktik disiplin alanında. Zira, sisteme mantalite açısından bağlı ve taktik disiplini üst düzey bir Galatasaray’ın bu halinin bile fark yarattığı ve yaratacağı aşikâr Türkiye’de.
Diğer taraftan Rijkaard’a yönelik eleştirilerin ortalama Galatasaraylı’yı olumsuz etkilediği gibi bir gerçek de var. Bunu sokaktaki insanlarla konuştuğumuz zaman net olarak görüyorum. Bu anlamda kısa vadede sportif başarı mutlaka yanımızda olmalı, bir takım sistem ve uyum sorunlarını daha kolay çözmek ve aşmak adına. Çok net bir gerçek bu. Sevgilerimle. Melih)
”Ne demişlerdi/ Ne oldu ” tarzında kronolojik bir sergileme platformu fikri
ilginç.
Dile getirdiklerinde hiçbir tutarlılık kaygısı olmayan, aynı cümlede bile birbiriyle çelişen fikirleri söylemekten çekinmeyenlerin sadece farklı tarihlerde aynı konudaki fikirlerini kronolojik olarak yan yana getirmek bile başka söze gerek bırakmayacak şekilde maskelerini düşürebilir birçok medya mensubunun.
Toplumun hafızasızlığına yaslanmış yapay prestijlerini tuz buz edebilir.
En azından bir ayna tutulmuş olur yüzlerine.
Aynada kendi yüzlerine nasıl baktıklarından kuşku duyduklarımızın gözlerimizin içine bakarak konuşmalarını talep edecek böyle bir yüzleşme arenası yerlerde sürünen futbol yazarlığı ortamına iyi gelebilir.
Her şeyi tek değişkenle açıklayabilceğini sanan ortalama futbol tüketicisinin bile bu
asgari tutarlılığı, zekâyı, zerafeti, özeni bekler hale gelmesi için bu tarz bir girişim fevkalade isabetli olacaktır.
FR ile başlayan yeni dönemde taşların yerinden oynayacağı öngörümü hızlandıracak önemli bir ek faktör olur diye düşünüyorum.
Önceleri kayıtsız kalınacak, görmezden gelinecek oluşuna aldırmadan denenmeli.
(Selamlar. Ferhat Kardeşimiz’in önerisi çok yerinde ve moda deyimle innovatif. Yani yenilikçi. Bunu kesinle mesele ederek gerçekleştirmek için uğraşmalıyız. Ben kendi payıma bunu bir projeye dönüştürmeye gayret edeceğim. Sevgilerimle. Melih)
Fatih’in İstanbul’u fetih için hazırlık yaparken önemle üzerinde durduğu bir nokta vardı, sağlam ve heybetli surları nasıl geçeceği. Bunun için ünlü top ustalarından Macar Urban’dan yardım alınmış ve dönemin en güçlü topları yapılmış, zaferde büyük rol oynamıştır.
Bu tarihsel olayı günümüze uyarlarsak FR’ın Galatasaray’daki misyonunu açıklayabiliriz belki.
Türk futbolunun temel sorunu teknik ve sistem eksikliği ve bunlar yıllardır anlık zaferlerle geçiştirilmiştir. Milli takım başta olmak üzere yaşadıklarımız ortada.
Eğer sabredersek camia olarak yine Avrupa’nın kalesinde büyük gedikler açacağımız ama bu sefer daha kalıcı zaferler elde edeceğimiz günler yakındır.
Saygılarımla…
(Seyyid selam. Rijkaard Galatasaray’ın futbol tarihindeki en büyük proje hiç kuşku yok ki. Zannımca Jupp Derwall’den bile önemli bir proje çünkü rahmetli Derwall geleceği inşa etmek için getirilmemişti Türkiye. Ama o bunu yapmıştı asıl olarak, günlük meselelerle uğraşırken. Yani demem o ki belki de Urban’dan daha fazlası Rijkaard senin analojini takip edersek. Çünkü İstanbul’u aldıktan sonra ne yapacağız sorusunun yanıtı da var Rijkaard denkleminde. Sevgi ve muhabbetle. Melih)
Sevgili Melih bey, ben etrafımdaki tüm GS’lılara sizin siteyi öneriyorum. Her maçın yorumunu bir de sizden dinlesinler. Piyasa gazetecileri ve yanlı (Fenerbahçeli) medyayı okuyunca taraftarın öfkesi artıyor ve bilinçsizce konuşuyor. Ben tüm GS’lılara siz ve sizin gibi siteleri bildiriyorum, lütfen sizin de sayfanızı hatta diğer takip ettiğiniz blogların da bir listesini oluşturup facebook vb. ortamlarda paylaşalım bir daha yanlı haber yapanları ne izleyelim ne de seyredelim. Ben Digitürk’te açıyorum GSTV’yi paşa paşa sizi Eray’ı izliyorum eleştiriyse de adam gibi, hiç olmazsa biliyorum ki en az benim kadar siz de seviyorsunuz. Bir de Rijkaard’a gerçek taraftarın fikirlerini aslında bizim nasıl sabredeceğimizi birileri duyurmalı, ben Rijkaard’a ait bir web sayfası göremiyorum mesela http://www.galatasaray.org böyle bir sayfa açsa biz de maillerle desteklerimizi iletsek iyi olur diye düşünüyorum. Yazdığın gösterdiğin her şey için çok teşekkür ederim. Sizin gibi birini tanıdığım için ve sizinle aynı renklere gönül verdiğim için çok mutluyum. SAYGILAR.
(Fatih selamlar. Öncelikle gerçekten çok mahçup ediyorsun beni. Hasbelkader bir şeyler yapmaya çalışıyoruz alternatif medya olma çabası içinde. Yorumun ve iltifatların için gerçekten çok sağol.
Esasında önemli bir noktaya temas etmişsin. Resmi sitenin bir taraftar forumu olması gerekiyor, diğer Avrupa kulüplerinin yaptığı gibi. Rijkaard konusunda ise sanırım Trabzonspor maçında Galatasaraylılar teveccühlerini ve sevgilerini göstereceklerdir. Eminim buna. Görüşmek üzere ve selamlarımla. Melih)
Selamlar…
Ben bir arkadan vuruluş seziyorum. Çok beğendiğimiz, duayen kabul ettiğimiz kimselerin dahi birilerine uyarak bir şeyler karaladığını, kamuoyu oluşturduğunu sezinliyorum. Ben bu ülkede yabancı düşmanlığı mı yapılıyor diye de düşünüyorum. İstiklal Marşı okunurken ağznı oynatan, her maçtan sonra olur olmaz yere şehitlerden bahseden bir yabancıya karşılık sadece işini yapmaya çalışan bir yabancının tukaka edildiğini görüyorum. Ben Ümit Aktan’ı okuduktan sonra diğerlerini okumanın gereksiz olduğunu düşünüyorum bir de…
Daha somut ifadelere geçeyim… Önümüzdeki Trabzonspor ve Fenerbahçe maçlarını alırsak ne olacak? Aynı basın ne yazacak? Aynı oyunla fakat bazı oyuncuların yapacaklarını daha iyi yapmasıyla kazanılacak bu maçlar neye işaret edecek?
Saygılar…
(Selam İdris Kardeş. Esasen bu iki maçı kazanırsak bize yapılanın benzeri Fenerbahçe’ye de yapılacak. Bundan eminim. Çünkü bu aslında günü kurtarma yanlılarıyla yarınları kurmak isteyenlerin kavgası. Denge şu an günü kurtarmak isteyenlerden yana bozuldu. Yarın bizim lehimize bozulunca, bu kez karşı cephedeki gelecek yanlıları seslerini çıkaracaklar. Eminim buna. Sevgilerimle. Melih)
Melih Abi, senin aracılığınla sevgili Ferhat’a naçizane bir eleştirim olacak.
Sevgili Ferhat,
Çok iyi bir Galatasaraylı olduğun, gerçekten süper fikirlere sahip olduğun, Melih Abi’nin bir önceki yazısına yapmış olduğun muhteşem yorumdan anlaşılıyor. Ama, kendimize kıvırcık saçlı futbol profesörünü feyz alıyorsak söylemlerini de dikkate almamız gerek. Nasıl ki, futbolcularına her ne koşulda olursa olsun akıllarını kaybetmemelerini, tepkisel oynamamalarını ve organizasyonu kaybetmemelerini söylüyorsa, yaşantımıza da sanırım bunları yansıtmak gerekiyor. Çünkü bu söylem futbol gerçeklerinin ötesinde aslında biraz da hayatın gerçekleri. Bu nedenle, hayata geçirmeni sabırsızlıkla bekleyeceğim fikirlerini, yukarıda yazdığın yorumdaki ruh haliye ile değil Rijkaard’ın söylemlerinin izinde gerçekleştirmen, aklın devre dışı kalmasını önlemek açısından çok daha sağlıklı olacaktır. Yoksa, kimlerin ne amaçlarla nerede olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz, ancak öfke bize bir şey getirmediği gibi bizden çok şey götürüyor.
Selamlar, saygılar..
Selamlar,
Her gün düzenli takip ettiğim 3-5 siteden birisi oldu artık burası, her yeni yazıyı heyecanla bekliyorum. Heyecanımın bir sebebi sizin yazılarınız, diğer sebebi ise yorumlardaki harika saptamalar, Türkiye’de böyle izleyiciler olduğunu da görmek. Çok keyifli hakikaten.
Konuya dönecek olur isek, açıkçası ben şu anda etrafımdaki Galatasaray taraftarlarından sadece ve sadece Rijkaard’a karşı inanılmaz bir güven ve sevgi görüyorum.
Sanırım bu durumun sebeplerinden bir tanesi de bahsettiğiniz tek gözlü yazar bozuntularının ya da Galatasaray’ın olası başarısını saplantı yaptıkları için teknik heyete ve oyunculara sataşmaktan çekinmeyen şahısların bu negatif tutumu oldu.
Zira onlar saldırdıkça biz Rijkaard’a, Neeskens’e, Roca’ya, Pujol’a, Nezih Ali’ye daha çok tutunuyoruz, daha çok kenetleniyoruz.
Ferhat’ın söyledikleri aklıma tek bir tablo getirdi inanın ki, olabilecek başarısızlıklardan sonra dahi, buna 10. haftadaki bir hezimet senaryosu bile dahil, Rijkaard’ın istifa ya da gönderilme haberi çıkacak olursa Florya kapısına çullanmış binlerce taraftar ve Rijkaard sesleri. İşin bu noktaya gelmesini hiç mi hiç istemem ama her nedense gözümde canlandı böyle bir sahiplenme hissi, böyle bir sevgi.
İnanın ki Hagi gittiğinden beri başka kimseye bizi bırakma demedim, ama şu anda Rijkaard’a her yerde her şartta bunu söyleyebilirim.
Teknik adamlığı, kariyeri, geçmişi, her şey bir yana, bu adamın sporculuğu, karakteri, çalışma yöntemleri bile etrafındakilere ve bizlere çok şey öğretiyor.
Hocam, etrafındakilere demişken; bilmiyorum altyapı maçlarını takip ediyor musunuz, belki bir ara genç arslanlarla ilgili bir yazı görebiliriz sizden. Açıkçası kendi adıma çok mutlu olurum, zira Rijkaard’ın oyun sistemi ve felsefesi altyapıda A takıma oranla daha hızlı oturuyor gibime geliyor.
Çıkış yapmak için ve tek gözlülere bazı şeyleri hatırlatmak için ligde önemli 2 haftamız var önümüzde. Ancak bu süreç istediğimiz gibi gitmezse de önemli değil, geleceğimiz 2 haftadan daha önemli.
(Bir de şey var hocam, yazmışsınız, bunu parantez açarak sorayım dedim, Arda’nın aşırı bireysel oynamaya başlaması milli takım maçlarının heme sonrasına denk geldi, sizce bunun sebebi sadece zihinsel yorgunluk mu, yoksa tesadüf mü, yoksa milli takım kampında başka insanların Arda’ya yaptıkları bir takım telkinler mi? Komplo teorisi üretmek istemiyorum ya da başkalarını suçlamak değil niyetim, ancak insanın aklına herşey gelebiliyor.)
Saygılar, sevgiler.
(Selamlar Murat. Öncelikle samimi duyguların için çok sağol. Dediğin gibi Gayın-Sin’de çok değerli yorumlar var her konuda, bilgi dolu ve öğretici.
Arda Turan’ın ulusal maç dönüşündeki performans düşüşünde rol oynayan birçok faktör var sanırım. Öncelikle yorgunluk. Mesela Beşiktaş ve PAO maçlarında çok belirgindi bu. İkincisi “ben Türkiye’yi de kurtarıyorum” duygusu ve bunun çöküşü. Özellikle Kayseri’deki Estonya maçında çok net olarak ortaya çıktı bu duygu. Aynı duygunun Bosna Hersek karşısında sahne alamaması da oldukça hırpaladı Arda’yı.
Belki de Bosna karşısında hiçbir şey yapamaz duruma düşmesini Avrupa kapısının kendisine kapandığı şeklinde bile yorumlamış olabilir Arda Turan. Bir Bosna defansıyla bile başedemeyen bir futbolcu EPL ya da La Liga’da nasıl başarılı olur çöküşü yaşamış olabilir. Arda’nın bundan sonraki bireysel oyunu da kendini yeniden kanıtlama çabasıdır muhtemelen.
Bir diğer faktör de Arda’nın Elano’yla futbol liderliği konusunda çatışmaya girmesi galiba. Ben biraz öyle düşünüyorum. Görüşmek üzere sevgi ve selam. Melih)
Evet Melih Abi, Trabzon maçında Rijkaard-Neeskens ikilisine 90 dakika (hatta 130 dakika; maçtan önce 30 dakika, maçtan sonra da her türlü sonuca rağmen 10 dakika) tam destek vermek için tribündeki önderler ile konuşmak gerekir dediğin gibi. Umarım bu konuda ön ayak olabilecek kişiler de okuyordur bu satırları. Aslında bu hafta maç yokken çok şık bir biçimde hazırlık yapılabilir ama, tabii buna tribünün önde gelenleri de kafa yoruyordur muhakkak diye düşünüyorum.
Linderoth’a ciddi biçimde ihtiyacı var bu takımın. Çünkü, sistemin en önemli parçasını oluşturacak oyuncumuz Linderoth’tur yeteri kadar forma giyecek duruma geldiği zaman. Umarım, sahalara döner ve bir daha da kulübeye dönmez.
Türkçe’me ve fikirlerime yapış olduğunuz iltifat için teşekkür ederim. Bir daha Florya’nın havasını sorma ihtiyacını hissetmemek dileğiyle.
(Fatih selam. Bu Rijkaard’a destek konusunda uA’nın isim babası Alp Özgör’le konuşacağım. O da gerekli yerlere iletir bu füzel fikri. Linderoth konusunda çok ümitvar değilim maalesef. Çünkü bu kadar süren sakatlık nedeniyle vücudun dengesi bozuldu gibime geliyor. Yani uzun süre çalışmayan bir otomilden farksız Tobi. Bir aksamı bozuluyor, tamir ediliyor, ama diğer aksam bozuluyor bu kez. Umarım yanılırım. Sevgi ve dostlukla. Melih)
Melih Ustam,
Arkadaşlar
Gozlerinizi kapatın ve dusunun. Sezonu actık.
FR ve ekibi ilk antremanını yaptı. Cok calışıyoruz. Her şey iyi gidiyor. Güç bela ilk iki ön elemeyi geçtik. Gözünüzü acmayın daha. Ortalık toz duman, daha zamana ihtiyacımız var kabilinden tonla yazı yazıyor yorumcular! İlk maç G.Antep deplasmanı biraz da şansız şekilde 1-o kaybettik. İkinci maç Denizli’yi zor bir oyunla 2-1 yendik bu arada güc bela gruplara kaldık gözümüzü acmayalım lutfen. Ücüncü maç Kayseri cok direndi gol atamadık ve beraberlik aldık. Ve ondan sonrası bildiğiniz gibi…..
Şimdi bu benim senaryom olsaydı ne diyecektik?
Çok normal yeni kurulan takım ve sistem ilerleyen haftalar hatta önümüzdeki sezon cok daha iyi olacağız, demiyecek miydik?
İşte şimdi zamanı, takımımıza sahip cıkmamız lazım. Kimin ne dediği benim umrumda değil. Butun arkadaşlara onerim kimseyi dinlemesinler, okumasınlar (okunacak insanlar belli zaten). Ben onların yazdıklarını gorunce dogru yolda olduğumuzu goruyorum ve tum kalbimle de inanıyorum.
Bize düşen takımımıza ve teknik ekibimize sahip cıkmak. Yonetimimizi cesaretlendirmektir. Bu bağlamda da ne yapabileciğimizi konuşalım.
Melih Ustam, ben cevremdekilere yukarıda yazdıklarım cercevesinde sakin ve tam destek olmamız gerektiğini soyluyorum. Baska yapabileceğimiz bir sey varsa ben ve arkadaslarım buna hazırız. Trabzonspor macına gitmek de dahil.
Futbol da her turlu sonuc var unutmayalım ‘Biz uzağı görüyoruz, onlar ise sadece bizi.’
Saygılarımla.
(İlker selam. Müthiş bir söz bu. Biz uzağı görüyoruz, onlar ise sadece bizi.
Şöyle bir itirafta bulunayım. Sezonun ikinci maçı olan Denizlispor karşılaşmasında 1-0 geriye düşüp hemen hemen duran top dışında hiçbir tehlike üretemezken ilk yarıda, Derwall’in geldiği ilk yılı düşünmüştüm. O sezon da lige İstanbul’da Denizlispor’a 1-0 yenilerek başlamış, sonra da ayakta duramamıştık. Yine mi aynısı oluyor diye düşündüm. Sonra penaltı golleri peşpeşe. Geçtik o safhayı. Ama yine de kapanan takımlara karşı içim çok rahat değil. Benzer senaryoları yeniden görebiliriz.
Yorum yapanlara gelince. Biz burada nihayetinde ciddi eğitimli insanlar arasında yazıp konuşuyoruz. Zaten sanal dünya denilince kısmen eğitimli bir kitleyle konuşmaşa başlıyorsunuz. Ki buna rağmen geçenlerde http://www.alisamiyen.net forumunda yapılan oylamada memnuniyetsizlik oranı yüzde 10′du. Yani atıyorum Rıdvan Dilmen ya da Bülent Tulun’u hiç okumayan, okuyunca da kızacak olan bir kitlede bu oran elde edilmiş durumda.
Sokağa çıkınca bu oran oldukça artar. Çünkü orada bu tip yorumcuların dinlenme ve etkilenme oranı çok daha fazla artıyor. O yüzden ilk başlarda sportif başarı mutlaka yanımızda olmalı diyorum. Sevgilerimle. Melih)
Sevgili Melih Kardeş;
İnsanı tahrik eden başlıklar arttıkça, yazılarımı göndermeye devam edeceğim. Ben nacizane birkaç yoruumda, karşıyakalı olmak değil bizim yakayı eleştirmek prim yapıyor diye belirttim ve gözlerin buraya çevrilmesini diledim. Katarakt inmiş tek gözle göremeyeceğiz vesselam.
Atatürk’ün Meclisi’nde, Atatürk yenilse de Talat başa geçse diye düşünebilenler vardı. Az da değildi sayıları.
Ben gençliğe hitabesinde, bir insan nasıl olur da 50 sene sonrasını net görebilir diye hayret ederdim. Şu yaşımda ise Atatürk’ün geleceği görmesine gerek olmadığı, çünkü halkımızı tanıdığı gerçeğinin farkına vardım.
Biz bu muyuz gerçekten? Bugün Uluçlar’ın ikincisi “bunu da ben mi öğreteceğim Rijkard’a” diye bir cümle kullanmış. Ne sanıyorsa kendini. Ve örnek vermiş, o şu kadar alıyor. Biz beş kişi şu kadar alsak şu kadar yılda onun senede aldığını alırız diyor. Yani bu yüzden yardım etmiyor Rijkaard’a. Aslında ben ve benim gibi 5 yazar Rijkard’ın şu kadarda biriyiz diye itiraf ettiğinin farkında olamayacak kadar da gözü dönmüş. Bunların ikisine de 90 dakika benzeri bir program yaptırılmazsa daha çok kusacaklar.
Bence şunu yapmak, bunu yapmak değil. Onları okumamak olmalı tavrımız. İnternette bile. Nasılsa saçmalayacaklar. Okumaya değer bir yazıları yok. Ve burada biz bize bile olsak, yapıcı eleştirinin nasıl olması gerektiğini artık biliyoruz. Bu yüzden onları okumaz ve dinlemezsek kendilerine hakim olmaya başlayacaklardır.
Bir zamanlar bir kartal kızılderili okuyla vurulmuş, düşerken “beni vuran ok değil benim tüyüm” demiş.
(Sevgili Nihat Abim. Bugün özlü söz günü galiba. Biraz önce bir güzel söz. Şimdi de hikmet dolu şu Kızılderili öyküsü.
Bizim meselemiz şu ki, biz (yani Gayın-Sin ailesi ya da benzerleri) zaten okumuyoruz bu insanları, ya da okuyunca ciddiye almıyoruz. Ama bizim okumamamız, ya da okuyunca etkilenmememiz buzdağının emin ol sekizde biri bile değil. Çok çok daha azı.
Ben hasbelkader Kapalı’dan maç seyreden bir kardeşinim. Yılda 1500 TL diyelim ortalama kombine ücretine. Bir yılda bu parayı verebilecek denli ekonomiye sahip insanlar bile bir yanlış pasta bu pası veren Galatasaraylı futbolcuya küfür edebilecek denli bir kültüre (kültürsüzlüğe) sahipler. Sokağa çıkınca ve sosyo ekonomik düzey daha da fakirleştikçe bu kültürsüzlük dibe vuruyor.
İşte bu insanları aslında derinden etkiliyor Rıdvanvari yorumlar, Tulun’un maçı canlı yorumlarken ettiği laflar. Ama elhak doğru demiş kartal. Beni vuran benim tüyüm. Saygılarımla sevgili abicim. Melih)
Merhabalar,
Tribündeki taraftarın kötü gün desteği kadar futbolcuların duruşu da çok önemli bu konuda. Bugün Sabah’ta çıkan aşağıdaki haberin doğru olmasını diliyorum:
Galatasaraylı Arda Turan ile Hakan Balta, Ankaragücü maçı sonrası Yeşilköy’de aynı sitede oturdukları hocaları Frank Rijkaard’a gece ziyaretinde bulunarak, puan kayıplarını telafi edecekleri sözünü verdiler
Ligde iki maç üst üste yaşanan puan kayıplarıyla sarsılan Galatasaray’da kaptan Arda Turan ile Hakan Balta, Ankara dönüşü Yeşilköy’de komşuları olan hocaları Frank Rijkaard’a özür ziyaretinde bulundular. 3-0′lık şok Ankaragücü yenilgisi sonrası gece 22:00 sularında İstanbul’a dönen sarı-kırmızılı kafilede kimseyle konuşmayan ve çok üzgün olduğu gözlenen Rijkaard’ın gece balkonda tek başına oturduğunu gören Arda’nın yanına Hakan Balta’yı da alarak hocasının evine gittiği öğrenildi. Gerçekleştirilen mini zirvede kötü futbol oynadıklarını ve yenilgiyi hak ettiklerini belirten ikiliden Arda’nın, “Hocam, bize yakışmayan bir oyun sergiledik. Kalitemizi sahaya yansıtamadık. Takım adına sizden özür diliyorum. Bu durumun bir daha tekrarlanmayacağı sözünü veriyorum. Önümüzdeki maçtan itibaren yeni bir seri daha yakalayacağız” dediği belirtildi.
‘SORUN YORGUNLUK’
Tecrübeli teknik adamın da oyuncularına Ankara’daki kötü futbolun nedenlerini sorduğu ve aldığı çok kısa yanıtın, “Yorgunluk” olduğu öğrenildi. Antrenman olmadığı günlerde aynı sitede oturdukları Frank Rijkaard ile Yeşilköy sahilinde birlikte yürüyüşler yapan ve hocalarının İstanbul’u tanımasında yardımcı olan Arda Turan ve Hakan Balta’nın evden, Avrupa Ligi’nde de başarı sözü vererek ayrıldıkları ifade edildi.
———
Özellikle “Rijkaard’ın gece balkonda tek başına oturduğunu gören…” kısmı beni derinden etkiledi. Böylesi mağlubiyetleri kafasına takan yabancı bir teknik adam uzun süredir görmemiştik. Kaptan Arda’nın da bu yapıda bir insan olduğunu hepimiz biliyoruz. Takım mağlup durumdayken saha içinde suratına bakın Arda’nın, yenik kapadığımız maçın ardından verdiği röportaja gözleri ağlamaktan davul gibi şişmiş bir şekilde çıkmasına. Bunları görmemiz gerek taraftar olarak, bunları ciddiye almamız diğer yazılanlardansa.
Melih abi, bugün tüm yayın grupları Kewell’ın ayrılacağını yazıyor. Fotomaç haberi bile olsa bir gerçeklik payı olduğunu düşünüyor musunuz veya bu şekilde bir duyum var mı?
Selamlar Madrid’den.
(Ozan Kardeş selam. Meğer ki sen total futbolun yeni Kâbesi’ndeymişsin de haberimiz yokmuş. (Tuhaf biçimde yurt dışından daha çok izleniyor gibi geliyor bana Gayın-Sin.)
Sondan başlayayım. Kewell konusunda kararı Rijkaard verecekti. Ve anlaşma süresi bakımından sanki aramızda bir farklılık vardı diye biliyorum. Ben yönetimin yerinde olsam, Kewell’a yeniden iki yıllık sözleşme imzalatırım, biraz daha az paraya. Ama kabul etmezse bunu, yani parayı, yapacak da bir şey yok.
Rijkaard’la ilgili haberi ben de okumuştum. Doğruluğundan şüphe duymadım. Ama zaten Rijkaard da yenilgiden çok etkilenmişti ve vücut dilinden çok belliydi. Gökhan Zan’la ilgili hatayı da bu yüzden yapmıştı kanımca. Trabzonspor maçında bir şekilde teskin eder onu bu seyirci. Futbolcuya da “Rijkaard için Cimbom” diye bağırırarak mesajı verir herhalde. Hasta la vista. Melih)
Merhaba,
I) Gökmen Özdemir geçen gün yazısında “Adnan Polat’ın kulakları bu tür konulara sağır bu sene” mealinde bir cümle kurmuştu. Bu cümle Başkan’ın teknik ekibe bizler gibi destek verdiği anlamına geliyor diye düşünüyorum.
II) Rıdvan’ın, Gürcan Bilgiç’in, Hakan Ünsal’ın yorumlarının ise hem rakibin arayı açma korkusu (başında Rijkaard’ın olduğu bir Galatasaray’ın Aslantepe’de sahaya çıktığını düşünmek rakipler için en basit ifadeyle kabus değil midir?) hem de “aman bizden daha başarılısı olmasın ki biz kıymetimizi kaybetmeyelim” korkusu çerçevesinde yapılan yorumlar olduğunu düşünüyorum ve doğal olarak sağlıklı analizler olarak görmüyorum.
Dolayısıyla hem teknik ekibe lafta kalmayacak maximum güven var iken (I) hem de mantıklı, hesap kitap içermeyen analizler son 1 haftada gördüğümüz gibi hem medyada hem taraftarlar arasında rahatça ayırt edilebiliyorken (II), bizi bekleyen 2 tehlike olduğunu düşünüyorum.
1) Hakemler, canımız gerçekten çok yanıyor.
2) Galatasaray’ın üyesi olan kötü niyetliler. Mesela Fatih Altaylı yönetimindeki Haber Türk Gazete’nin haberlerleri, Erhan Telli’nin yorumları, Fatih Bey’in “en rezil Galatasaray” başlıklı yazı yazabilecek kadar niyeti belli eden politikaları…
Bu konularda neler yapılır bilemiyorum, hakemleri basın toplantısıyla eleştirmek işe yaramadı, yeni stratejimiz nedir bilginiz varsa paylaşırsanız çok makbule geçer.
2. tehlike hakkında hep okuyorum ve çok korkuyorum. Kötü bir yönetimin bizi nerelere getirdiğini unutmamız mümkün değil. Umarım önümüzdeki dönemde bu konu iç ferahlatıcı bilgiler alabiliriz sizden.
Saygılarımla,
(Barış selam. Çok haklısın, bu tür yorumlar vurmaz bizi. Ama emin ol Gürcan Bilgiç’in yazdığı son yazı bile gönderildi üyelerin çoğunlukta olduğu bir foruma, yapılan transferleri eleştirmek için. Bundan bile medet umuldu, öylesi bir iklimdeyiz yani. Öyle bir ortamda yaşıyoruz ki, daha önce ne yaptıkları bilinen isimler bile sanki bir şeyler verebilmişler gibi kulübe, verenleri eleştiriyorlar uluorta. Mesela bir örnek.
http://www.ligtv.com.tr/Default.aspx?r=1&hid=62300
Bunları söyleyen eski yöneticimiz. Ne demişti Farun Süren. Galatasaray Bizans’tır. Elhak, yanlış değil. Sevgi ve selamla. Melih)
O kadar korkulacak bir takım olduk ki heryerde bizi konuşuyorlar. Bir hatamızda affetmiyorlar. Büyüklük bu olsa gerek. Rijkaard gibi bir teknik adam gelmiş ülkemize değerini bilen yok. Bu ülkede yazar olmak bu kadar kolay mı abi?
Arkadaşlar “sabır acıdır ama meyvesi tatlıdır.” Güzel günler yakındır.
(Mami selam. Bir şeyi unutmayalım. Bu arkadaşlar yazar değil. Bunlar telefonla görüş bildirenler. Gazetedeki çocuklar derleyip toparlıyorlar söylediklerini. Ben yazar olmanın iyi kötü bir ahlâkının olduğunu düşünüyorum. Bir namusu vardır yazmanın. Yazan bir insan kelimelerin yarına kaldığını bilir. Bu yüzden söz mühendisliği yapar. Kelimeleri tartarak yazar. (Belki de ben abartıyorum yazarlığı.) Sevgilerimle. Melih)
Uzun bir aradan sonra, selamlar Melih Abi.
Ümit Aktan’ın bu yazısı hakkında düşüncelerini merak ediyorum. Bana çok gerçekçi geldi burada yazılanlar…
Galatasaray başarıya “hazır” değil
Burada okuyacaklarınız tamamen benim analizimdir. Beni bağlar. Klasik bir “maç analizi” değil, Galatasaray ile ilgili sosyolojik bir değerlendirme olarak kabul edebilirsiniz. Bu takımın başarmak için her şeyi olduğunu, ancak “başarıya” hazır olmadığını, ülke futbol değerini oluşturan unsurların hiçbir tarafının da Galatasaray’ın başarısına “hazır” olmadığına kanaat getirdiğimden dolayı oluşmuş bir yazıdır. Umarım yanılıyorumdur…
Çok çıtkırıldımsınız… Nezaketten ve kibarlıktan gitmek üzeresiniz ve aşırı centilmenlikten mustaripsiniz. Saha içinde ve dışında “kavga” vermeden, sistemin tüm unsurlarını harekete geçirmeden “başarı” gelmeyeceğini, “başarı” denen kavramın sadece saha içindeki iki pastan ibaret olmadığını, bunun Nonda‘nın atacağı bir golle Servet‘in önleyeceği bir topa bağlı olmadığını hâlâ daha kavrayamadınız.
Ankaragücü’nün attığı ikinci golde Mehmet Topal‘ın kale sahası içinde yaptığı “dostlukspor kıvamındaki” hamlesi ile Gençlerbirliği maçında orta alanda Lugano‘nun “uçan taban” hamlesini üst üste koyun, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.
Sistem sizi “ikinci takım” yapıyor ve sizin yaptırımınız yok.
Sürekli çakışan maç günlerinin “matine maçlar” oynayan takımı yaptılar sizi ve siz farkında değilsiniz. Milli aradan sonra “Biz gece oynuyoruz, rakibim ise gündüz” derseniz, bunun nedeni, karşınızdaki rakibin Trabzonspor olmasıdır, deriz.
Bu bir ayrıntıdır ama sistemin toplum önünde size biçtiği yer ile sezon sonundaki muhtemel yeriniz çakıştırılmaktadır ve siz esas bu gibi ayrıntıların kavgasını vermelisiniz.
Matine maçlar oynamayı kabul ettiğiniz ve bunu sindirdiğiniz sürece “suarelere” kalan, son olarak sahne alan “assolist” değil, olsa olsa “azsolist” olursunuz.
Ki yapılan da, oluşturulan da budur!
Rijkaard’ın demek istediği
“Batıya açılan pencere”, henüz “futbol jargonunu” bilen bir tercüman bile bulamamıştır. Belli ki adama göre bir iş vardır orada, o işin doğru adamı bulunamamıştır. Rakibinizin Brezilyalısı pek bilinmeyen Portekizce ile “yedek kalırsam, devre arasında giderim” diyor. Tercümesi kulübün basın bildirisi gibi geliyor: “Burada olmaktan memnunum, kimin oynayacağına hocam karar verir.”
Sizinki diyor ki: “Takım halinde kazanıyorduk, şimdi de takım halinde kaybettik.” Tercümesi ise şöyle yapılıyor: “Bireysel hatalardan kaybettik.”
Tam tersi olmalıydı. O derse ki “bireysel hatalar”, tercüman demeliydi ki “takım halinde.”
Oyuncusunu şikâyet etmeyen bir hocayı oyuncusunu şikâyet eden bir hoca durumuna düşürdü.
Rijkaard şunu vurgulamak istiyor: “Biz raporlarla gönderdik, ama ‘gönderdik’ Gökhan’ı, milli doktorunu da aradık ve bilgilendirdik, ama oynatıldı ve bir aydır yok.”
Burada yönetim devreye girip, onun söylemek istemediğini de söylemeliydi. İyi araştırmacılarınız olsaydı zaten bunu zamanında dile getirirdiniz: “Bizim gönderdiğimiz ve sakatladığınız adamı, gönderilmeyip takımına dönen ve Bosna maçı günü 2 saat çift kalede oynayan, 48 saat sonra da lig maçının tamamını oynayabilen “sakat Kazım” ile kıyaslayın. Milli maçta oynamayan ama lig maçının en ‘canavar’ oyuncusu olan Emre Belözoğlu ile kıyaslayın. Ey Federasyon, n’ooluyor?”
O sıralarda kazanıyordunuz ve hep böyle gidecek sandınız. Oysa o sıralarda, sizin Ali Güneş‘in uçarak çıkardığı penaltınız verilmiyordu, rakibinizin ise hep önü açılıyordu. Sizin iç sahanıza Cüneyt Çakır‘ı veriyorlar ama rakibinize veremiyorlardı. Şimdi göstermelik olarak ve “garanti” bir maça verecekler. Sizi yine susturacaklar.
Sizin hocanızı birkaç kişi anlıyor, onlar da yanlış anlaması gerekenlerdir.
ARDA’NIN DAYANILMAZ KAPTANLIĞI
Saha içindeki “önder kibarlığı ve aşırı centilmenliği” Galatasaray’a en yakışan tavırdır. Ancak bugün sahada “kavga” vermeden maç alamazsınız. Kaptanın zarafetini takımın korkaklığı zannetmeye çok münasip bir spor güruhu vardır Türkiye’de. Bu güruh sözcüğü sadece tribünleri değil, sporun yazılı ve görsel basınını, yönetimler taifesini ve en başta Mahmut Özgener ile Oğuz Sarvan‘ın kurullarını içermektedir.
Mütevazı olursunuz, inanırlar…
Ankaragücü karşısında 59. dakikada karnına tekme yiyen Aydın neredeyse tekmeye karnı ile vurduğu için iki de cetvel yiyecekti eline. Elli dokuz buçukuncu saniyede ise temassız kendini yere bırakan Ceyhun nedeniyle Mustafa Sarp sarı gördü itirazdan.
Kaptan ise arkadaşlarından korudu hakemi. Oysa, Koray Gençerler‘in çapı da belli, niyeti de… Kaptan arkadaşlarını korumalıydı hakemden… Çünkü bunun benzeri pozisyonlarda rakibinin kaptanı hakeme omuz atıyordu, diğer kaptanı da eline vuruyordu.
Tamam, doğrusu senin yaptığın… Camiana yakışan senin yaptığın…
Ancak, bu ülkede “doğruya” ancak “ikinciliği” veriyorlar koçum…
Birincilik ise “şirretin ve şiddetin” oldu çoktan…
Ayrıca görüyorsun değil mi, “İstinye park” tefrikalarını. Senin medeniyetin nasıl da ekmek sürdü senin takımının “iç dinamiklerini dinamitlemek isteyen” güruhun ekmeğine…
TARAFTARIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Fenerbahçe seyircisi ülkenin “tek” seyircisidir. Öyle “desibelle” filan da işi yoktur. Hep maçın içindedir. Kendi Luganosunu 25’te atmayan hakemi görmez, rakibin stoperini 75’te atmayan hakemi ıslıkla döver. Üstelik öndedir ve maçı garantiye almaya çalışmaktadır. Yani maçın içindedir. Rakip kaleci 5. dakikada dayak yer, kale vuruşunu biraz geciktirirse…
Seninki ise lay lay lom…
Beşiktaş’ınki ise mutlaka kavga edecek birini arar, yense de yenilse de…
Eskişehir maçının 80. dakikasından sonra kaleci İvesa‘yı ıslıklamak ne işe yarar ki? Adam 80 dakikayı götürmüş oyundan…
Sizin işiniz değil, ama bu konuda baskı yapmalısınız yönetiminize.
Başarı, maç oynanırken sahanızı korumanız ile değil, maçın dışında da sahanızı korumanız ile ilgilidir. Maçın lay lay lom ile değil, hakemi kurcalamak, rakibi kurcalamak ve kendi takımını arkadan itmekle kazanılacağını hâlâ daha bilmiyorsunuz. Bir seyircinin bin tane şarkısı olmaz, her hafta bir beste peşine düşmez. Bir tanesi ile sürekli döver rakibini. Bakınız: Liverpool…
Sayın yönetim, diyelim ki Eskişehirspor ile Eskişehir’de 1-1 berabere kaldınız. Maç bitti. Sabri çıktı, 800 Galatasaraylı seyirciye üçlü çektiriyor. Mümkün mü?..
Tahrikten size ceza vermezler mi?
Kadıköy’de sıkıysa bir rakip oyuncu taraftarına üçlü çektirsin bakalım.
Mümkün mü?..
Bu ancak Ali Sami Yen’de olabiliyor…
Sizin yaptığınız “doğru ve güzeldir” ama en fazla “ikinci” olabilmeye yeter…
ÖZETLE…
Sahanı oynarken değil, oyundan önce ve sonra da koruyacaksın…
Sana biçilen değeri reddedip, verilecek olan hakkını değil, alabileceğin hakkını kovalayacaksın…
Bakınız… Fark 5 puan… Averaj da bitmiş…
Türkiye ne kadar huzurlu değil mi?
Tersi olsaydı şimdi.
Tekmeyi basıp yırtan Lugano yerine Servet olsaydı, penaltısı verilmeyen Nonda değil Güiza olsaydı, seyreyleyin gümbürtüyü…
Kadıköy’de küfrü duymayan sistem, Türkiye’nin huzurlu olmasına şükretmektedir.
Demek ki, sizin “başarınız” Türkiye’nin huzurunu bozmaktan geçmektedir.
Ya Türkiye huzursuz olacak, ya da siz…
Tercih sizindir…
Şimdi ligin tepesini “uygun” hale getirdiler ve Türkiye huzurlu. Sizin “başarılı” olmanız Türkiye’nin huzurunun bozulmasına bağlı demek ki…
İşte bu nedenle, bunu yapamayacağınız için, bunu yapmak size yakışmayacağı için “hazır” değilsiniz başarıya…
http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=421004
(Samet selamlar. Epeydir yoktun. Umarım iyisindir. Bu yazıdan yanılmıyorsam Çarşamba sabahı bahsetmiştim Gayın-Sin’e. Bence müthiş bir yazı. Tabi burada Ümit Abi, yönetime, kaptana, tribünlere bir şey derken aslında Türkiye’ye bir şey demiş oluyor. Ve gerçek başarıya Türkiye’nin hazır olmadığını belirtiyor.
Bu yazıda çarpıcı bir Türkiye örneği var. ŞS’nda kırmızı kartlık hareket yapan Lugano aslında kırmızı kart görmeyeceğini bildiği için yapıyor o hareketi. Yani onun yaptığı da sarıyla cezalandırılıyor. Ceyhun Eriş kendini yere atınca çalan düdüğü itiraz eden Mustafa Sarp da. İşte bu Türkiye başarıya hazır olmayan. Buna ses çıkarmayan Türkiye. Sevgilerimle. Melih)
Melih Bey,
Bu güzel yazı için teşekkürler.
Karanlık gösterilmeye çalışılan gidişatımız var. Ancak umarım yönetim daha önce düştüğü hatalara düşmez ve bu suni krizi iyi yönetir. Basında ise kalemşörler harekete çoktan geçtiler. Gürcan Bilgiç adlı kişinin “Avukatlar Aranıyor” adlı o kin dolu yazısından anlıyoruz bunu. Bizim farkımız özeleşiri yapabilmemiz. Bu yüzden sene başındaki formunun da üstünde bir Galatasaray görecekler bir hafta sonra. Ancak yönetime büyük iş düşüyor bu aşamada. Baskıyı başka yönlere çekecek demeçlerde bulunmalılar. Gerekirse sorumluluk bizde deyip futbolcu ve teknik heyet üzerinde baskıyı azaltmalılar.
Saygı ve sevgilerimle.
(Selam Hemşerum. Öncelikle teşekkür ederim yazı için. Kanımca sun’i bile olsa bir kriz durumu yok. Bir panik havası sezilmiyor camiada. Bu kapsamda yönetimin el koyacak denli bir meselenin bulunduğunu da düşünmüyorum pek. Tabi bence. Bu vesileyle sadece şunu gördük ki. Üç sene şampiyonluk sözü nedeniyle bu yıl üzerimize daha bir fena gelecekler. Daha bir yüklenecekler. Daha bir tedavi edilemez yaralar açmaya çalışacaklar. Bu ayan beyan belli oldu. Trabzonspor maçıyla beraber bu gürültüyü susturmak gerek. Sevgi ve selamlarımla. Melih)
Melih Bey,
Az önce bir yorum yazmıştım ama kafama takılan 2 nokta daha var, izin verirseniz çok kısaca bunları da dillendirmek isterim.
1) Arda’nın Elano ile girdiğini düşündüğünüz çatışma. Açıkçası benzer kaygı bende de var, hele ki siz bir de bunu gözlemin ötesinde duyuma da dayandırıyorsanız moralim daha da bozulur. Merak ediyorum Arda’nın saygı duyduğu GS camiası içerisinde bir kişi kendisine toplam faydadan, sinerjiden kimin daha çok ara pası attığı değil sonuçta Galatasaray’ın ne kadar kazandığı gerçeğinin önemli olduğunu anlatmaz mı? Bu yönde bir mentorluk söz konusunu mu?
2) Ben müdürüme 3 defa hatalı rapor hazırlarsam ya da 3 defa müşterime ürün satamazsam pek hayırlı olmaz. Merak ediyorum resmi sitemizin yalanladığı fiktif haberlerden sonra genel yayın yönetmenleri benzer bir davranış sergiliyorlar mı?
Saygılar
(Barış selam. Öncelikle şu beyi kaldırsak aradan. İkinci sorundan başlayayım. Aslında imzalı haberin yalanlanması kötüye işarettir muhabir için. Ama yine de muhabir “haber doğruydu, kulüp yalanlamak zorunda olduğu için yalanladı” yolunda bir argümanla rahatlatabilir genel yayın yönetmenini. Ama bir de şu var ki, zaten bu tip ısmarlama haberler genelde imzasız yayınlanır. Bunun iki nedeni vardır. Ya muhabir ve mecra haberine güvenmiyordur. Ya da kulüp tarafından dışlanmak istemiyordur.
İlk meseleye gelince. Kesinlikle Arda’yla Elano arasındaki gerilimi bir duyuma dayanarak yazmadım. Sadece bir gözlem benimkisi. Ve de staddan izleyince de net olarak belli olduğunu düşünüyorum. Arda’nın aslında sözünü dinlediği insanlar biliyorum. Vakti gelince konuşulur sanırım. Sevgilerimle. Melih)
O kadar çok istiyorum ki, Türkiye’ye gelip Trabzon maçını Ali Sami Yen’de izlemeyi, delilercesine tezahürat yapmayı Rijkaard ve Neeskens için!
Tüylerim diken diken oluyor Trabzon maçındaki atmosferi gözlerimin önünde canlandırdıkça… Galatasaray’ın geleceği için çok önemli bir maç. Yeni bir devir başlıyor bence bu maçla önümüzde. Muhteşem Galatasaray tribünleri futbol “yazmaz”larına en güzel cevabı verecekler! Tribünde öyle bir hava olmalı ki, aynı zamanda hemşehrim de olan Rıdvan Dilmen, Rijkaard’ın adını ağzına almaya utansın… Tabii ki utanması varsa, yüzü kızarıyorsa!
İnanılmaz ümitliyim ve mutluyum Trabzon maçından! Her şey çok güzel olacak!!! Ama çok güzel!!!
Linderoth konusunda da umarım haksız çıkarsın Melih Abi
Aslında büyük bir çoğunluk olumsuz yönde düşünüyor artık Linderoth hakkında, ama tabii ki benimkisi bir beklenti, bir temenni…
(Fatih selam. Heyecanın buraya kadar geldi. Çok net belli oluyor. Senin gibi Galatasaraylılar varoldukça emin ol bir şey olmaz bu takıma. Tobi konusunda ben de senin gibiydim, ükitliydim yani. Ama GSTV’de Kaptan’ı dinleyince (Cüneyt Tanman’ı yani) düşüncem değişti. Zaten her seferinde başka bir yerden sakatlanması da ortaya koyuyor bunu. Sevgilerimle. Melih)
Selam Orcun.
Aslında bu fikir aklıma gelmeden çok çok önce Rijkaard’ın TFF’nin Tam Saha dergisinde yayınlanan, çok değerli bulduğum Bağış Erten tarafından kaleme alınmış röportajını okudum. Gerçeği söylemek gerekirse kısa zamanda Türkiye’de maçlar neden sinir harbine dönüyor neden hep “Amansız olalım” derken takımlar oyun disiplininden kopuyor çok güzel açıklamış.
Mahir bir doktor olduğundan, hastalığı hemen teşhis etmiş. Halbuki Türkiye’ye gelen birçok yabancı doktor hastalık ne diye araştırmaksızın tedavi etmeye çalışıyor. Çünkü hasta yakınlarının sabrı yok. Hasta bir an önce ayağa kalksın da varsın iyileşmesin, kısa yaşasın istiyorlar. Halbuki Rijkaard’ın tedavi ettiği Barcelona’nın bileği bükülmüyor şimdilerde.
Ben Rijkaard’ın tedavisinin işe yaradığını en umutsuz hasta olarak kabul ettiğim Sabri’de bizzat gözlerimle gördüm. Hiçbir maçta gereksiz itiraz etmediğini veya oyun disiplininden kopmadığını gözlemledim. Hatta o bitmeyen enerjisinin Keita ile birlikte oynarken akıllı ve verimli harcadığına tanık oldum. Artık fazla kademe hatası da yapmıyordu. Hatta ne oynadığını bilir gibiydi. Mental bir iyileşme vardı Sabri’de. Tam bir iyileşme değil henüz ama zamanla daha iyi olacak gibi geldi. Halbuki en nefret ettiğim adamdır.
Bu anlattıklarım elbette şimdi söyleyeceklerimle fazla ilintili değil. Ama “boşuna alındı” dediğim Mustafa Sarp bile doktordan öğrendikleri ile küçük çaplı bir şok yaşattı bana. Aynı şekilde Arda milli maç arasına kadar asist krallığına oynarken ve kişisel ihtiraslarını tamamen bir kenara bırakmışken milli maç arası sonunda eskiden sol kanattaki gibi oynamaya ve top tutmaya ve bencilce oynamaya başladı. Evet yine hastalık nüksetti.
Yani doktorun tavsiyelerini dinlememenin cezasını çektik.
Senin sakin olma çağrına gelirsek. Futbolda mantıksal değil de tepkisel oynamaya ve takım disiplininden kopuşa benzer sosyal patlamalar olur zaman zaman taraftarlar arasında. Mesela bir grup taraftar olası Trabzon mağlubiyetinde Rijkaard’ı desteklerken bir gurup da protesto edecek. Emin ol, sakin ve serin kanlı olan ve tepkisel davranmayan, futbolu üç beş yazarın ağzından dökülenlerden ibaret olmadığını bilenler Rijkaard’a destek çıkacak o gün. Ve maalesef geriye kalanlar yani B planı saçmalığını inkar edilemez bir tabu, bir dogma gibi düşünenler yani ortalama Galatasaraylılar’ın oluşturduğu çoğunluk çok büyük tepki gösterecekler. Tıpkı geçen yıl Hasan Şaş’ın kafasına laptop atanlar gibi.
O gün destek verenlerle günü birlik başarı istiyenler belki stadda kavga bile edecekler ama bu önemli değil önemli olan bu desteğin sen ben gibi çok küçük bir azınlıkla sınırlı kalacağı gerçeği. Evet, oturduğu yerden ahkam kesenler kazanacak yine. “Go home Rijkaard!” diyen enteller yine “ben demiştim” diyecek.
Ben fikrimi anlatırken özel bir çabaya yönlendirmeye ihtiyaç olmadığını söylemiştim. Çünkü mesela Rıdvan’ın dillendirdiği B Planı masalına karşı Banu Yelkovan’ın yazısı yoruma hiç gerek kalmaksızın çürütüyordu bu klişeyi.
Değerli blog yazarlarının tespitlerinden yaralanmak mümkünse onları oluşumun üyesi yapmak var aklımda.
Bu projede önemli olan popüler olmak. Ortalama Galatasaraylı’ya inmek ama bunu yaparken asla kaliteden taviz vermemek.
Ve zaten birçok çelişkili yazıya yorum bile yapmadan yan yana koymak yetiyor. Herhangi bir tepki göstermeye de gerek kalmıyor. Kimseye saldırmadan yalnızca fikirleri kavga ettirip galibi Galatasaraylı’nın kendisine bırakacağız. Galatasaraylı ilk defa böyle bir fikir savaşında hakem olacağı için doğru söylediğine inandıklarının gerçek yüzünü görecek. Bu yenilen boksörlerin (cahil spor yazarlarının) kendine çeki düzen vermesini de sağlayacak böylelikle bu otokontrolün sonucu olarak basında bir kalite artışı sağlanacak.
Yani amacım tepkisel olan küfüre varan yorumlarla alt seviye bir taraftar forumu kurmak değil. Öyle olsa basın antu’da yazanları dinler kendine çeki düzen verirdi. Ama antu’da yazılanlar antu’da kalıyor. Ancak üyeler çapında ve düzensiz düzeysiz sığ birer eleştiri olmaktan başka bir işe yaramıyor.
Antu örneğini vardim çünkü haksızlık yalnızca bize yapılmıyor. Zamanla onlara da yapılıyor. Aragones’in resmen kovuluşu Rıdvan Dilmen’in ağlamaklı maç yorumundan hemen bir gün sonra oldu. Sonuçta Fenerbahçe zarar gördü. Şimdi günlük hesapların peşinde olduklarından Daum’la yola çıktılar.
Benzer süreç Beşiktaş’ta Del Bosque ile yaşandı. Sığ basın ona “Yeniköy Kasabı Del Bosque” diye hakarete varan eleştirilerde bulundu. Ve o da gönderildi. Aynısı Tigana’ya da oldu. Çok önceleri Hiddink’e olanlar hep olacak. Çünkü mevcut futbol ulemaları tek pasa değil top şişirmeye, oyuna değil skora eleştiri yapıyorlar. Kendilerini geliştirmiyorlar. Doğup büyüdükleri evden 15 mil bile uzaklaşmadıkları halde bildiklerini yeterli görüyorlar. Hatta Avrupa futbolunda bile kıt bilgileriyle yorum bile yapabiliyorlar.(Ahmet Çakar’ın “Raul futbolcu falan değil” demesi gibi.)
Sadede gelirsek ben gayet sakinim ama çok da öfkeliyim. Sanırım böyle bir proje yapılırsa öfkemi ne olursa olsun kontrol edebilirim. Sabri sahada yapabiliyorsa ben de yaparım. Zaten bizim ortalama Galatasaraylı’nın da Sabri gibi mental gelişime ve tedaviye ihtiyacı var. Bu projenin amacı da bu yani hemen tepki göstermektense önce sakince düşünmek. Bu tedaviyi Rijkaard veremez ama biz verebiliriz. Proje bir, klişelere takılmayan ve farklı fikirlere önem veren araştırmacı Galatasaraylı bilinci yaratma projesi. Hatta hafızayı da canlı tutmaya yarayacak. Böylelikle tepkisel hareket etmeden taraftar olayın içyüzünü kronolojik ve farklı perpektiflerden yorumlar ışığında araştırarak öğrenecek. Tıpkı maç sonunda Gayın-Sin’e girip maçla ilgili yazınızı okuyup yorumlara bakmam gibi. Çünkü bu platformdaki yorumlar benim için çok değerli.
Taraftarın içinde eski Sabri gibi fevri davrananlara yeni ufuklar açacağız kısaca. Tabi proje gerçekleşirse bu olacak. Şimdilik fikirlerin olgunlaşması aşamasındayız (en azından ben ve Melih abi) sonra somutlaştırabiliriz. Şimdilik en olmazsa olmaz koşul projenin popüler olması. Ekşi sözlük, wikipedia, Facebook veya tweeter gibi. Ve sürekli olması. Çünkü öğrenilenler çok kolay unutuluyor.Bunu da en iyi Arda’dan biliyoruz.
(Ferhat selamlar. Bu yazını okuyunca sezon başında seninle aramızdaki tatlı çekişmeler geldi aklıma. Ne kadar vakit geçmiş arasından halbuki. Nereden nereye gelmişiz. Bir kez daha böylesi bir yaratıcı fikirle ortaya çıktığın için tebrik ediyorum Seni. Görüşeceğiz. Melih)
Selam Melih abi,
Arkadaşlar bu Rıdvan denilen kişinin yazılarını takip etmeye gerek yok, etmeyelim. Biz biliyoruz onların kim ve neler olduklarını. Rıdvan veya onun gibi Rijkaard’ı eleştiren sözde spor adamları hayatlarında Rijkaard’ın gittiği yerlere gitmişler mi gördüğü şeyleri görmüşler mi? İspanya’da Real Madrid’in stadında İspanya-Türkiye maçı oynanmıştı yorumcu da Rıdvan Dilmen’di. Ve aynı şekilde şunu söylemişti burası inanılmaz bir yermiş Kadıköy, Ali Sami Yen cehennem falan değilmiş asıl cehennem burasıymış. Bunu neden söyledim, hayatında Real Madrid’in stadını bile ilk defa görmüş bir adam tüm hayatını o tip yerlerde geçirmiş havasını soluyup suyunu içmiş terini akıtmış dünyanın sayılı oyuncularından ve hocalarından bir tanesi olan Rijkaard’ı eleştirme cüretinde bulunuyorlar. Hadi hepsini geçtim ama Rijkaard hakkında ben onun değişik bir futbol sistemi olduğuna inanmıyorum ve iyi bir futbol adamı ama…. cümlesini içime sindiremiyorum.
Melih abi bence Rijkaard ve Neeskens’e destek hakkında Ultraslan ile görüşürken bu tarz konuşan tamamen tarafsız ve kasti olarak takımı bozma yönünde yapılan eleştiriler için de bir kaç cümle birşey söylemenizi sizden rica ediyorum. Bu tip insanlara cevap vermek gereksiz ama çok fazla ileri gidiyorlar ve kurulmak istenen sistemden vazgeçirmek için her yolu deniyorlar. Bence medya bir cevabı özellikle Rıdvan Dilmen bir cevabı çoktan hak etti. Bu cevabı verecek olanlar da biz taraftarlardır. Tribünde veya bilgisayarı başında olan taraftarlar. Ben o kanala birkaç fax ve mektup göndermiştim. Bir elin nesi var bin elin sesi var. Hep birlikte protestomuzu gösterelim ve takımımıza sahip çıkalım.
Melih abi bu konular üzerinde duracağını biliyorum. Son olarak Fenerbahçe’nin kimseye yenilmemesi nedendir bilinmez ama beni ilk defa mutlu etti. Hem yıldız oyuncularımızın motivasyonuyla ilgili hem de onları ilk kez yenme zevkini tadacak olmak beni mutlu etti. Ben göreceğim onları bizim maçta en güvendiğim maç o maç. Göreceksin Melih abi oynadığımız en kolay maç olacak. Yeter ki her zaman olduğu gibi abuk-sabuk bir gol yeyip orada dağılmayalım veya hakemin etkisi altında kalmayalım. Ben çok güveniyorum takımıma ve hocamıza.
Saygılarımla,
(Burak selam. İnşallah dediğin gibi olur orada. Esasen uA platformunun bu tip yazıları protesto mahiyetinde bildiriler kaleme alıp basına geçmesi lazım. Taraftar bir baskı oluyorsa taraftardır mantığını işletmemiz lazım.
Rıdvanlar’ın okunup okunmaması değil mesele Burak. Bizim gibiler elbette ya okumuyor, ya da etkilenmiyor. Ama şöyle bir sorun var ki ortala Galatasaraylı onu dinliyor, etkileniyor. Bu gerçeği kabul edip buna göre stratejiler üretmek gerekiyor. Sevgilerimle. Melih)
Galatasaray taraftarının büyüklüğü, bu tarz kriz dönemlerinde, daha iyi anlaşılmaktadır. Tarih boyunca da bu böyle olmuştur. Rakiplerimizin tribünlerinde düzenli olarak her sene bir gerilim yaşansa da tribünlerimiz bu anlamda hep geçer not almıştır. Son 25 yılda benim hatırladığım maksadını aşan iki olay vardır. Biri Derwall’e Rizespor maçı sonrası Florya’da yapılanlar, bir de geçen sene Hacettepe sonrası olanlar (ki onun sebebleri çok farklı skor ile alakalı değil) bunun dışında hep futbolcularımızın teknik kadrmuzun arkasında olduk. Zaten düzenli bir şekilde her sene bu tarz skorlar alıyoruz ama büyük takımları, büyük yapan da işte bu andan sonra geri dönüşü yapabilmek. Rocky serisinin son filminde Rocky’nin söylediği bir laf var. Der ki: “İyi boksör yere yıkılmayan değil, yıkıldıktan sonra yerden en hızlı kalkabilendir” diye. Bu lafı çok severim. 4 kırmızı kart gördüğümüz Fenerbahçe maçından sonraki Gençlerbirliği, 4-0′lık Fenerbahçe maçından sonraki Sarıyer maçı 5 yediğimiz Kocaelispor maçından sonra Bordeaux maçı ve en önemlisi 5-0′lık Chelsea maçından sonra UEFA Kupası’na giden yol. Her zaman tribünlr arkalarında oldu. Özhan Canaydın dışında tepki gösterdiğimiz başkanımız da olmadı. Ki bir sene düzenli olarak maçların ilk beş dakikası, alkış protestosu yaptık sessiz protesto yaptık. Tribünler stada gelmez oldu. Ama yakaladığımız bu havayı bozmaya basının gücü yetmez.
Fenerbahçe taraftarının Alex’i yuhlamasını düşünüp taraftarın neden Lincoln’e sahip çıkışını bile çekemedi bizim futbolcu eskilerimiz başta olmak üzere basındaki spekülatif odaklar. Lincoln’e sahip çıktık şimdi Elano’ya da sahip çıkarız Reijkaard’a da. Ali Sami Yen Canaydın öncesi ruhunu yakaladı o ruhu artık bırakmayız.
Basının olaylara bakış açısı olarak aklıma bir Rus fıkrası geliyor. “İki Rus köylüsü varmış birinin 2 koyunu diğerinin 1 koyunu varmış. Bir koyunu olan Rus köylüsü her gün Allah’a duaa edermiş. – Allahım ne olur komşumun bir koyunu ölsün- diye.” İşte GS ile diğer kulüplerimiz arasındaki süreç de bence böyle. Biz ilerliyoruz yanımıza gelemeyecelerini düşünenler bizi çekmeye çalışıyor. Statımızın hala yapılamamış olması bile bunun göstergesi. Oysa ki Kayseri’nin stadını devlet yaparken kimsenin sesi çıkmıyor. Mahalle arasında yapılan Saracoğlu’nun arsasını geçtim kapasitesi 50000 olduğu için kimse – o yöre bu kapasitede bir stadın trafiğini kaldıramaz- demiyor. Ama Ali Sami Yen’in arazisine stad yapmak istendi mi, “Oraya en fazla 40.000 kişilik stat yapılabilir yoksa trafik kaldırmaz” deniyor. Hangi Ali Sami Yen? Altından üstünden otoyolların geçtiği, iki tarafında da metro olan Ali Sami Yen 40 bin kişiyi ancak kaldırıyor ama mahalle arası 50.000 kişiye devam deniyor. Ümraniye’de Samandıra’da devletten halka açık olmak kaydı ile karşılıksız arazi alanlar (ki halkın girdiği görülmediğinden Orman Bakanlığı’ndan ellerinden alınması için karar çıktı ama engellendi) Seyrantepe’ye karşı çıkıyordu oysa ki altın verdik gümüş alabilmek için.
Aziz Yıldırım’ın 3 yıl şampiyonluk lafındaki rakam ise FB’nin 4. yıldızı takacağını belirtmesi sessiz şekilde. 3′ün anlamı bundan ibaret. Bu arada tüm camiayı da yapılabilir bir hedefte tutup daha büyük ve ulaşılmaz hedefler için yapılabilecek bir baskıyı da engellemiş olacaktı. Bu bakımdan bizim başkanımız Adnan Polat çok şanssız. Zira takım UEFA’yı da alsa başarısız addedilebilir. GS Spor Kulübü’nün hedeflerinin hep en yukarıda olması yöneticileri ve işgörenlerini hep daha iyiye odaklanması konusunda şartlandırmaktadır. Ama biliyorum ki eğer GS UEFA Kupası’nı alsa ertesi gün Hıncal Uluç gibi gezeteciler, “UEFA’yı aldın da Adnan Efendi, işte ben sana şimdi sorarım neden bu takım geçen sene 5. oldu da UEFA’ya kaldı. Neden Skibbe ile başladın takımın bir yılını yedin. Yoksa bu sene bu kadro ile Şampiyonlar Ligi şampiyonu olurdu bu takım” diyeceklerdir. Allah yardımcısı olsun bu yüzden tüm emek veren insanlarımızın.
Konu Hıncal Uluç’tan açılmışken, sene başı GS’lı olmaktan gurur duymuştu Reijkaard’ı aldığı için tuttuğu kulüp. Ama şimdi defol diyebiliyor Reijkaard’a. Sormalı ona. GS hangi hocayı getirirse razı olacak. Sadece gitsin diyen bir adamdan bahsediyoruz. Hiç gelsin dediğini duyan olmadı. Zaten Hıncal Uluç’un tarzı budur. Ben çözdüğüm için pek yadırgamam. Kapalı önermelerle yoluna devam eder Hıncal Uluç mesela der ki: “GS Gerets’i göndermek istiyor. Ama gidin sorun hayır göndermek istemiyoruz diyeceklerdir” şimdi bu lafa inanıp yöneticilere gitseniz deseniz-Gerets’i göndermek mi istiyorsunuz?- yönetim evet derse Hıncal diyecek ki ben demedim mi. Ama yönetim “hayır” göndermek istemiyoruz derse Hıncal diyecektir ki: Ben öyle diyeceklerini söylemedim mi:)))
Melih abi diğer başlıkda bir FB maçı straejisi çizmişsin kendince. Ki dediğim gibi kendince bir strateji ama katıldığım söylenemez. Nokta forvette Keita’nın olduğu bir sitem Lugano’yu fizikman hiç yormayacağından, Fener savunmasının diri kalmasına neden olur. Ben maça mızrak gibi değil de daha çok kanatlara yayılmış bir şekilde çıkacağımızı düşünüyorum. Saraçoğlu’nda saldırmadan oynayacak bir FB’yi kanatlara açmak, onları yormak manasına geldiğinden ileride Guiza’nın sağa sola koşularına ve Alex’e uzun paslara odaklı bir oyuna dönmek zorunda kalacaklar. Eğer orta sahamızda savunma ağırlıklı iki oyuncumuz ileri doğru baskı yaparsa bu da Emre’nin kart görmesi Bilica’nın dağılmasını kolaylaştırır diye düşünüyorum. Dediğim gibi bu da bence olan görüş. Tamamı ile izafi.
Ama her ihtimalde GS’ın biraz hücum varyasyonu çalışması gerekiyor ve Baros’a karşı oluşan cimriliği dindirmek gerekiyor.
(Cem selam. Minik minik geçeyim yorumunun üzerinden. Yakın tarihte bençe birkaç üzücü olay atlanmış. Bir tanesi Saftig’in yüzüne bir cisim atılmasıydı bir mağlubiyetten sonra. Adamla yollarımızı ayırdık ve sezonu Müfit Hoca’yla bitirmiştik. Bize yakışan bir şey değildi ki, Saftig’i getiren de Faruk Süren-Özhan Canaydın mihveriydi. Ama futbol şubesi başkanı olarak Adnan Polat’a kalmıştı ihale. Bir diğeri de geçen sezonki Kocaelispor maçından sonra tribünlerin “Skibbe istifa” diye bağırmasıydı ki bu da bize yakışan bir şey değildi.
Rus köylüsüyle ilgili öykü Bulgarlar için anlatılır. Bulgar köylüsü Tanrı’ya komşusunun bir koyununu öldürmesi için dua edince, yanıt gelir. “Duan yerine gelecek, komşunun iki, senin de bir koyunun ölecek. Ne istersen ondan iki, senden de bir şey alınacak.” Bulgar köylüsü uzun uzun düşünmüş, süre istemiş. Sonra bir gece yarısı uyanıp sevinçle karısına bağırmış. “Buldum Tanrı’dan ne isteyeceğimi. Bir gözümü kör etmesini isteyeceğim, böylece komşum kör kalacak.” (Biraz yazıyla da ilintili oldu bu öykü.) Sevgilerimle. Melih)
Selamlar Melih Abi,
Schuster yazindan beri takip ediyorum Gayin-Sin’i. Burada senin muhtesem yazilarinin yani sira cok kaliteli yorumlar da geliyor, bu yazi ve yorumlarin su gunlerde Galatasaraylilar olarak nelere sahip cikmaliyiz ve inanmaliyiz, hangi sacmaliklara taviz vermemeliyiz gibi sorularin dogru cevaplarini bulmamiza buyuk katkisi oluyor. Yine de bazi icimizdekiler nereye dogru gittigimizin farkinda degiller ve o yalakalara, saklabanlara itibar ediyorlar. Ve onlarin istedigi seyleri yapiyorlar. Ama ne olursa olsun biz hedefimizden, amacimizdan vazgecmeden, engellere takilmadan yurumeye devam edecegiz… Sadece S-A-B-I-R
(Kerem selam. Galatasaray’ın yapacağı şey belli. Çalışmak, çalışmak, çalışmak. Her türlü fırtına, yağmur, boranda yola devam etmek. Geleceği inşa etmek pahasına hangi bedeli ödemesi gerekiyorsa bunu ödemek. Tüm bunların toplamına sabır diyoruz galiba. Sevgilerimle. Melih)
Tobias Linderoth’lu Kaleydoskop başladı şu an.
http://www.galatasaray.com/
(Selam Ferhat. Ben de onu seyrediyorum şimdi. Sevgiler. Melih)
Merhaba,
Öfke ile kalkan zararla oturur. Hakem’e kızabiliriz, rakibimize kızabiliriz, medyaya kızabiliriz. Benim gibi sizlerde haksızlığa gelemeyebilirsiniz. Ama heyecanlanıp bu türlü tepkiler vermekten uzak durmalıyız. Geçen seneden ders almalıyız. Yenilgiler için bu türlü bahaneler yaratıp futbolcuları rehavete, taraftarlarıda karamsarlığa, umutsuzluğa sokmamalıyız.
Peki ne yapmalıyız. Destek olmalıyız. Ama sözde değil özde destek olmalıyız. Ali Sami Yen cehennemini ninli söyler gibi uyutmamalı, yanlış olduğunu bile bile hakemin kararını lehimize çevirmek için protesto ile (asla küfür yok ) etki altına almalıyız. Rakibin sinirini bozmalıyız. Adı üstünde bu bir oyun. Bizde rakiple oynayıp rakip futbolcuların sinirini bozmalıyız. Biz hırs ve aklı birleştirip gol attıkça, galibiyetler aldıkça zaten rakiplerimiz morali bozulacak. Tekrar yazıyorum ninni yok. Öfke yok. Kendini kaybetme yok. Ani ve kurnazca yapılmış şiddetli tepki var.
Futbolcularımız maalesef futbolun sadece zeka ile oynandığını sandığı için (hoş, son maçta tek pası bile akıl edemedik) ve mücadele etmediğimiz için maçı kaybettik.
Son olarak Aziz Yıldırım ve ekibini bu kadar güçlü ve zeki görmeyin. Güçlü olsalardı bu kadar zenginliğe rağmen bu kadar pompaya rağmen kulubün 150-200 milyon euro borcu olmaz, yılda 5 gol atan futbolcuya 15 milyon euro verip almazlardı.
Saygılar
(Selam Görkem. Bir yerden sonra mesele Galatasaraylılar’ın tepkisini medeni biçimde ASY’de göstermesi gerektiği, ama bunu yapamadığı sorununa gelmiş oluyor. Mesela küfür etmeden nasıl hakem hatalı kararından dolayı protesto edilip baskı altına alınır, daha bunu çözebilmiş değiliz maalesef. Zekice bir yöntem bulamıyor buna tribünler.
Hatırlıyorum da eskiden derbi maçlarda stad ortadan bölündüğü için ozanların atışmasına benzer inanılmaz atışmalar olurdu tribünler iki takım taraftarı arasında. Birçok tezahürat o an ortaya çıkardı. Çünkü inanılmaz zeki ve mizah anlayışları gelişmiş insanlar vardı tribünlerde.
(O eski, sadece takım sevdasına değil zekâya da dayanan seyircinin yok olduğunu en iyi basket maçında anlıyor insan. Çünkü yenilerde “tribüncü” diye tarif edilen insanlar futbol maçlarında bile ninni olarak kabul edilen tezahüratları herhalde en hızlı takım sporu olan baskete aktarıyorlar bir sakınca görmeden.
En nihayetinde şunu demek lazım. Bu hep şikâyet ettiğimis ve edeceğimiz ama giderek daha da kötüleşen bir durum. Böyle bir gerçek var önümüzde maalesef. Sevgilerimle. Melih)
herkese selam
ilk defa yaziyorum. bugune kadar hep okuyup yazmaya vaktim olmamisti. melih abiye yazdiklari icin tesekkurler ve ona yakisan seviyede yazi yazan arkadaslara da tesekkurler.
ben sadece sunu soyleyeceğim biz turk halki olarak sporun ne demek oldugunu bilmiyoz. her seyin kazanmak oldugunu saniyoruz. onun icin de gunluk yasayip bir seyler elde edemiyoruz.
insallah bu sistemsizlik icinde frank rijkaard’i turkiye’den kacirmayiz.
saygilar
(Selamlar. Hoşgeldin Gayın-Sin’e. Şöyle bir paradoks var. Hep diyoruz ya Galatasaray Türkiye’dir. Türkiye’ye kalsa Rijkaard gibi adamlar “bizim insanımızı anlamıyor” gereçkesiyle başarısızlığa mahkum edilirler Hiddink gibi. Ama Galatasaray Türkiye’deki ana akıntıların dışında olduğu için geleceğini planlayabilen tek kulüp. Yani demem o ki Türkiye kaçırır Rijkaard’ı, ama Galatasaray kaçırmaz. Sevgi ve selamla. Melih)
Merhabalar Melih Bey
İnanamıyorum ama yazınız Sabah gazetesinde çıktı. Ülkemdeki bütün gazeteler için, ki buna Sabah gazetesi de dahil, çok sert bir yazı bu. Çok ama çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim.
(Selam. Evet haklısın. Sert bir yazı. Ama çizginin de dışında. Bu da aslında gazetelerin sevdiği bir şey. Ben gönderirken “muhtemelen kullanmayacaksınız, ama yine de gönderiyorum” türü bir şey yazmıştım. Biraz gecikmeli de olsa kullandılar yazıyı. Ama gördüğüm kadarıyla kimse yorum yapmadı. Böylece çıkan fırsatları değerlendirmemiş oluyoruz hep birlikte. Sevgiler. Melih)
(Samet selamlar. Epeydir yoktun. Umarım iyisindir. Bu yazıdan yanılmıyorsam Çarşamba sabahı bahsetmiştim Gayın-Sin’e. Bence müthiş bir yazı. Tabi burada Ümit Abi, yönetime, kaptana, tribünlere bir şey derken aslında Türkiye’ye bir şey demiş oluyor. Ve gerçek başarıya Türkiye’nin hazır olmadığını belirtiyor.
Bu yazıda çarpıcı bir Türkiye örneği var. ŞS’nda kırmızı kartlık hareket yapan Lugano aslında kırmızı kart görmeyeceğini bildiği için yapıyor o hareketi. Yani onun yaptığı da sarıyla cezalandırılıyor. Ceyhun Eriş kendini yere atınca çalan düdüğü itiraz eden Mustafa Sarp da. İşte bu Türkiye başarıya hazır olmayan. Buna ses çıkarmayan Türkiye. Sevgilerimle. Melih)
Teşekkür ederim Melih Abi, iyiyim. Sen de ufak bir rahatsızlık geçirmişsin GS TV’den duymuştum. Geçmiş olsun, sen de iyisindir inşallah.
—————————
Geçen gün Bilgin Gökberk’i dinliyordum NTVSpor’da. Rİjkaard’ın B planı olmadığını savunanları çok güzel “ti” ye aldı, ve en önemlisi Türkiye’de bir ilerleme söz konusu olması için artık “Daum modelinin ” değil “Rijkaard modelinin” şampiyon olması gerektiğini söyledi. Bu çok önemli bir noktaydı bana göre hem de çok…..
——————
Rijkaard niye Rijkaard olmuş? Kendine göre doğruları olduğu için. Adam bu oturtmak istediği sisteme çok inanıyor ve demek ki bir bildiği var ki bu yaptıklarıyla başarıyı sağlamış.
Yok efendim, kampa almadan olur muymuş hiç? Burası Türkiye’ymiş (bilmeyenlere duyurulur misali). Bunu söyleyenlerin bir birikimi olmalı ki (mesela bir takıma Avrupa kupası kazandırmış olmalı) bunları savunabilsinler.
Ama olur mu hiç? Bizim usta, duayen, isimlerinin başına adeta “Prof.” eklenmesi gereken ama çoğu çimin kokusunu almamış “futbol otoritelerimiz” bu işi oyunculuğunda, antrenörlüğünde yakalamadığı başarı kalmayan Rijkaard’dan çok daha iyi biliyorlar…
“Burası Türkiye” mantığıyla bir arpa boyu yol gidemeyiz. Boşuna gelmedi bu adam Türkiye’ye. Galatasaray’da bilirdi, tek amacı lig şampiyonluğu olan bir hocayı almayı. Rijkaard geldiğinde bunu “DEVRİM” olarak adlandıranlar, şimdi devrimin en basit tohumlarının atılmasına bile büyük bir cüretle karşı çıkıyorlar. Yönetim, Rijkaard’ı karşısına alıp, “biz senden hiçbir şey istemiyoruz hocam, sen sadece Galatasaray profesyonel futbol takımını, TSL’de şampiyon yap sana da yıllık 5 milyon euro garanti para” deseydi o görüşme anında ve bir daha olmayacak şekilde biterdi. Ama tahmin ediyorum Fenerbahçe yönetimi Daum’u karşısına alıp harfiyen bunları söylemiştir…
Bu yüzden Avrupa’ya açılan pencere hep Galatasaray olmuştur ve böyle olacaktır da.
Biz Galatasaray taraftarı olarak, Rijkaard ve ekibinin tohumlarını ekmek istediği “Yeni Model Galatasaray’ın” hep arkasında olmalıyız. Belki Ümit Aktan’ın dedikleri sezon sonunda doğru çıkacak kimbilir? Ama Melih Abi nasıl bize “Derwall Devrimini” anlatıyorsa biz de yeni nesil Galatasaraylılar’a; “Rijkaard Devrimini” anlatacağımıza inancım tam. Ama öncelikle, özellikle yapmamız gereken 3 şey var:
GÜVEN, SABIR, İSTİKRAR…
(Samet selamlar. Eğer Derwall’i aktarmakta bir faydam oldusya çok sevinirim açıkça. En önemlisi şu. Galatasaraylılar olarak bir değişimi hep birlikte yaşamak. Zaten en çok tepki çeken ve korkulan şey de bu. Görüşmek üzere sevgilerimle. Melih)
Selam Melih abi,
MaMi’ya yazdığın cevapta: “…Yazan bir insan kelimelerin yarına kaldığını bilir. Bu yüzden söz mühendisliği yapar. Kelimeleri tartarak yazar. (Belki de ben abartıyorum yazarlığı.)..” demiştin.
Yaptığın teknik yorumlardan çok şey öğreniyoruz zaten. Ama yazılarından, sende GS sevgisinden de öte insan sevgisi olduğunu okuyucu anlıyor/hissediyor bence. Emeklerin için kendi adıma teşekkür ederim.
(Ersinciğim selamlar. Bu yorumun beni çok mutlu etti. Çünkü her şey biter insanlık baki kalır. Tüm amacımız da bu olmalı. Sadece fikir düzeyinde konuşmak, kalpleri kırmamak. Ama her zaman başaramıyoruz bunu. Sevgilerimle. Melih)
Sitenizi Sabah Gazetesi’nde yazilariniz cikmaya basladigindan beri takip ediyorum. Futbol ile ilgili goruslerinizi (Galatasaray’liliginizdan dusuncelerinizi damitabildiginiz zamanlarda), tarih bilginizi, sitenize yorum yazanlara cevap verme adetinizi ve tuttugunuz takima olan sevginizi anliyor, begeniyor ve takdir ediyorum (benim takdirime tabii ki ihtiyaciniz yok). Fakat bence artik bir karar vermeniz gerekiyor. Taraftar olmak ile gazeteci olmak arasinda. Haddimi asmak istemiyorum ama hakikaten sizlerin -dusunceleri yazili ve gorsel basinda yer bulmaya layik bulunan insanlarin- bu konularda daha fazla hassasiyet gostermesi gerektigini dusunuyorum. Gazetedeki ve blogunuzdaki yazilarinizin hemen hemen hepsini ve yorumlarinizi da okudum. Acikcasi boyle yazilar yazabilecek futbol bilginiz ve kivrak kaleminiz varken, bence “taraf” olarak bu yazilarin degerini dusurmeyin derim. Yorumlara verdiginiz karsiliklarda ise bu cok daha fazla on plana cikiyor. Ozellikle Umit Aktan’in ‘Galatasaray başarıya “hazır” değil’ yazisini (ki siz Ridvan’a kiziyorsunuz. Umit Aktan’i herhalde sadece Galatasaray’li taraftarlar begenebilir sanirim. Tipik bir Fenerbahce dusmanligi ve yillarin kliselerinin toplandigi bir yaziydi o) takdir etmeniz ayrica dusundurucu.
Yorumumu o yazisindan sonra Umit Aktan’a gonderdigim e-mail ile bitireyim. Gerci kendisi pek cevap verilmeye deger bulmadi herhalde.
“Yazınıza İtafen…
Bu görüş ancak rakibinin kaptanı hakeme el kol hareketi yaparken, kendi kaptanının bir sene önce derbide karşı takımın kaptanlarından birine yumruk atarken görmezse çıkabilir…
Bu görüş ancak Lugano’nun yaptığı hareketi “uçan tekme” olarak adlandırıp, Keita’nın karate kursu denemelerinin cezasız kalmasına ses çıkarma cesaretini gösteremezse çıkabilir…
Bu görüş ancak Tuncay’ın üçlü çektirmesini nezaketsizlik olarak görüp, Souness’in bayrak dikmesini hafızasında sadece saklarsa çıkabilir…
Bu görüş ancak Fenerbahçe taraftarının yapması gerekeni yapıp (çünkü taraftarin gorevi budur zaten ve her takimin taraftari bu gorevi yerine getirir), Galatasaray taraftarının sağduyulu davrandığını düşünen bir saflıktan çıkabilir…
Bu görüş ancak bu kadar senedir spor camiasının içinde olup, hala tarafsız olma olgunluğunu kazanamamış birinden çıkabilir…
Bu görüş ancak fanatizmiyle para kazanan birinden çıkabilir ancak…
Saygılar”
(Selamlar. Öncelikle bir Fenerbahçeli’nin Gayın-Sin’i, yazıları ve yorumları okumasından mutluluk duyduğumu belirtmek isterim.
Şöyle bir durum var. Ben gazeteci değilim. Sabah’ta yazılarımın yayınlanmasından dolayı para kazanıyor da değilim. Profesyonelim yani. Dediğiniz gibi de tarafım. Ama bu oyuna objektif bakmamı engellemiyor diye düşünüyorum.
Türk basınında tuhaf bir adet var. Selçuk Yula, Necati Bilgiç, Orhan Zeki Ak, Encan Saatçi, Serdar Akbıyık ve de birçok kişi yazılarında “Fenerbahçemiz” kelimesini rahatlıkla kullanırlar. Hiçbir genel yayın yönetmeni bunlara tek kelime etmez. Hatta Feryal Pere gibi Fenerbahçe’yi yüceleştirmek için yazanlara haftanın tek günü köşeler açılır. Bu çok doğal karşılanır.
Ama Ümit Aktan gibi gördüğünü kendince yazanlar Türkiye gibi yayınlarda yazmaya zorlanırlar, marjinalize edilirler. Hiçbir yazısında Galatasarayımız demeyen, bu kibarlığı yapan Melih Şabanoğlu karar vermeye davet edilir.
Naçizane ben şöyle düşünüyorum. Bu oyunun futbol değerini takip etmek ve izlemek isteyenler Melih Şabanoğlu’nu okurlarsa sanırım bir hayal kırıklığı yaşamazlar. Çünkü Melih Şabanoğlu’nun Galatasaraylılık’ı, onu gördüklerini yazmaktan alıkoymaz. Futbola futbol olarak bakmaktan alıkoymaz.
Hatta Mustafa Sarp yazımdan dolayı bir Fenerbahçeli bana mesaj atarak bir de Christian Baroni yazısı yazmamı istemişti. Ben de ona, elimde maalesef Fenerbahçe’nin istatistikleri yok. Olsa yazardım diye yanıt vermiştim. Eğer Sabah benim başka maçları da yazmamı isterse bunu mutlulukla yaparım. Ve emin olun objektifliğime halel de getirmem.
Sizi sevgiyle selamlıyorum. Melih)
Melih abi eline aklina saglik. Bu maalesef ulkemizin futbolu kadar politikasinda da boyle. Cok guzel anlatmissin cahilleri. Tek gozlu canavarlar bile denebilir. Amerika’da da az degil sayilari aslinda.
(Selam Haluk. Aslında bu anolojinin yaratıcı fikri Cruijff’a ait. (Onu da bir yazımda kullanacağım.) Yani sadece Türkiye’de değil bu tipoloji, ABD’de, Hollanda’da ve İspanya’da da var. Ama sanırım oralarda oransal olarak Türkiye’ye oranla biraz daha az sayıdalar. Amerika’ya sevgilerimle. Melih)
Melih merhabalar.
Bilmiyorum kimsenin dikkatini çekti mi? Milliyet’in internet sayfasında kendini tekzip eden bir haber var. “Bunlar uzaylı mı?” başlıklı. Barcelona’nın antrenman tekniklerini gösterip, akılları sıra bize vizyon aşılıyorlar. Halbuki, ben bu görüntüleri bizim antrenmanlarda görüdüğümü hatırlıyorum.
Bir kez daha anladım, sabretmemiz gerektiğini..
(Burak selamlar. Ben açıkça görmedim benzer görüntüleri. Ama görsem de şaşırmam. Ancak bunun bir antrenman tekniği olduğu konusunda pek emin değilim. Sanki birkaç futbolcunun iddiaya girmesiyle oluşan bir görüntü gibi. Sabır konusunda haklısın. Sevgilerimle. Melih)
“Yosun tutmaya başlamış su tanklarının değişmesi gerekir”, dediğimde, “biz onları siyaha boyarız, hallolur” diyenlerdir, onlar…
“Onlar”, iki yıl süreyle tıbbi danışmanlığını yaptığım İngiliz-Hollanda şirketinin önemli sayıdaki bölüm yöneticisi Türklerdi. İşçi sağlığı konusunu, buna benzer “harika” yöntemlerle çözmeye çalışırlardı.
Elbette, çok sayıda akıllı Türk (ikinci grup), Hollandalı ve İngiliz yöneticiler vardı ve tüm taleplerim bu insanlar tarafından tartışmasız kabul edildi, iki yıl boyunca.
Severim İngiliz ve Hollandalılar’ı; meslek erbabına ve insan sağlığına gösterdikleri saygıdan ve sistemli, düzenli çalışmalarından ötürü.
Tam Ermanlar ve benzer “bacak kırıcılar” nedeniyle, LigTV aboneliğimi iptal edecek iken, bir Hollandalı’nın teknik direktör olması ile “yola devam” kararı vermem, bundandır herhalde.
Sevgili Melih kardeşim,
Seni AliSamiYen.net’te tanıdığımda, ikinci gruba dahil olduğunu çabucak anlamış ve yazılarını İstanbul’da okuyan oğluma da okutmuştum. Hayran kaldı.. Bana seni sorar, durur.
Her yazın ayrı bir keyif verir ama, bu yazını ayrı bir yere koymak gerekir.
Aklına Sağlık.
Ama, her şeyden önce, seni eğitip, bugüne getiren tüm Öğretmen’lerinin ellerinden öperim. (Aileni elbette unutmuyorum.)
Dr. Altuğ Ar
(Çok sevgili Altuğ Abi. Emin ol gözlerim yaşardı bu yazdıklarını okuyunca. O nasıl söz abi, benim öğretmenlerimin ellerini öpmek. Asıl ben öperim ellerinden seni yetiştirenlerin. Muhtemelen onlardı sizden sonra bizleri yetiştirenler. Emin ol, seni Gayın-Sin’de görmekten çok mutlu oldum. Saygıdan bil bunu lütfen, ellerinden öperim senin. Oğluna da sevgi ve selam. Melih Şabanoğlu)
melih abi sabah gazetesine çıkan makaleleriniz için buraya link verirseniz sevinirim. ilkesel olarak okumuyorum sabah’ı özel bir şey olmadığı sürece. ama girip en azından makalenize yorum yapmak isterim. sizin gibi değerli insanların medya içinde de var olmasını ve yaşmasını istiyorum. bu arada her yoruma büyük bir hevesle bir şeyler yazmanız beni dumura uğratmş durumda bu heyecanınızı ve yaklaşımınızı çoşku ile kucaklıyorum.
(Cem kardeş selamlar. İlkeler önemli. O yüzden vermemeyim bir link. Zaten bir saat içinde kaldırılır yazı. Mesele değil. Sevgiler. Melih)
Yazdiklari gazetelerin, ciktiklari televizyon kanallarinin kari surdukce bildikleri yere kosmaya devam edecekler galiba Melih Abi. Herkesin temel derdinin maddi kazanc olmasina ragmen bunun acikca hic dile getirilmedigi baska bir yer yok. Artik her ulkenin televizyon dunyasi turlu igrencliklerle dolup tastigi halde, tum bunlarin televizyon ranti gibi bir olgudan bagimsiz gerceklestigi illuzyonu hicbir yerde bundan daha fazla yerlesmis olamaz. Ayni sekilde herkesin taraf oldugu bu ulkede surekli tarafsizliktan soz edilmesi..
Bugun Rijkaard ve Neskeens’le alay eden yazilar yazabilenler de bir taraftalar. Ama bir futbol kulubune maddi kazanc beklemeden baglanmis olanlar gibi taraf degil, kendi cehaletlerinin, hosgorusuzluklerinin ve eksikliklerinin bilincsiz sekilde tarafindalar. Cunku onlara kitlelere ulasma imkanini verenler piyasanin dogal kurallarinin bu dunyada alt edilemeyeceginin farkindalar. Bu yuzden futbol yorumcularindan ve yazarlarindan istedikleri ve bekledikleri sey konustuklari alana dair tum eksikliklerini, sig ve sabit fikirlerini, torpulenmemis mizaclarini ve hitabet bicimlerini ekranda sergilemeleri, yazilarinda hissettirmeleri.
Kârı surdurmenin ulke kosullarinda bu sektorde en kolay yolu bu. Ustelik cok avantajli bir sektor bu. Mesela doyum diye bir kavram yok burada, buzdolabi gibi yalnizca bir tane satin almanin yettigi bir urun degil. Dolayisiyla kesintisiz buyuyebilirsiniz. Ne Silikon Vadisi’nde ekmegini cikaran ortalama bir insanin bilgisayar kodlari bilgisine benzer bir teknik bilgiye ihtiyaciniz var ne de Wall Street’tekilerin finansal datalarina. Ne kamu hukukuyla alakalari olmali burada var olabilmeleri icin var ne de iktisat teorileriyle. Ihtiyaclari olan tek sey birilerinin futbol takimi kurmasi, o takimin kurulmus baska takimlarla cekismesi. Sermayeleri tv kanallarinin rating, gazetelerin tiraj yapmasinda fayda saglayan, cesitli yollarla olusturduklari imajlari ve o imajin para etmeyecegi zamana kadarki kredibiliteleri. Meslekleriyle ilgili tum veriyi 90′ar dakikalik maclarda, yonetici-idareci demeclerin vs.de bulabileceklerini, 10 yillar oncesinde kalmis futbol bilgileri, ufuklari ve sifira yakin olan futbol disi disipliner bilgileri ile bu verileri analiz edebileceklerini saniyorlar. Yaptiklari ise ister inansinlar ister inanmasinlar, bu is para ediyor. Seleflerinden cok iyi ogrendikleri kaliplar var bu yuzden Aragones, Del Bosque, Rijkaard, olmadi Mustafa Denizli hakkinda asagilik olarak algilanabilecek seyler soylemenin elestiri denilen bir sey hakkinda kisisel hukum verme kabiliyetlerini yansittigini zannediyorlar.
Oyle zannetmiyor olsalardi, Hiddink’i bu ulkede 2 yil calistirmaktan medya yuzunden vazgecmis olmanin maliyetini Fenerbahce’nin ve dolayisiyla ulke futbolunun hala cekmek zorunda olusunu sorgulayabilecek gorgu, karakter, kultur, egitim vs.’ye sahip olmadiklari icin bu ulkenin Turkiye oldugu, Bati ulkelerine benzemedigi (dayanilmaz) gerceginde israr etmekte bir sakinca gormuyor olmazlardi. Ayni meslek insanlarinin kalburustu olarak nitelenebilecek olanlari arasinda kemiklesen bir fikir var ki asil umutsuzluk veren, mide bulandiran o. Neymis, meslekleri geregi her ulkede bulunmuslar, oralarda ne turlu elestiriler yapildigini iyi bilirlermis. Hastaliklara karsi asi gibi koruyucu bir fikir. Ne ki, herhangi bir Bati basininda “baskalari mesleklerinde soyle edepsizlikler yapiyor, biz az bile yapiyoruz” demeye getiren bir cumle gormenin olanaksizligini ortemedeginden kendi edepsizligi onunde de koruma saglayamiyor. Neskeens’in meslek hayatindaki belki de en onemsiz ayrintiyi, notlar almak icin tasidigi defterini dahiyane! bir igneleme ornegiyle yazisina sigdirabilen ahlaksizlardan, Turkiye’nin nerede oldugunu iyi bilip nerede olmasi gerektigine deginebilecek meslek ahlakindan ve toplumsal bilincten yoksun olanlara kadar tum bu vasatin alti genelin vasat temsilcilerinin kostuklari dogrultudan bir kez daha birileri ayrilmaya cabaliyor ve bunun icin savasacak. Onlar hala cok guclu ama denemekten baska care yok.
(Akif selam. Bu güzel yorumun için sağol. Eğer uluslararası turvulara katılmasaydık dedikleri bir nebze tahammül edilebilir olurdu. Ama öyle de değil.
Bu süreçte iki tuhaf şey var. İlki Rıdvan Dilmen’e bildiğim kadarıyla dünyanın parasını veriyor NTV orada o yorumları yapsın diye. O kadar para alıp seni dinleyenlerin arasında bulunan Galatasaraylılar’ı rencide edecek şekilde, “ne oldu Neeskens’in defterine” demek, profesyonel olmamanın yanısıra birinci sınıf bir terbiyesizliktir. İkinci tuhaf şey. Dün gece bir Fenerbahçeli kardeşimiz gelip bir karar vermeye davet etti beni Gayın-Sin’de. Gazetecilikle taraf olmak arasında seçim yapmamı rica etti. Merak ediyorum acaba bu kardeşimiz Rıdvan Dilmen’e de yaptı mı bu çağrısını? Üstelik ben bedava, o ise para alarak bunu yapıyorken. Sevgilerimle. Melih)
Melih abi,
Sabah gazetesindeki yazına yorum yapmak istediğimizde sayfa hata alıyor ve yorumlar yayınlanmıyor. Bilgin olmasını istedim.
Ayrıca Sabah, bu ülkenin en köklü ve en büyük gazetelerinden biri. Sizin orada yazmanız (şu an için sadece internet sayfasında da olsa) şüphesiz binlerce okuyucuya ulaşmanız demektir. Gayin-Sin’den haberdar olmayan binlerce okur buradan yazılarınıza ulaşabilir.
Herkesin bildiği (isim vermek istemiyorum reklamları olmasın) bir büyük gazetede, Galatasaray ve terör örgütünü aynı cümlede kullanma kahpeliğini yapan birtakım zevatın spor müdürü olması gündemde iken, sizin de medyanın bu tarafında sağlam durmanız önemli.
Bu nedenle ben Sabah’taki yazılarınızı çok önemsiyor, ve ileride spor medyasında daha da farklı bir statü içersinde yer alacağınıza canı gönülden inanıyorum. Size ihtiyacımız var, hem Galatasaray camiası olarak, hem de futbol seven insanlar olarak.
(Ümit selam. Nezaketin için çok sağol. Sevgilerimle. Melih)
” Ben Basit bir iyi futbol dilencisiyim. Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor ve stadyumlara yalvarıyorum:’ Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen!’ Güzel bir oyun gördüğüm zaman da bunu sağlayanın hangi takım ya da ülke olduğuna bakmaksızın bu mucize için şükranlarımı sunuyorum.” diyor Uruguaylı büyük yazar Eduardo Galeano.
Evet 80′lerin ortasında, bir mucize Florya’dan içeri adımını attığında; Türkiyede futbol ; Allah’ ını seven topa depsin! anlayışı ile oynanıyordu.
Juup Derwall gibi bir efsane Florya’dan içeri girmesi dönemin mucizesi idi. 3-5-2 uygulamasını ve hücum futbolunu, idman sahasının çimlenmesini, çimlerin boyunu, ülke futbolunun doğrudan ve dolayısı ile gelişimini hatta halefini bile düşünüyordu Gala’nın ve bu ülkenin. Şükranlarımızı sunduğumuz nice güzel maçlar oynandı sahalarımızda, daha evvel görmediğimiz bilmediğimiz. Gençlerbirliği’nden İsmail, Bursa’dan Semih, Kocaeli’den Yusuf, Edirne’den Muhammed ile. Tanju, Uğur, İlyas, Prekazi ile süsleyerek, Cüneyt gibi aklı, Erhan gibi aykırıyı kullanarak. Büyük insan, ak saçlı derviş, bilge adam nur içinde yat. Tekrar şükranlarımızı yolluyoruz sana; Eduardo misali Mehmet’ler, Melih’ler, Ferhat’lar, Samet’ ler, Dr. Altuğlar’a ve diğer kahramanlara da eminim, izlettiğin güzel futbol için.
Derken 2. bir mucize oldu Franklin Rijkaard Florya’dan içeri giriverdi, ansızın, dimdik. Kıvırcıklarının ucunda aklar bakışlarındaki akılla orda öylece bize; şükranlarınızı sunacağınız oyunları oynatacağım dercesine bakıyordu kendinden emin vakur haliyle. Oynattı da nitekim, erkenden, beklemeden. Sahalarımızdaki “şişir 18 içine atar bir Allah’ın kulu golü!” anlayışından kurtararak. Görmek istemeyen, haksız beslemeler, kendilerine taraf da kazandırarak lekelemeye başladılar hadleri olmadan densizce. Bilmeliler ki şimdiden Hollandalı’ya şükranlarını sunan Ersinler, Keremler, Suhancemler, Nihatlar, İdrisler ve diğer koca kalpli kadirşinaslar var. Bilmeliler ki bu topluluk bu hocayı yedirmez. Sevgi seli sardığında neye hizmet ettiği belli olan şeytan! bilgiçlere ders verir almasını bilirlerse! Kimbilir Kadıköy’de 2 hafta sonra, şiir yazarak, şarkılar söyleyerek, besteler yaparak, kıvırcık için erkenden dersi vereceğiz şeytan! bilgiçlere. Mayısta da çatlatırcasına müzeye koyacak yer bulabilirsek eğer Euro Cup’ı da getireceğiz. Olmasa da bir tanesi var görmek isterseniz, kör gözlerinize silüetini koyarız.
Saygı ve Selamlar Mehmet
Şükranlar Dervall şükranlar Rijkaard.
(Merhaba Güzel yazmışsın, hem de Gayın-Sin ailesini de içine alarak yazmışsın. Umarım düşün ve hayalin gerçek olur. Düşlerimiz ve hayallerimiz. Hep beraber görürüz kimselerin göremediklerini. Sevgilerimle. Melih)
Melih abi Sabah’taki yazina yorum yapmama ragmen cikmadi. Hala yorum yok gozukuyor. Eminim benim gibi yorum yapan baska arkadaslar da olmustur. Umarim yorumlarimiz er gec yayinlanir. Saglicakla kal.
(Haluk selamlar. Çok sağol. Bir keresinde daha olmuştu bu. Sanırım bir altyapı sorunu var. Sevgilerimle. Melih)
Melih Abi, yazılanlara göre dün Kaleydeskop programında Linderoth konukmuş. İzlediğini yazmışsın. Nasıldı abi izlenimlerin? Ümit belirtisi az da olsa var mı?
Artık ümit aramıyoruz, ümidin belirtisini arıyoruz Linderoth ile ilgili… Bizimkinin ayağından çivi sökselerdi nasıl yaygara kopardı acaba? Ya da çiviyle oynasaydı ayağında?
Türkiye’de medyanın olaylara yaklaşımı ne zaman değişecek çok merak ediyorum. Herkes kendi cebinin derdine düşmüş, karşısındakini insan yerine dahi koymayan bir zihniyet almış başını gidiyor. Sadece “basın özgürlüğü” var onlar için. İnsanların hiçbir özgürlüğü, hakkı yok. Onlar ağzına gelenleri bir çırpıda, eleştiri süzgecinden geçirmeden (buna gerek bile duymadan), sonunun nereye varacağını düşünmeden söylemesi özgürlük iken, kendilerine bir söz söylendiğinde, kendilerine bir kısıtlama geldiğinde, kendileri ile olumsuz bir fikir ortaya atıldığında akıllarına hemen özgürlük geliyor.
Yurtdışında yaşayan bir Türk olarak, dışarıdan bakan bir göz olarak söyleyebilirim ki, çok ama çok üzüntü verici bir halde Türk medyası. Sadece spor basını ile ilgili değil aslında görüşüm, siyasette de güncel olaylarda da öncelik devamlı olarak “sen-ben” ayrımında, reytingimi arttırayım da nasıl artarsa artsın kaygısında.
Ağzınızla kuş tutsanız illa ki baltalayan birileri çıkacak karşınıza. Rijkaard bu sene UEFA Avrupa Ligi Kupası’nı kazansa rahat mı kalacak sanıyoruz? Tabii ki de değil. Bütün yaz sezonu boyunca binbir takıma gönderecekler O’nu. Futbolculara vuracaklar! Başladılar bile gerçi. Neymiş efendim, Kewell sezon ortasına ayrılıyormuş. Anlaşılan o ki, Carlos’un ayrılacağını açıklamış olması, bazılarının yarasını deşmiş, sindirme mekanizması tökezlemiş, karşı tarafa giydirerek kendi acısını unutmayı yeğlemiş. Carlos’un gideceğini “gerçek”ten açıklaması, Kewell’in ayrılacağı yönündeki “masal”lardan daha az gündeme geliyor ne hikmetse!?
Medya ne zaman “kendini bilir” bir vaziyette yayın yapacak? Bu ülkede Daum’ları mı istiyoruz, yoksa Rijkaard’ları mı? Daum karşıtı Daumcu Gürcan’lar, Galatasaray için üzüm üzüm üzülen Rıdvan’lar yer aldıkça ilerleme beklenmez, senin gibilerin de yazısı 1 saatte yayından kalkar Melih Abicim…
Ne demiş Cem KARACA: Sen seni bil sen seni,sen seni bilmezsen patlatırlar enseni. Söz sanırım anonim ama,dizelere, sözlere döken Cem Karaca olmuş.
Herkesin kendini bilmesi, karşısındakini daha da çok bilmesi temennisiyle…
(Fatih selam. Kaleydoskop bir magazin programı. Bu anlamda çok da önemli bir şey söylemedi Tobias. Ama zaten daha önce kendisiyle yapılmış başka bir söyleşiyi izlemiştim. Orada sakatlığının tamamen geçtiğini, tek eksiğinin maç kondisyonu olduğunu, bu anlamda ulusal maç arasından sonra (ki şimdiki zaman oluyor bu) tam şekilde hazır olacağını söylemişti. Dün hocamız onu A2 maçında oynatmış. Eğer skor sorunu yaşamazsak Trabzonspor maçında 30 dakika kadar onu sahada görebiliriz diye düşünüyorum. Sevgilerimle. Melih)
Ultraslan’ın açılış sayfasında, Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün spor müdürlüğüne damadı olan Ercan Saatçi’yi getireceği konuşuluyor. Tabii ki camia bundan rahatsız olacaktır. Her yazısında taraflı, yanlı ve tahrik edici olan bir yazarın bu göreve gelmesi kadar tutarsız bir şey olamaz. Zamanında yazdığı yazıları hatırlıyoruz. Bunun haricinde antu da; Fatih Altaylı, Fuat Akdağ, Hıncal Uluç gibi gazetecilerin resimlerini göstererek, her köşeyi tuttunuz, bize laf söylemeyin tarzı seviyesizce bir intro hazırlamış.
Orada resimleri gösterilen, hiçbir ama hiçbir gazeteci; taraflı spor yazarı değildir. Galatasaraylıdırlar fakat tahrik unsuru içeren hiçbir yazı yazmamışlardır. Altan Tanrıkulu da Mehmet Demirkol da FB taraftarıdır, fakat objektif gözden bakabilen yazılar yazmayı da bilirler, keşke başka sayabilseydim. Selçuk Yula, Necati Bilgiç, Gürcan Bilgiç, Haşim Şahin (ki kendisi ilkokul öğretmenim olup sınıfta Fenerbahçeli olmayanları şakayla karışık tartaklardı:) )
Bunların hepsi tahrik içeren yazılar yazmışlardır. Kalkıp da bir tanesini okumaktan haz almam. Özellikle böyle önemli görevlere, amigo, plak şirketi sahibi, şarkıcı, manken, oyuncu, daha çok magazinel anlamda popülaritesi olan insanların getirilmesi yerine. Objektif, tecrübeli, yetenekli adamların getirilmesi tercihimdir, tercihimizdir.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz merak ediyorum, Melih Ağabey.
(Sencer selam. Bence Ercan Saatçi’nin Hürriyet Spor’un başına getirileceği kötü bir iddia. Hiç ciddiye almamak gerekiyor bunu. Sevelim sevmeyelim Hürriyet bir ekoldür ve meslekten olmayan birisinin spor gazeteciliği gibi en zor işlerin yoğunlaştığı bir servisin başına getirilmesi düşünülemez. Sevgilerimle. Melih)
Melih abi,
İyi ki varsın…
Bu ülkede yaşayanların, bu ülkeye dair umutlarını koruyabilmesinin sebebi sen ve senin gibi insanlar.
Sen sessiz çoğunluğun sesi oldun. Her nerede olursan olsun arkandayız, destekçiniz.
Teşekkürler
Burak
(Burakçığım selamlar. Çok teşekkür ederim. O yazının birkaç saatliğine de olsa orada yayınlıyor olması önemli bir şey. Kaleme alan birisi olarak söylemiyorum bunu. Okuyan birisi olarak söylüyorum. Böylece en azından tarihe bir not düşülmüş oldu. (Gayın-Sin’in eski müdavimleri hatırlarlar. Gayın-Sin’in alamet-i farikası “Tarihe bir not düşelim”di.) Sevgilerimle. Melih)
Melih Bey,
Sabahın bugünkü bir haberine çok takıldım. “Peki Ya Olursa” adlı haber çok ilginç. Böyle birşey neden akıllarına gelir ki. Haberin altında kimsenin imzasını göremedim ayrıca.
Saygılarımla
(Selam hemşerim. Bu yazı çok üzücü. İki amacı var bence. İlki Ankaragücü mağlubiyetinin etkisini çarpmak. İkinci olarak da Galatasaray’ı bu tür hesaplar peşinde koşabilecek bir kulüp olarak göstermektir örtük olarak. Sevgilerimle. Melih)
Bu camia neler gördü, neler atlattı?
Bence Rıdvan Dilmen, Gürcan Bilgiç, Hakan Ünsal, Hakan Şükür bunlar vız gelir Galatasaray’a. İlk ikisi Fenerbahçelilerin Galatasaray’dan duyduğu genel rahatsızlığın, ikinci bir UEFA zaferi korkusunun genel yansıması. İkincisi de Galatasaray’la yolları ayrılması gereken insanların bunları hazmedememelerinden doğan genel kompleks.
Dün Fatih Terim, basında toplantısında durmadan Rijkaard’a göndermelerde bulundu. Bu adam “Seri B’de de olsa yine de İtalya’ya dönmek istiyorum” diyen bir adam. Ötekinin adıysa Milan’la geçiyor. Ciddi bir kıskançlık durumu var diye düşünüyorum. Galatasaray’ın bu kadar eleştirilmesi körler ülkesinde görüyor olabilmesinden. Galatasaray Türk futbolunun Rimbaud’sudur. Susturulmaya, evde oturtulmaya zorlanan, ama hep evden kaçan, yeni ufuklar öğrenen… Ben korkmuyorum. Galatasaray adına içimde zerre endişe, zerre üzüntü yok. Rijkaard’a, Polat’a güveniyorum. Polat’ın devrilmesi için de kulis yapıyorlar, bunun da farkındayım; ama Polat üstesinden gelecektir bunların. Takımıma, Rijkaard’a, Neeskens’e ve Neeskens’in defterinde yazanlara… Hepsine inanıyorum. Galatasaray’ın ayağına taş bağlamak isteyenler fosilden daha ölü ihtiyarlar. Tarih onları ne zaman yazdı ki? Tarih yine Galatasaray’ı yazacak. Tarih hep Galatasaray’ı yazacak.
(Selam Koray. Bir şey dememe gerek yok “süper” dışında . Sevgiler. Melih)
melih abi, bu kısa-doyurucu yazın için teşekkür ederim.
sence taraftar olarak rıdvan’ı, uluç’u, özdenak’ı vs.. çok mu ciddiye alıyoruz? genel için söylüyorum tabii ki.
şahsım için onun bunun ne söylediği önemli değil. ben maçıma giderim, takımımı izlerim ve keyf alırım. kendi analizimi kendim yaparım.
rıdvan da, uluç da benim gibi birer şahsiyet. benden tek farkları, bir kağıt parçasında otuz cm2′lik köşeleri olması. milyonlara hitab etmesi, onların futbolu hepimizden iyi bildiği ve mutlak doğruyu söylediklerini göstermez.
kaldı ki, bu adamlar strateji gereği öyle sansasyonel açıklamalar yapıyorlar. medyatikler yani.
neden bu kadar ciddiye alıyor taraftarımız ve neden onların istediği gibi gündemde tutuyorlar kimliklerini gerçekten ilginç. bunların hedefi zaten bizim burada onları tartışmamız. gazeteleri de bunu istiyor zaten.
yani demem o ki, biz fazlasıyla ciddiye alıyoruz bu adamları. bu ciddiyet, onların gerektiğinden fazla reklam olmalarıyla sonuçlanıyor.
rıdvan “galatasaray’ın b planı yok” dese ne yazar, uluç, “go home rijkaard” dese ne yazar?
herhangi iki kişinin fikridir bunlar. dışarıdaki herhangi yetmiş milyon kişinin fikirleri olduğu gibi.
bilmeden ekmeklerine yağ sürmeyelim şunların. sıfır olmamak için eksi bir olmayı tercih eden bu insanlar için, ne parmaklarımızı yoralım ne de çenemizi.
selamlarıyla abim. tekrar teşekkür ederim bu kısa öz yazın için.
(Selam. Esasında çok haklısın. Nasıl ki bilim sıralamasında üniversitelerimiz, bilim insanlarımız dereceye giremiyorsa, uluslararası modern futbol anlamında da Rıdvan Dilmen, Bülent Tulun, Hakan Ünsal gibilerin bir yeri yok. Yani mesela elit futbol yazarları toplansa bir yerde, çağrılmazlar kesinlikle.
Ama diğer taraftan Türkiye’nin eğitim seviyesi dikkate alınınca bi insanların sokaktaki ortalama Galatasaraylı’yı etkileme durumları çok fazla. Bu yüzden dikkatle söylenmeli ne dedikleri. Ki geçen sene benzer bir süreçte Skibbe hakkındaki algılamaları iyi yönetemediği için yol kazası yapmak zorunda kaldı kulüp.
Ve de en nihayetinde. Bilmem, sanki böylesi bir şerh düşmek gerekiyordu bu insanlar için. Biraz da ondan yaptım. (Aslında en başta Yeni Galatasaray’ı yazmak için oturmuştum bilgisayar başına. İlk fasıl da buydu, yani Galatasaray eleştirileri. Sonra baktım ki retorik olarak başka bir dili var bu metnin. O yüzden Yeni Galatasaray’ı öteleyip sadece bununla yetindim. Kısa olması da biraz bundan:-)) Sevgilerimle. Melih)
Selamlar..
Güzel bir yazı olmuş(her zamanki gibi). Siteye giremedim son 3 gündür. Yazı var mı ufukta ” yeni Galatasaray ” kıvamında tadında?? Bekliyorum meraklı gözlerle…
Ayrıca , Hıncal Uluç konusunda sana katılmıyorum Melih Abi. Bence yararından çok daha fazla zararı var bu adamın. Neyse..
Bir de “Tanrım sen beni dostlarımdan koru, düşmanlarımın icabına ben bakarım ” diyorum.
Son olarak, duygularıma ayna olan, resmen beynimden aktarmak istediğim şeyleri gördüğüm bir yazıyı göstermek istiyorum burada;
http://i34.tinypic.com/302v2ps.jpg
Sevgi ve saygılarımla…
(Ali Kemal selamlar. Birazdan yazmaya başlıyorum yeni yazıyı. Umarım yarına yetiştiririm.
Kıvanç’ın yorumu okuduğum ama yorum yapamadığım bir mesajdı. Bu vesileyle senin üzerinden teşekkür edeyim. Sevgilerimle. Melih)
Yahu Melih,
Dün gece neyi hatırladım biliyor musun?
Bu Hıncal, Tomislav İviç’in Galatasaray’a ne oynatmaya çalıştığını anlamış tek adamdır 1983 medyasında… Anladığını da çatır çatır savunmuş, bu doğrultuda geri kalan tüm spor camiasıyla ince ince dalgasını geçmiştir bütün sezon.
Mesela 9-2′lik Adana Demirspor maçından sonra yazdıkları hala aklımda. Senin şu makina düzeni ile ilgili yazdığın yazının hemen hemen aynısı, daha doğrusu köşe yazısı formatına uygulanmışı.
Yirmialtı yıl olmuş, o zaman Galatasaray’ı savunma, kapris yapma falan değil, sadece ve sadece gözünün gördüğünü anlatmaya çalışma adına “Körler Ülkesinde Kuşatma”ya tek başına karşı koyan aykırı üstad nereden nereye gelmiş. Bugün Galatasaray’ı savunur görünen “Aziz Yıldırım” yazılarının dahi yazılma nedeni gördüğünü anlatmak değil, ucuzundan aykırı görünmek, yani yaşlandıkça derinleşen ağır bir egosantrizm.
Hakikaten öfkeden çok acıma hakim hakkındaki duygularıma.
(Selam Cengiz.
O zamanlar bir marjinaldi Hıncal Üstad. Boynunda sarı-kırmızı kaşkolla maçlara gidecek denli avant-garddı. (Malum gazeteci ve devlet yöneticisi takım tutmaz dönemiydi.) Cumhuriyet’te yazardı haftada bir gün. Salı günleri. O Cumhuriyet de Cumhuriyet’ti hani. 12 Eylül mağduru ama yavaş yavaş posta koymaya başlamış cuntaya. (Hiç unutmuyorum. Üniversetede okurken bir keresinde Abdülkadir Yücelman’a mektup yazarak Hıncal Uluç ve Deniz Gökçe gibi yazarları istihdam ettiği teşekkür etmiştim modern bir futbolsever ve basketbolsever olarak. Serde idealistlik var ya.)
Rahmetli Ercan Arıklı onu koparınca Cumhuriyet’ten kötü savruldu üstad. Ama yine de tiraj ve egosantrizm diyelim, Aziz Yıldırım’a karşı yazı yazabilen tek insan hâlâ.
İçeriğe bakıcak olursak. (Mert Çetin gibi konuştum değil mi?) Hıncal herhalde Galatasaray’ın o dönemki tek kanaat önderiydi. Hatta fiili başkanı gibiydi. Yazıları inanılmaz etkiliydi. Mesela o dönemler A takımından önce PAF maçları yapılırdı stadda. Bir keresinde o maçı seyretmiş ve Erkan Üler’in A takım alınmasını önermişti. Ertesi hafta Derwall de paşa paşa Erkan’ı A takımda oynatmıştı.
Yine mesela 1981′de Brian Birch’ü getirten adamdı. O yazdığı için İngiltere’den bulunup getirtilmişti Birch. İviç meselesine gelince. O dönem yavaş yavaş ülkede bir hücum futbolu kutuplaşması başlamıştı malum. Bu hücum futbolunun iki bayraktarından birisiydi Uluç. (Diğeri de Doğan Koloğlu Abimiz.) Bir de muhtemelen İviç’le nasıl bir sistem oynattığı konusunda konuşmuş olmalı o zamanlar. Ki ciddi ciddi savunsun onu. (Biliyorsun İviç, dünyada 3-5-2′in ilk mucididir. Bunu Galatasaray’da denemişti o sezon. Kimse de anlamazdı ne oynadığını Galatasaray’ın. Hele Arap Öner’e (Kılıç) sağ kanadı tek başına savunma dahil vermesi inanılmaz yadırganırdı. Hıncal Uluç da o zaman ciddi manada devrimci olduğu için savunurdu İviç’i. Nereden nereye geldik.
Bu arada mutlu ve mesut yıllar. Görüşürüz. Melih)
PS: Bu başlık altında Ferhat Kardeşimiz’in bir önerisi vardı medyada yazan yazarlar hakkında veritabanı oluşturmak anlamında. Fırsat bulursan bir oku. Sonra konuşuruz.
Ne güzeldi her şey, futbol adına ülkemizde. Resmi takımları tulum çıkarıyordu, el birliğiyle Galatasaray’ı tökezlettirmişlerdi. Taraftarın gözbebeği Arda Turan’da bir an evvel gözden düşürülebilse hiç bir korkuları kalmayacaktı.
Strum Graz maçını seyredemedim, diğer maçların birinde tribünde, birinde televizyon başındaydım. Arda Turan’ı dikkatle izledim. Eskişehir maçının son dakikasında o kadar adamın arasından Keita’ya kestiği topu Kara Şimşek mıhlasa, Strum Graz maçının daha ilk dakikasında Elano’ya yaptığı orta gol olsa, son maçta Manda Yiyici’si Arda’nın defansı maymuna çevirip verdiği pası dağlara taşlara vurmasa, aynı Arda düşüşte olmayacaktı henüz.
Büyük Galatasaray taraftarı, kendi gördüğünüz dışında hiç bir şeye inanmayın. Arda’da düşüş falan yok, yorgunluk hele hiç yok. 22 yaşında adam 90 dakikada 10 km. koşmayla asla yorulmaz geçin bunları. Sadece şu var, son maçta Arda’nın vurduğu toplar girmedi, attığı pasları gol yapamadılar. Son maçtaki ruhsuz oyunda bile farklı galip gelebilirdik. Sistemle uğraşıyoruz, Derwall zamanındaki sülükler aynısını yapmışlardı. İlk sene maskara yaptılar koca Derwall’i, direndik o sistemle devam edip Avrupa şampiyonu olduk. Sistemsiz son iki şampiyonluğumuzun sancılarını çekiyoruz şimdilerde.
Arda Turan bu sistemin bir numaralı aktörüdür. Futbolunda her maç ilerleme olacaktır. Örnek olursa, son maçta iki kişiye birden attığı çalımı daha önce hiç görmemiştik. Bir rüyası varmış onu da öğrendik. Bir maçta 5 gol birden atacakmış. Bu sezon atar mı atar?
Galatasaray Kaptan’ı büyük Arda Turan; sen büyürsen dertler de büyür seninle birlikte, çocukluk edip de çabuk büyüme hemen. Gerek yok, şimdiden taktın omuzuna apoletleri. Büyük Galatasaray’ın büyük evladı nişanlarını.
(Nazmi selam. Arda meselesi biraz karışık. Bunu yazacağım ilk yazıda. Manda Yiyicisi’nden kasıt Nonda herhalde. Eğer blogunda kullanıyorsan yazıyı buradakini alırsan iyi olur. Sevgilerimle. Melih)
Bu ara sık yorum girmeye başladım. Son bir kaç şey daha söyleyip biraz uzak duracağım. Çünkü önümüzdeki iki maçtan sonra bir çok şey havada kalacak veya başlamadan bitecek. Trabzonsor ve Fenerbahçe engelini aşmalıyız toparlanmak için.
Bu noktada kötümserim. Çünkü Trabzon’u yensek bile sonraki maçta Şükrü Saraçoğlu’nda en iyi ihtimalde berabere kalırız. Ama benim tahminim yenileceğimiz üzerine. Fenerbahçe’nin bizden iyi olması filan değil buradaki kanaatim. O stadda amatör küme takımına karşı bile oynasak tribün baskısı ve oyuncularımızın kendini kaybetmesi ile bir çok maçın sinir harbine döndüğünü, dolayısı ile tribün desteği sayesinde oluşan kaosu arkalarına alarak genelde onların kazandığını kabul etmek lazım. Aynısı Sami Yen’de de oluyor. Ama derbiler özellikle bu iki ekip arasında büyük oranda ev sahibinin galibiyeti ile sonuçlarınıyor. Ha o gün çelik gibi sinirleriniz olur ve maç içinde Kuzey Avrupa insanının disiplinine sahip olursanız, tribünlerin veya rakibin provokatif etkisini görmezden gelirseniz ve gerçekten özverili oynarsanız belki maçı koparırsınız. Bu Elland Road Stadı’nda Leeds’le berabere kalmayı başarmaktan biraz daha fazlasını başarmaya benziyor. Bu yüzden orada maç kazanabilmemiz için en azından bize ayrılan biletlerin yakın tarihte 2500 kişiden fazla olması lazım Saracoğlu’nda.
Bunun dışında uzun vadede kötümserim. Çünkü spor basınının konuşacak yeni envanteri olmadıkça dönüp dolanıp aynı lakırdıları yapacaklar. Değil Rijkaard söz konusu adam Wenger, Ferguson, Mourinho gibi popüler teknik adamlar olsalardı eminim onlara da birer kulp takarlardı. Zaten bu ülkede fark yaratan adamların ismi basına göre x değişkeni gibi. Ama formül aynı. O adamlar da bir mucizeyle burada olsalardı onlar da bu düzende tutunamazlardı. Ferguson’a gözleri görmüyor, ihtiyar diyebilirler Wenger’e çoluk çocukla doldurdu takımı diyebilirler ama Mourinho’da şüphelerim var herhalde Hıncal’ı bile bastırıdı.:)
O yüzden hiçbir fikrin basını kendini geliştirme yönünde etkileyeceğini veya en azından hakaret etmekten veya yalan söylemekten caydıracağını düşünmüyorum tabi en azından bu fikirler uygulamaya geçmedikçe.
Malum konularla ilgili birkaç konuda fikrimi söyliyeyim demiştim. Evet bunlar benim fikirlerim. Bu karamsar tabloya göre dezavantajımız çok fazla. Ve bence en azından bir beraberlik uzun bir süre basın-eski yönetici-eski sporcu baskısından kurtaracaktır. Fenerbahçe’nin puanları paylaşmasından hareketle biraz da onlar sorgulanabilir kısa bir süre.
Bunun dışında bir de Linderoth meselesi. Dün Kaleydoskop’u izledim. Program ismi ile alakasız bir magazin programı. İzleme sebebim sunucunun Linderoth’a ne zaman döneceksin gibi bir soru sorarsa Linderoth’un cevabını öğrenmekti. Linderoth 90 dakikayı henüz çıkarıcak gücü olmadığını ve hazır olmadığını söyledi. Ben buradan hareketle ikinci devreye kadar yetişemez dedim. Ama bugün Sabah gazetesi resmi internet sayfasından iyi bir haber aldım;
http://www.sabah.com.tr/Spor/2009/10/10/linderoth_sinavi_gecti
Sonuç olarak Linderoth 90 dakikayı çıkardı. Beni umutlandıran bu oldu. Yani üç yıl önce bana yakında bir adam alacaksınız adam çok iyi hem adam geçirmez hem de dikine oynar, ileriye top taşır ama bu adam bir sakatlanacak üç yıl kullanamayacaksınız deseler hemen almaktan vazgeçilsin isterdim. Tuhafdır şimdi bir an önce bir daha sakatlanmadan oynamak üzere geri dönmesini istiyorum hele Rijkaard sezon başı sözleşmesini feshettirmeyip hala takımda durmasına izin veriyorsa geri dönerse yaraya merhem olur gibi geliyor. Ama bir yandan da boş umut diyorum. Bu kadar aradan sonra futbolu bile unutmuş olması lazım. Ama Sabah’ın haberinde Rijkaard’ın gözüne girdiği söyleniyor. Bu kanaate nereden varıldı bilmek isterdim.
Neyse demem o ki disiplinden kopmadan açık vermeden kendi bölgesini hem koruyup hem de oyunu ileriye taşıyan bu adam tam da Saraçoğlu’ndaki maç hengameye dönmüşken fark yaratırdı. Ama imkansız. Eğer olsaydı Mehmet Topal’ı stoper’e çekip ileri üçlüyü Sarp- (Arda, Elano, Ayhan)-Linderoth diye kurardım
Dediğim gibi Saraçoğlu’nda yenilirsek şaşırmayın. Şaşırmadığınız gibi de olayın sıcaklığı ile karalar bağlamayın. Şöyle düşünün maç tarafsız sahada, seyircisiz oynansaydı sonuç ne olurdu? Bu şekilde düşününce olayın sıcaklığından öfkeye kapılıp takımın oynadığı oyunun kalitesinden şüphe duymazsınız. Böylelikle bu derbinin takımların kalitesiyle değil atmosferin baskısıyla şekillendiğini ve sonuçlandığını anlarsınız. Ve eşit bilet olmadan oynanan derbilerde maç büyük ölçüde evsahibinin üstünlüğüyle biter bu bir tabiat kanunu.
Bir de basına öfkelendiğimden sanki spor basınına faşistçe bir yaptırım yapmalıyız demişim gibi algılandım ve sakin olmaya davet edildim. Oysaki ben efendice yoruma bile yer vermeden olup biten ortaya serilse kararı yine yine Galataasaraylı’ya bırakılsa diye gayet demokratik ve basının kalitesini arttırabilecek teorik bir çözüm sundum. Çünkü okumayalım demek basının kendisini toparlaması adına bir çözüm değil. Çünkü basın okumayan azınlığın talebine göre haber yapmıyor da ondan. Onlar olup biteni sorgulamadan kabul eden ortalama takım taraftarına hitab ediyorlar. Onların taleplerini gözönünde bulunduruyorlar. O yüzden saygın gazete tabloid gazete ayrımı yok bu ülkede. Hemen hepsi hem saygın hem de tabloidler. Hem kuponla tabak çanak verip hem de şöyle duyuldu şurada görüldü şeklinde düzmece haber yapabiliyorlar. Sansasyon yaratmak veya polemik yaratmak olup biteni olduğu gibi vermekten daha çok tutuluyor bu ülkede.
Hem bu okumayalım önerisi genel gerçeğe de aykırı. Çünkü yazılar okunsun diye yazılır ya da en azından okunabilsin diye emek harcanarak yazılır. Türkiye’nin sorunu da bu zaten, emek harcanmadan yazılıyor yazılar. Türkiye’de emek harcamadan masabaşı haber yapan birsürü muhabir varken okumamak onları cezalandırmaz çünkü onlar açısından bu izlenme oranı düşmesi endişesi doğurmayan ancak okumayan azınlık okumasa da olur diyebilecekleri kadar etkili olur. Yani kalan çoğunluğa aynı seviyesizlikle yazmaya devam ederler. Kaldı ki okumayan azınlık için okumamaktan oluşan güvensizlik aynen devam eder. Bir şey değişmez. Yani; bir yazının okunmak için yazıldığı gerçeğini görmemezlikten gelerek ve kendini mevcut ülke gerçeklerinden soyutlayarak zaman geçirmektir bu yapılan. Elbette okuyacağız ama bunu yapmadan önce karşımızdakinin de kaliteyi arttırmasını talep edeceğiz. Böylece hayali senaryolara dayanan haberler ve çağın gerisinde kalmış eleştiriler yerini hem çağdaş hem de gerçekçi olanlarına bırakacak.
Yoksa okumamak yalnızca bizi bağlar. Çünkü o adamların yazdıklarını koşulsuz kabul eden hala büyük bir çoğunluk var. Önemli olan basından azınlık olarak değil çoğunluk olarak kalite artışını talep etmektir. Bu da çoğunluğa basının sabıkalarını göstermekten ve onların hafızalarını canlı tutmaktan geçer. Şimdi buraya kadar faşistçe bir söylemim olduğunu zannetmiyorum. Umarım şimdi anlaşılmışımdır. Herkese selam.
(Bu arada Melih abi Sabah gazetesinde yazılarının kaldırılmamış ama spor sayfasından yazılarına ulaşılabilecek link kaldırılmış, herhalde bu yüzden altında yorumlar çıkmıyor zannedersem site admini veya server yorumları kabul etmiyor.
Ama buradaki blog’u takip edenler belki yazına yorum bırakmak isteyebilirler diye ben linki veriyim.Belki böylece yazını tekrar görünür yaparlar;
http://www.sabah.com.tr/Spor/2009/10/09/nereye_kosarlar_tek_gozlu_olanlar )
(Ferhat selamlar. Bu mesajın istenmeyene düşmüş, içinde birden fazla link olduğu için. Yeni gördüm özür dilerim. Öncelikle şunu söyleyeyim ki dediklerin hiç de öyle anlaşılmadı. Yani faşistlik yaptığını düşünün bence hiçbir kimse yok Gayın-Sin’de. Emin ol.
Şükrü Saraçoğlu için de dediklerini bir totem olarak alıyorum:-)) Görüşmek üzere sevgiler sunuyorum. Melih)
Selamlar.
Konumuzla ilgili olarak Ayhan Yılmaz Bey’in bugünkü yazısı.
Okumakta fayda var.
Sevgiler.
Melih
http://fanatik.ekolay.net/Galatasaray-Frank-Rijkaarda-satirli-saldiri_6_YazarDetay_148608_37.htm
Buraya Fenerli arkadaşlarımızın da katılımcı olarak yer alması beni sevindirdi. Ben de sık sık diğer takımların forumlarını ziyaret ederim görüş açılarını görmek isterim. Sadece ligimiz değil yurtdışından da baktığım takımlar olmuştur. Ama genel olarak yorum yapmam, çünkü konu hakkında gereksiz spekülasyon yaratmak istemem. Sonuçta tarafgirlik bu yazı da da olduğu gibi, insanın gözünü kör edebilmektedir. Kiminin bir gözünü kiminin iki gözünü.
Bu siteyi sevmemin nedeni, olabildiğince gözlerini açık tutma gayretinde olan arkadaşların burada fazlalık olarak yer almasıdır. Yanlış anlamayın burada denilen her şeye katıldığım yok tabii ki ama var olan görüşlerin, kişinin kendi görüşleri olduğunun farkındayım. Bu, insan olmanın en önemli getirilerindendir. Güdümlü siyaset izlemiyor buradaki arkadaşlar. Yanlış da olsa, doğru da olsa, kendince doğrularını burada ortaya koyuyorlar.
Melih abi iyi bir noktaya değinmiş, burada amatör yorum yapanların objektif olması istenirken, profesyonellerin, taraftarlığa soyunması normal karşılanıyor. Beni en çok kokutanlar, taraftarı olduğu kulüp söylemi ile konuşanlardan ziyade, bir çok kişinin gözünü kör edip, tarafsızmış adı altında taraftarlık yapan yorumcular ve kaosla beslenen yorumculardır.
Bilgin Gökberk’i hep takip ederim. Katılmadığım görüşü de çoktur, katıldığım görüşü de vardır. Ama duruşu insanın sinirlerini bozacak cinsdendir. Belki böyle istiyor bilmiyorum ama itici bir hali var. Neyse o Bilgin Gökberk diyor ki: “GS bir gün yenilecek diye bilmişçe konuşanlar var ve bu takım illa ki bir gün yenilecek yenildiğinde de aha ben demedim mi diye çıkan futbol ulemalarına gıcık kapıyorum” ki bence sonuna kadar haklı. Ben de söyleyeyim o zaman, Kasımpaşa kötü gidiyor ama bir takımı yenecek bu gidişle ligimizde kendi sahasında.. Şimdi Kasımpaşa’nın maç kazanması beni haklı çıkarmaz.
Ferhat arkadaşım yaptığı bir yorum sonrası kendini acımasızca da eleştirmiş:) Ben de görmedim ona karşı bu tarz eleştiri yapıldığını, ama bence sağlıklı bir medya koşullarında yapılması gerekeni söylemiş. Evet bizler homojen bir topluluk haline gelebilsek. GS taraftarları bu homojenliği içinde sağlasa, acımasız yorum yapan gazeteleri boykot etsek, ne olursa olsun basının bu çarpıklığında (tirajla değilde reklamla geçinme v.s.) gene de etkili olabileceğimizi düşünüyorum. Zira Hakan Ünsal’ın NTV koltuklarından ayrılması da aslında bu tarz bir bireysel tepkilerin çığ olmasının sonucudur.
Türkiye’nin en büyük taraftar topluluğuna sahip takımı, olmasına rağmen GS’lıların sesi olan isimler hep garip özellikler taşır. Milliyet’te senelerce FB’li olan Halil Özer anlatmıştı bizlere GS’ı, NTV’de düşünüyorum aklıma GS’li yorumcu gelmiyor. Tarafsızlık adı altında FB’li Mehmet Demirkol anlatıyor GS’yi, BJK’li Sergen BJK-FB karışımı Mustafa Doğan da var gerçi. Kanaltürk’te Ahmet Çakar (BJK’lidir), BJK’li Sinan, FB’li Ziya arasında sık sık azarlanarak konuşması engellenen konuştuğunda da ne dediği muallak olan Gökmen’le idare ederiz. Keza Star’da GS’lılığı kendi söylediğinde ortaya çıkabilen Bilgin Gökberk’in zaten hayata bakışı bellidir. Türkiye’nin en çok taraftarına sahip bir camianın, TV’lerde böyle geri plana atılmış olmasını taraftarların sorgulaması gerekir. Bence Ferhat az söylemiş bu programları tamamı ile boykot etmeli ve kulüp TV’mizin arkasında olmalıyız. Bizler bunları yaparken de, kulübümüzün GSTV’de gerektiğinde yönetime sert çıkan muhalif seslere de yer vermesini istiyoruz. Eğriyi doğruyu kendi TV’mizde bilmek öğrenmek ve duymak istiyoruz. Bilgi bombardımanının olduğu çağımızda GSTV 3 maymunu oynamamalı. O zaman göreceksiniz bu objektifliği GSTV’nin izlenebilirliğini üst seviyeye çıkaracaktır
Zaten bizler taraftar yorumcu istemiyoruz derken sadece rakip takımları değil kendi takımımızı kastediyoruz. Bizi temsil eden yorumcunun birilerinin suyundan gitmesini istemiyoruz. Taraftarın sesi olmasını, taraftar yapılanması içindeki her türlü sesin o platforma yansımasını istiyoruz. Yani bir nevi, benim yorumcum kendini milletvekili gibi hissetmeli. Burada millet derken GS taraftarını kastediyorum yorumcu da benim vekilim. (Gerçi bizim ülkede milletvekilleri milletin sesi olmaktan ziyade başkanın sesi olurlar ama ben olması gerektiği gibi olandan bahsediyorum).
Kulübün marketing stratejilerini de gözden geçirmesi taraftarıyım. Sene başında bana sordular, “GS bu sene nerede kamp yapıyor?” ben de dedim ” bilmiyorum, ama büyük ihtimalle hoca nereli olursa biz de hocam köylü olduğumuzdan orada yaparız kampı.” Nitekim sonra Reijkaard’la anlaşıldı ve malumunuz, Hollanda’da kamp yaptık (belki de rastlantı ben art niyetliyim). Ama mesela elimizde Harry Kewell gibi bir Avustralya efsanesi var. Avustralya’da yapabilirdik kampımızı. Oradaki Türkler’e ve Türk olmayanlara takımı pazarlama anlamında şansımız olurdu. Çin’de Japonya’da kamp yapabilirdik. Hem maddi hem manevi birçok getirisi var. Her hafta Ali Sami Yen’e 100′lerce Azeri arkadaşlarımız geliyor Azerbaycan’ın çoğunluğu GS’lı, onlara bir jest yapabilirdik. Ama varsa yoksa Avrupa. Zaten Avrupa maçları vesilesi ile onlara gideceğiz.
Mesela, 2 hafta sonra FB maçı için gene bilet savaşına gireceğiz. O biletleri sadece GSMobile’ı olanlara öncelik tanıyabilirlerdi (en azından karaborsacıları GSMobile sahibi yaparlardı:)) Lig maçlarında GSMobile’ı olanlara bir gün öncesinden satış yapıp öncelik verebilirler. Ki bu da GSMobile satışlarını arttırmada bir strateji olabilirdi. GS store’lara gittiğimizde sadece forma alabiliyoruz. Ürün gamını geliştirebilirlerdi, bazı formaları arkasında isimleri ile basabilirler böylece formayı alan direkt o isimli formaya kavuşmuş olurdu. Böylelikle belki birkaç forma alma şansı da olurdu. Geçmiş formalarımızın tarihten bu yana bir arşivi yayınlanabilirdi. Tarihten bu yana sezon sezon maçlarımızın DVD’leri bastırılabilirdi. Avrupa lig kupa hepsi bir arada.
Önümüzdeki yıl Aslantepe’ye gececeğiz. İngilizler gibi tek tribünden ses çıkmasını istemiyorlarsa, yeni açık tribün, içinde şimdiden prova olması amacıyla, bir yapılanmaya gidilmeliydi. Mesela Anadolu’daki dernekler ayaklandırılmalıydı ya da İstanbul’un Anadolu yakası buraya yerleşsin denilirdi veya eski açıkta yapıldığı gibi gene üniversitelilerin bu sene yeni açıkta olacağı söylenebilirdi. Mesela belediye ile anlaşılır GS akbil çıkartılabilirdi mesela bir bilet 1.50 ise GS akbil 1.51 olurdu. Bir kuruş para değil gibi gözükse de. oldukça büyük miktarlara gidiyor bu bir kuruşlar. Yani kulübümüzün yeni maddi getiri sağlamak için çalışan yönetici ve profesyonellerinin ufuklarını genişleteceğine yurtdışına bakıp oradan hazıra konan düşüncelerle iş görmeye çalışması oldukça ilginç. Ali Sami Yen civarında büyük bir taraftar lokalinin nasıl yapılmamış olduğunu da senelerdir düşünürüm. Ki bir taraftar lokalinden sezonda kazanılacak para gelir tablosundaki birçok kalemden daha fazla olacağı muhakkak.
Aslında FB ile ilgili bazı tespitlerim vardı onları analatacaktım. Tek göz, kör göz gönül gözü babında. Gene gönül gözüm bana GS’yi gösterdi yazı oraya döndü. Bir gün anlatmak nasip olur sanırım.
(Cem selam. Birçok konu var burada. Ancak şimdi yorum yapamayacak kadar yorgunum. Affet beni. Sevgilerimle. Melih)
Selamlar,
Medya haberlerine baktım da, bayağa transfer yapmışlar bizden! Arda’yı Arsenal’e , Kewell’ı İngiltere’ye, Rijkaard’ı Milan’a…
Yani Galatasaray dağılmış tüm bu haberlere bakılırsa!
Yapmak istedikleri belli
Kendi kendilerini deşifre ediyolar da haberleri yok. Saygılar..
(Selam; en ilginç olan da şu. Milan’ın almak istediği Rijkaard aynı zamanda antrenmanlara çıkmayan, bazılarını ise tribünden seyreden Rijkaard. (Her iki haberi de aynı arkadaşımız yazmıştı.) Birilerinin Milan’ı uyarması lazım:-)) “Çok istiyorsunuz ama Rijkaard antrenmanlara bile çıkmaz. Yanlış yoldasınız” demek lazım:-)) Ama sanırım bunu da Victor Munoz’la konuşan arkadaşımız yapar. Merak etmemek lazım. Sevgiler. Melih)
Merhaba Melih Abi,
Hem hayat hem de Galatasaray sevgisiyle dolu bir kişi olarak sizi bu yolda yalnız bırakmamak için ben de kervanınıza katılmaktan sonsuz mutluyum.
Tüm arkadaşlarıma, sevdiklerime sizin sitenizi okumaları için tavsiyede bulunuyorum.
İnanın bu site, Galatasarayımız’ın en az sahadaki mücadelesi kadar değerli bir mücadele veriyor o sahanın dışındaki her metrede ve nefeste.
Çok büyük bir güç ve sinerji oluşturdunuz Galatasaray sevgisi ile dolu bizlere.
Çocukluğumuz o 14 yıllık özlem döneminde geçti.. Radyolarda TRT de güzel haberler beklerdik hep pazar günleri.
Sonra, yine o özlem döneminde bir bir Avrupa maçı vardı Sami Yen’de. Hani o meşhur Austria Wien maçı.. 2-0 öne geçtiğimizde radyo başında çıldırmıştık evde.. Sonra malum 2-4 kaybettik o maçı. Ve 15 gün sonra o zamanın meşhur Wien’ini Avusturya’daki rövanşta 1-0 yendik. Bu kez gece maçıydı ve siyah beyaz da olsa seyrettik o maçı TV’de. Ne kelimeler, ne duygular ifade edebilirdi mutluluğumuzu. Kardeşlerimle ve bizi Galatasaraylı yapan dayımızla (canım dayım İsa’ya sonsuz sevgilerimle) günlerce ve haftalarca tadını çıkardık bu galibiyetin. Bu SIRADAN BİR GALİBİYET DEĞİLDİ çünkü, bu galibiyetin değeri 2000′deki kupaya tesadüf diyenlere bir mesajdı 1982 hazanından aslında…
Biz biliyoruz, genlerimizde var BİZDEN OLMAYANLARI YENMEK.. Ali Sami Yen kurucumuzun ilk hedefine tamamen bağlıyız..
Ve budur esasında rakiplerimizin korkusu. Rijkaard’la şahlanışımızın, aslımıza dönüşümüzün, genlerimizin bilince ermesinin yaydığı korkudur bu rakiplerimize..
Ve dikkatinizi çekerim, salt Türkiye’deki rakipler değil, tüm Avrupa ve dünya alttan alta hissediyor bu TOTAL korkuyu..
Size ve tüm Galatasaraylılara sonsuz sevgilerimle.
Erdal Dulaklı
(Erdal selamlar. Çok sağol. Hoşgeldin buraya. Hasbelkader bir şeyler yapıyoruz kendi çapımızda gönlümüz ve gücümüz yettiğince. Sevenimiz de var çok sağolsunlar, sevmeyenimiz de, onlar da sağolsunlar. Bu nedenle değerli desteğinden ötürü teşekkür ederim.
İstanbul’da Mirza Seydiç’in iki golüyle 2-0 öne geçtiğimiz ve sonrasında 4-2 kaybettiğimiz maçtaydım. Yeni Açık’tan seyretmiştim o maçı. Deplasmandaki rövanşı da televizyondan. Eser Özaltındere’nin kahramanlaştığı, maç sonunda keşke İstanbul’da berabere kalsaydık dediğimiz bir maçtı Viyana’da oynanan o maç. “Küçük” Mustafa Ergücü atmıştı golümüzü. Sen daha iyi kıymet vereceksindir buna, o zaman bir Türk takımının deplasmanda bir Avrupa takımını yenmesi nadir görülürdü. (Daha öncesinde 1969′da Waterford’u, 1976′da AIK Stockholm’ü, 1982′de Kuusysi Lahti’yi hatırlıyorum sadece.) Bu yüzden çok değerliydi o galibiyet, her ne kadar elenmiş de olsak.
Türkiye’de Galatasaray’ın DNA’sına uygun adımlar atmasının bir korku yarattığı kesin. Ama aynı şeyin Avrupa ve dünyada olduğunu söylemek sanırım mümkün değil. (Şimdilik tabi.) Görüşmek üzere sevgi ve selamlarımla. Melih)
merhaba melih abi,
sitenizi bir suredir takip eden ancak mesaj birakmaya henuz karar vermis biri olarak, yazilariniz icin tesekkurlerimi kabul etmenizi rica ediyorum.
bir galatasarayli olarak takimimin gelecegine dair ne istedigimi ortaya koydugunu dusundugum bir akil yurutmeyi paylasmama izin verin lutfen. kimbilir, belki baska taraftarlar icin de benim icin oldugu gibi faydali olabilir.
iste size olasi bir senaryo…
12 ekim pazartesi. lige verilen ara nedeniyle yaklasik bir haftadir takimdaki ‘dususun’ sebepleri uzerine kafa yormakta olan rijkaard, takimi ‘tek forvetle’ oynatarak hata yaptigindan suphelenmeye baslar. suphesini gidermenin tek bir yolu oldugunun farkinda olan hollandali ilk antrenmandan itibaren takimi 4-4-2 dizilisiyle sahaya surmeye, nonda ve baros’u birlikte oynatmaya karar verir. temel dusuncesi, suphenin felsefesini kemirmesine izin vermeden ondan kurtulabilmektir.
antremanlar baslar, takim rijkaard’in beklemedigi bir sekilde yeni formasyona iyi cevap verir. antremanda basariyla denenenlerin maclarda uygulanmamasinin sikinti doguracaginin bilincinde olan teknik adam trabzonspor macinda takimini yeni formasyonla sahaya surer. anrtemanda ortaya cikmayan sikintinin macta gozukmesi, hem kamuoyunu hem de kendisini yegane plani olan ‘a planina’ donmeye ikna edecektir ne de olsa. (bu arada sahsen tanidigi birinden duydum; rijkaard’in tek bildigi kus da kargaymis).
takim trabzonspor karsisinda cosar ve 5-0 galip gelir. rijkaard mutlu ancak eskisine gore daha da supheye bogulmus durumdadir. ulema basinda ise uc gun uc gece surecek “biz bir sey biliyoruz da konusuyoruz kardesim”‘ senlikleri duzenler ve sozlerini dinledigi icin toy rijkaard’i aferinlerle odullendirir.
bu galibiyet sonrasi formasyonu degistirme sansi olmayan rijkaard ise dinamo bukres macinda da kadroyu bozmamaya karar verir. nitekim mac galatasaray’in net ustunluguyle 4-1 sonuclanir. plani konusunda yanilgiya dustugunden daha da ciddi suphelenmeye baslayan hollandali hoca son testi lig lideri karsisinda deplasmanda yapmaya karar verir. ve galatasaray yillar sonra fenerbahce’yi kadikoy’de 3-0 yenerek lig basindan beri puan kaybetmemis rakibini buyuk bir belirsizlige mahkum eder. ote yandan, rijkaard’in sezon basinda dustugu yanlisa dair suphesi kalmamistir. dahasi, futbola dair tum gorusu degismeye baslar.
bu arada takimi yeni formasyonla onune geleni devirmektedir. devre arasina kadar lig, kupa ve avrupa liginde tek bir beraberlik bile almadan tum maclarini kazanirlar.
takimin gidisinden ve stad insaatinin yeniden baslamasindan umutlanan yonetim atletico madrid’de teknik direktoruyle anlasmazliga dusen diego forlan’i 15 m euro gibi kalitesine gore ucuz bir maliyetle takima katar. ayrica manchester’in yagmurlu havasindan bunalan nemanja vidic de premier lig’den tanidigi elano’nun tavsiyesini dinler ve sozlesmesindeki bosluktan yararlanip florya’nin yolunu tutar. artik istikamet bellidir: tum kupalar!
ikinci devre ile birlikte galatasaray kaldigi yerden devam eder. ta ki 4. haftaya kadar. kusursuz kaydini devam ettiren takim evinde berabere kalir. basin galatasaray’in hep ayni oyunu oynadigindan sikayet etmekte, daha once aldigi galibiyetlerin yaniltici oldugundan dem vurmaktadir. akabinde avrupa ligi’nde deplasmanda oynanan ilk eleme macindan da beraberlikle donulunce elestirilerin dozu artmaya baslar. yetmezmis gibi, takip eden hafta sonu alinan 4-0 lik deplasman maglubiyeti savas baltalarini koltuklarin altindan cikarmaya yeter. rijkaard’in hep ayni oyunu oynatmasi, forlan ve baros’tan birini cikarmadan nonda’yi oyuna sokmamasi ve keita’yi kanatta kullanmasi en cok elestirilen hususlardir.
ulkenin futbol ulemasina gore galatasaray’in aslinda oynamasi gereken keita’nin da forvete tasindigi bir 4-2-4′ten baskasi degildir. tamamen yanlis olan 4-3-3′ten 4-4-2′ye gecis mevcut sorunlari azaltmasi nedeniyle yaniltici olmustur.
rijkaard ise ekimdeki tecrubesine dayanarak bir kez daha suphesinin uzerine gitmeye karar verir. ilk antremandan itibaren 4-2-4′u uygulatmaya baslar. sonuc, bir onceki degisimde yasanandan farkli degildir. galatasaray yeniden tum maclarini kazanmaya baslar ve mutlu son. ilk kez duzenlenen avrupa ligi’nin yaninda, lig sampiyonlugu ve kupa da kazanilmistir. ustelik inanilmasi zor bir istatistikle: tum resmi maclarda sadece 2 yenilgi ve 5 beraberlik alinmis kalan tum maclarsa kazanilmistir.
yonetim transfere 50 m euro ayirilacagini aciklar. artik tek hedef sampiyonlar ligi finalidir…
gercek olamayacak kadar iyi bir senaryo, oyle degil mi? bence degil. gelecek temmuzda uc kupa kazanmis ancak sistemi olmayan, her kotu sonucta baska bir sey denemeye karar veren bir galatasaray yerine, sistemini oturtmaya baslamis bedel olarak da yaristigi tum kulvarlarda geride kalmis bir takim arzuluyorum. zira kalici basarinin ancak ve ancak bir hayalden yola cikarak ve tum bedelleri odeyerek kurulmus bir sistemle elde edilebilecegini dusunuyorum.
kimbilir, belki de yaniliyorumdur; michels de, lobanovski de sistemlerini deneme yanilmayla oturtmuslardir…
(Selim Merhaba. Hoşgeldin Gayın-Sin’e. Bence biraz geç kalmışsın ilk mesajını yazmak için. Daha önce gelmeliydin buralara.
Bir Japon öyküsünü andıran senaryon için çok teşekkürler. Sona doğru Rijkaard’a 4-2-4′e geç baskısı yapılırken, Rijkaard’ın bir basın toplantısı yaparak şunları diyeceğini sanmıştım: “Ben zaten geldiğim ilk gün de hücumda 4-2-4 oynatıyordum, ama b planım yok diye eleştirdiniz beni. Şimdi ilk gün oynattığım sisteme geçmem için baskı yapılmasına çok şaşırmadım. Beni şaşırtan kendimin sistemime kuşku duymam oldu sizin baskınız yüzünden. Bu yüzden bırakıyorum teknik direktörlüğünü artık. Bundan böyle süpürge satacağım.” Yanılmışım:-))
Dediğin çok doğru. Sistem nedir, plan nedir, strateji nedir, taktik nedir bu konuda hiçbir kavramsal bir birikimi ve fikri bile olmayan insanların böyle şeyler seslendiriyor olması çok üzücü. Bu insanlar acaba otomobillerinin motorları bozulunca ne yapıyorlar? Servise mi götürüyorlar? Yoksa başka marka ve model bir otomobilin motorunu mu takıyorlar araçlarına. Eğer servise götürüyorlarsa kendileri de sisteme inanıyorlar demektir, bu durumda da Rijkaard’a seslerini çıkarmamaları gerekir. Eğer motoru değiştiriyorlarsa, bunu açıkça ifade etsinler de tüm Türkiye öğrensin ne yaptıklarını. Sevgilerimle. Melih)
Selamlar…
Etkin olarak kullanamadığımız bazı oyuncularımız var. Bunların başında da Arda geliyor bence. Estonya ile oynadığımız maç sonrasında Arda’nın fiziksel olarak düştüğünü gördük. 10 numaraların böyle bir sıkıntıları olmuyordu oysa. Bizim bildiğimiz 10 numaralar fazla koşmaz, top rakipteyken başını kaşır, top ona geldiğinde yana doğru bir çalım atar ve iyi bir pas çıkarır. Arda’nın kanatlara gitmesi, savunma meziyetlerini bulunduğu yerden 30 metre gerilere gelerek göstermesi ve bunun üzerine misyonunu yerine getirme çabası 8 kişi oynayan bir takımın yapması gerekenler. Ama bunu başarırsa, böyle yapmayı kondisyonu düşmeden devam ettirebilirse dünyanın pek çok oyuncusunun önüne geçecektir. İsim vermek istemiyorum, gerek yok.
Saygılar…
(İdris selamlar. Biliyorsun her gün gönderilmeye çalışılıyor Arda Turan Galatasaray’dan. Hem iyi oynayıp, hem de Galatasaray’da kalması mümkün olur mu acaba?:-)) Sevgilerimle. Melih)
Abi konuyla alakasız sana bir sormak istiyorum: Milli takımın başına kim gelmeli?
(Selam Adilcem. Ulusal takımın başına ben olsam Marco Van Basten’i getirirdim. Ulusal takım danışmanı olarak da Johan Cruijff’u görevlendirirdim. B planı olarak da Jürgen Klinsmann olurdu tercihim. Sevgilerimle. Melih)
Melih bey, bu ikinci yorumum olacak sizin mahalleye. Alternatif medya oluşumuna katkıda bulunmak hepimizin görevidir. Biz Galatasaraylılar 10 yıl bekledik takımımız bir sistem içinde oynasın diye. Nihayet bilimsel futbola dönüş başladı. Rakip tek bir futbolcuya dayalı sistemle firesiz giderken biz sistemle tabela olarak tekledik. Ben razıyım, her maç yenilelim ancak sistemden vaz geçmeyelim. Uzun vadede mutlak bilim kazanacaktır. Ne yapılmazsa yapılmasın zaten 2 senede bir şampiyonluk geliyor biz maç bitmesin diye hakeme yalvaran taraftar olmak istiyoruz. Surinam’lıya güveniyorum. Saygılar.
(Saygılar benden. Tuhaf bir şey. Ben de dün akşam sizin mahalladeydim. Ama mesaj bırakmak inceliğini gösterememiştim. Çok özür dilerim. Umarım yakında affettiririm kendimi. Esasen sezon başındaki maçlarda karşılaşmalar niçin 180 değil de 90 dakika diye hayıflanır durumdaydık. Sonra biraz geriledik futbol anlamında. Umarım eski takımı Trabzonspor maçından sonra görmeye başlarız. Sevgi ve selamlarımla. Melih)
Melih bey
Sizinle Sevgili Ümit Aktan’ın çok az Galatasaraylı tarafından okunabildiğine inandığım yazısını paylaşmak istiyorum…
Son derece onemsediğim detaylarla olgunlaştırılmış bu yazıda Ümit Aktan “total futbolun” zaferini bekleyen biz Galatasaraylılar ve özellikle yöneticilerimiz için çok değerli uyarılar sunuyor… Total güç olmak için hala neyi bekliyorsunuz? Her şeyi kaybetmeyi mi? diye sormak istediğinden eminim.
Hepimize yeniden büyük bir günaydın!!!
“Galatasaray başarıya “hazır” değil”
Burada okuyacaklarınız tamamen benim analizimdir. Beni bağlar. Klasik bir “maç analizi” değil, Galatasaray ile ilgili sosyolojik bir değerlendirme olarak kabul edebilirsiniz. Bu takımın başarmak için her şeyi olduğunu, ancak “başarıya” hazır olmadığını, ülke futbol değerini oluşturan unsurların hiçbir tarafının da Galatasaray’ın başarısına “hazır” olmadığına kanaat getirdiğimden dolayı oluşmuş bir yazıdır. Umarım yanılıyorumdur…
Çok çıtkırıldımsınız… Nezaketten ve kibarlıktan gitmek üzeresiniz ve aşırı centilmenlikten mustaripsiniz. Saha içinde ve dışında “kavga” vermeden, sistemin tüm unsurlarını harekete geçirmeden “başarı” gelmeyeceğini, “başarı” denen kavramın sadece saha içindeki iki pastan ibaret olmadığını, bunun Nonda‘nın atacağı bir golle Servet‘in önleyeceği bir topa bağlı olmadığını hâlâ daha kavrayamadınız.
Ankaragücü’nün attığı ikinci golde Mehmet Topal‘ın kale sahası içinde yaptığı “dostlukspor kıvamındaki” hamlesi ile Gençlerbirliği maçında orta alanda Lugano‘nun “uçan taban” hamlesini üst üste koyun, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.
Sistem sizi “ikinci takım” yapıyor ve sizin yaptırımınız yok.
Sürekli çakışan maç günlerinin “matine maçlar” oynayan takımı yaptılar sizi ve siz farkında değilsiniz. Milli aradan sonra “Biz gece oynuyoruz, rakibim ise gündüz” derseniz, bunun nedeni, karşınızdaki rakibin Trabzonspor olmasıdır, deriz.
Bu bir ayrıntıdır ama sistemin toplum önünde size biçtiği yer ile sezon sonundaki muhtemel yeriniz çakıştırılmaktadır ve siz esas bu gibi ayrıntıların kavgasını vermelisiniz.
Matine maçlar oynamayı kabul ettiğiniz ve bunu sindirdiğiniz sürece “suarelere” kalan, son olarak sahne alan “assolist” değil, olsa olsa “azsolist” olursunuz.
Ki yapılan da, oluşturulan da budur!
Rijkaard’ın demek istediği
“Batıya açılan pencere”, henüz “futbol jargonunu” bilen bir tercüman bile bulamamıştır. Belli ki adama göre bir iş vardır orada, o işin doğru adamı bulunamamıştır. Rakibinizin Brezilyalısı pek bilinmeyen Portekizce ile “yedek kalırsam, devre arasında giderim” diyor. Tercümesi kulübün basın bildirisi gibi geliyor: “Burada olmaktan memnunum, kimin oynayacağına hocam karar verir.”
Sizinki diyor ki: “Takım halinde kazanıyorduk, şimdi de takım halinde kaybettik.” Tercümesi ise şöyle yapılıyor: “Bireysel hatalardan kaybettik.”
Tam tersi olmalıydı. O derse ki “bireysel hatalar”, tercüman demeliydi ki “takım halinde.”
Oyuncusunu şikâyet etmeyen bir hocayı oyuncusunu şikâyet eden bir hoca durumuna düşürdü.
Rijkaard şunu vurgulamak istiyor: “Biz raporlarla gönderdik, ama ‘gönderdik’ Gökhan’ı, milli doktorunu da aradık ve bilgilendirdik, ama oynatıldı ve bir aydır yok.”
Burada yönetim devreye girip, onun söylemek istemediğini de söylemeliydi. İyi araştırmacılarınız olsaydı zaten bunu zamanında dile getirirdiniz: “Bizim gönderdiğimiz ve sakatladığınız adamı, gönderilmeyip takımına dönen ve Bosna maçı günü 2 saat çift kalede oynayan, 48 saat sonra da lig maçının tamamını oynayabilen “sakat Kazım” ile kıyaslayın. Milli maçta oynamayan ama lig maçının en ‘canavar’ oyuncusu olan Emre Belözoğlu ile kıyaslayın. Ey Federasyon, n’ooluyor?”
O sıralarda kazanıyordunuz ve hep böyle gidecek sandınız. Oysa o sıralarda, sizin Ali Güneş‘in uçarak çıkardığı penaltınız verilmiyordu, rakibinizin ise hep önü açılıyordu. Sizin iç sahanıza Cüneyt Çakır‘ı veriyorlar ama rakibinize veremiyorlardı. Şimdi göstermelik olarak ve “garanti” bir maça verecekler. Sizi yine susturacaklar.
Sizin hocanızı birkaç kişi anlıyor, onlar da yanlış anlaması gerekenlerdir.
ARDA’NIN DAYANILMAZ KAPTANLIĞI
Saha içindeki “önder kibarlığı ve aşırı centilmenliği” Galatasaray’a en yakışan tavırdır. Ancak bugün sahada “kavga” vermeden maç alamazsınız. Kaptanın zarafetini takımın korkaklığı zannetmeye çok münasip bir spor güruhu vardır Türkiye’de. Bu güruh sözcüğü sadece tribünleri değil, sporun yazılı ve görsel basınını, yönetimler taifesini ve en başta Mahmut Özgener ile Oğuz Sarvan‘ın kurullarını içermektedir.
Mütevazı olursunuz, inanırlar…
Ankaragücü karşısında 59. dakikada karnına tekme yiyen Aydın neredeyse tekmeye karnı ile vurduğu için iki de cetvel yiyecekti eline. Elli dokuz buçukuncu saniyede ise temassız kendini yere bırakan Ceyhun nedeniyle Mustafa Sarp sarı gördü itirazdan.
Kaptan ise arkadaşlarından korudu hakemi. Oysa, Koray Gençerler‘in çapı da belli, niyeti de… Kaptan arkadaşlarını korumalıydı hakemden… Çünkü bunun benzeri pozisyonlarda rakibinin kaptanı hakeme omuz atıyordu, diğer kaptanı da eline vuruyordu.
Tamam, doğrusu senin yaptığın… Camiana yakışan senin yaptığın…
Ancak, bu ülkede “doğruya” ancak “ikinciliği” veriyorlar koçum…
Birincilik ise “şirretin ve şiddetin” oldu çoktan…
Ayrıca görüyorsun değil mi, “İstinye park” tefrikalarını. Senin medeniyetin nasıl da ekmek sürdü senin takımının “iç dinamiklerini dinamitlemek isteyen” güruhun ekmeğine…
TARAFTARIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Fenerbahçe seyircisi ülkenin “tek” seyircisidir. Öyle “desibelle” filan da işi yoktur. Hep maçın içindedir. Kendi Luganosunu 25’te atmayan hakemi görmez, rakibin stoperini 75’te atmayan hakemi ıslıkla döver. Üstelik öndedir ve maçı garantiye almaya çalışmaktadır. Yani maçın içindedir. Rakip kaleci 5. dakikada dayak yer, kale vuruşunu biraz geciktirirse…
Seninki ise lay lay lom…
Beşiktaş’ınki ise mutlaka kavga edecek birini arar, yense de yenilse de…
Eskişehir maçının 80. dakikasından sonra kaleci İvesa‘yı ıslıklamak ne işe yarar ki? Adam 80 dakikayı götürmüş oyundan…
Sizin işiniz değil, ama bu konuda baskı yapmalısınız yönetiminize.
Başarı, maç oynanırken sahanızı korumanız ile değil, maçın dışında da sahanızı korumanız ile ilgilidir. Maçın lay lay lom ile değil, hakemi kurcalamak, rakibi kurcalamak ve kendi takımını arkadan itmekle kazanılacağını hâlâ daha bilmiyorsunuz. Bir seyircinin bin tane şarkısı olmaz, her hafta bir beste peşine düşmez. Bir tanesi ile sürekli döver rakibini. Bakınız: Liverpool…
Sayın yönetim, diyelim ki Eskişehirspor ile Eskişehir’de 1-1 berabere kaldınız. Maç bitti. Sabri çıktı, 800 Galatasaraylı seyirciye üçlü çektiriyor. Mümkün mü?..
Tahrikten size ceza vermezler mi?
Kadıköy’de sıkıysa bir rakip oyuncu taraftarına üçlü çektirsin bakalım.
Mümkün mü?..
Bu ancak Ali Sami Yen’de olabiliyor…
Sizin yaptığınız “doğru ve güzeldir” ama en fazla “ikinci” olabilmeye yeter…
ÖZETLE…
Sahanı oynarken değil, oyundan önce ve sonra da koruyacaksın…
Sana biçilen değeri reddedip, verilecek olan hakkını değil, alabileceğin hakkını kovalayacaksın…
Bakınız… Fark 5 puan… Averaj da bitmiş…
Türkiye ne kadar huzurlu değil mi?
Tersi olsaydı şimdi.
Tekmeyi basıp yırtan Lugano yerine Servet olsaydı, penaltısı verilmeyen Nonda değil Güiza olsaydı, seyreyleyin gümbürtüyü…
Kadıköy’de küfrü duymayan sistem, Türkiye’nin huzurlu olmasına şükretmektedir.
Demek ki, sizin “başarınız” Türkiye’nin huzurunu bozmaktan geçmektedir.
Ya Türkiye huzursuz olacak, ya da siz…
Tercih sizindir…
Şimdi ligin tepesini “uygun” hale getirdiler ve Türkiye huzurlu. Sizin “başarılı” olmanız Türkiye’nin huzurunun bozulmasına bağlı demek ki…
İşte bu nedenle, bunu yapamayacağınız için, bunu yapmak size yakışmayacağı için “hazır” değilsiniz başarıya…”
(Oğuz selam. Bu yazı yanılmıyorsam üçüncü kez yayınlandı burada. Bence de çok önemli bir yazı. Aylar sonra değerini ve aktüalitesini kaybetmeyecek bir yazı. Kişisel ve toplumsal hafızalarımızda mutlaka yer almalı her zaman, hiç unutulmadan. Bilmiyorum total gücü biraraya getirmek için henüz erken mi, ama umarım bu manada, bir şeye tepki göstermek adına biraraya gelmez Galatasaraylılar. Daha doğrusu biraraya sadece mutluluklarda geliriz. Sevgilerimle. Melih)
Merhaba Melih abi
Aceto’nun yazısıyla baş başa bırakıyorum sizi.
Hikayede adı geçen şahıslar gerçektir ancak yapılan eşleştirmelerde ne karakter ne de kariyer benzerlikleri vardır. Birbirlerine kalın zincirlerle değil; ince tellerle bağlı şahıslar bunlar. Madem Frank Rijkaard’ın Galatasaray’a gelişiyle beraber her zamankinden çok daha fazla Barcelona kulübü telafuz ediliyor bu ülkede. O zaman benzer noktaları bulmaya çalışalım yakın tarihte. Önce filmi sona sarmamız gerekiyor…
Teknik adamlık kariyerinde Barcelona macerasına kötü başlayan Rijkaard, Galatasaray tam ters bir grafikle çıktı karşımıza. Oynadığı 16 resmi maçta sadece bir mağlubiyet alan Rijkaard’a yöneltilen futbol eleştirileri konumuz değil. Ne B planının olmaması, ne korkak bir teknik adam olup olmadığı; ne de Türkiye’nin İspanya’ya benzemediğinin farkında olup olmaması… Polat iktidarında Feldkamp’ın ardından Skibbe ve Bülent Korkmaz dönemlerinde yaşanan hayal kırıklıkları, görüşülen teknik adamlar arasında en kariyerlisiyle anlaşmasını sağladı Galatasaray’ın. Bir günde ya da bir ayda. Shuster, Ramos vs. vs… Tabiri caizse bu sefer eşeği sağlam kazığa bağladılar! İki beraberlik ve bir mağlubiyetin ardından tutulduğu eleştiri yağmurundan farklı haberler yazılıp çiziliyor. Mesele de budur. Rijkaard’ın Galatasaray’dan firar edeceği diyelim kısaca. Sezona kötü başlaması hiç de sürpriz olmayan Milan’da Guardiola modasını etkisiyle göreve getirilen Leonardo’nun koltuğuna eski bir Milan yıldızı olduğu gerekçesiyle yakıştırılıyor Rijkaard. Nerede peki? Ne hala attığı her futbol adımını takip eden Katalan medyasında; ne de Milan’da priz bozulsa manşete çıkartan İtalyan medyasında.
Rijkaard’ın Milan ile anlaştığı haberlerinin sadece bizim medyamızda yer almasının bir anlamı bir alt metni olmalı! Duyum üzerine yazılan ve spekülasyon olarak tarif edilen haber(ler)in fikri takibinin İtalya medyasında bir yansıması olması lazım, öyle değil mi? Ya da Milan, Rijkaard’ı çağırıyor diye yazıldığında ertesi gün Galliani’nin, Polat’ın, Rijkaard’ın, Haldun Üstünel’in vazife bilip bir açıklama yapması. Bunu bir kez deneyen Rijkaard oldu ve haberi kesin bir dille yalanladı. Üstelik bu dönemde Leonardo’nun en sıkıştığı Zürih maçının ardından bile İtalya’da manşetlere çıkan isim Van Basten’di. O zaman bu neyin ısrarı? Bugün “Milan istiyor” diye yazıp ertesi gün “Milan’ın istediği” ile devam edilen; bir gün sonra da “devre arasına kadar sabrederiz, o zaman gelirsin” ile geliştirilen bu senaryoların amacı ne? Ya da 16 maçta sadece bir mağlubiyet almış bu teknik adam için neden Galatasaray yönetiminin hayali “güveniyoruz” açıklamları, taraftarın “arkasındayız” haykırışları manşete çıkıyor. Rijkaard bu ülkeye demir atmadı, burada da yaşlanmayacak. Elbet bir gün gidecek. Peki neden sadece geldikten 3 ay sonra? Çok soru sordum, gelelim cevaplara…
O zaman filmi başa saralım ve Barcelona ve Galatasaray tarihinde bazı isimleri pamuk ipliğiyle birbirlerine bağlayalım. Barcelona’nın eski başkanı Nunez ve Özhan Canaydın; Johan Cruyff ve Fatih Terim; Joan Laporta ve Adnan Polat, Guardiola ve Bülent Korkmaz ve Rijkaard ile Rijkaard! Kısaca hatırlatarak gideyim. Cruyff’u kulüpten yollayan ve bunun vebalini 4 yıl boyunca ödedikten sonra Barcelona başkanlığını bırakıp giden adamdır Josep Lluis Nunez. Fatih Terim’in 2. kez Galatasaray’ın başına geçtiği döneme son noktayı koyan ve dönemin başkanı olarak bir numaralı sorumlusu olan ise Özhan Canaydın. Guardiola ve Bülent Korkmaz benzerlikleri herkesin ezberinde geçelim. Joan Laporta’nın başkanlığa geldiğinde sportif direktörlüğe getirmek istediği ve başaramadığı isim Guardiola’dır. Benzer başkanlık özellikleri çizen ve Laporta gibi kulübe farklı gelir kaynakları üreterek çıkış noktasına getiren Adnan Polat’ın da Feldkamp döneminde antrenör yapmak istediği isim Bülent Korkmaz’dır. Rijkaard ise adı geçen iki kulübün keşişme noktası.
Peki Rijkaard neden her gün Milan’a gönderiliyor? İşte bu da Barcelona tarihindeki Mavi Fil grubunun Galatasaray’daki aksini bularak ortaya çıkartılabilir. Galatasaray taraftarının mevcut kadro içinde gitti açıklaması yapıldığında kıyameti koparacağı -tabii bence- 4 isim var. Şiddet sırasıyla yazıyorum çoğalarak. Baros, Keita, Arda ve Rijkaard. Baggio’nun Fiorentina’dan ayrılıp Juventus’un yolunu tuttuğundaki kıyametin bir benzeri bugün ancak Arda ve Rijkaard ile gerçek olabilir. Adı geçen isimler Adnan Polat ve yönetiminin pırlantalarıdır. Arda her gün bir yere gönderiliyor, Rijkaard her gün aynı yere…
Yolun sonuna gelirken koşmaya başlayayım, gözlerinizi daha fazla yormayım. Rijkaard’ın Galatasaray’dan koparılma çabası ne tercih ettiği futbol taktikleriyle ne rakibin kalem lobisiyle açıklanamaz. Galatasaray’ın 2010 seçimlerine teknik adamı Rijkaard olarak girecek Adnan Polat’ın seçimde karşısında kimsenin duramayacağı aşikardır. Bunu da söyleyen ben değilim. Galatasaray camiası! Rijkaard ve ekibinin tası tarağı toplayıp gittiği bir ortamda “son 3 yılda 5 teknik adamla çalıştı” karvizitine sahip olacak Adnan Polat’ın o seçim kürsüsünde ve oy sandığında ne kadar yorulacağı da başka bir gerçektir. İşte bu Milan haberlerinin alt metini budur. Galatasaray’da seçim dönemi ortalıkta aday olmamasına rağmen beklenenden çok daha önce başlamış anlaşılan.
Barcelona’da Laporta ile yola çıkan Sandro Rossell, 2010 yılında Galatasaray gibi başkanlık seçimi yapacak Katalan kulübünde Laporta’ya karşı başkan adayı.
Galatasaray’ın da Barcelona gibi bir Mavi Fil grubu var mı?
Galatasaray’ın da üye sicil defterinde bir Sandro Rossell’i var mı?
Bunu ancak Mart 2010’da öğrenecek Galatasaraylılar. Emin olun o tarihten çok daha önce Rijkaard, bir B planının olup olmadığı sorusunun cevabını verecektir Türkiye’deki futbolsevere…
(Selam. Bülent Timurlenk’in bu yazısını okudum. Önemli bir yazı. Şöyle bir şey var. Ben Galatasaray’la ilgili önemli yazışma gruplarını (tabi hukuken üye olabildiklerimi) takip ederim. Bu konuda yanılmıyorsam hiçbir yayın olmadı mesaj ya da yorum anlamında takip ettiğim bu platformlarda bu haberlerle ilgili. (Sadece bir platformda Yönetim’in sözleşme 1 yıllık değil açıklamasının ardından yapılan “sözleşme bir yıllıkmış” yolundaki haber gönderilmişti.)
Demem o ki, ben bu haberin kaynağının Özhan Canaydın olduğunu düşünmüyorum. Öyle olsaydı bu haberi başka bir mecrada, başka bir gazetecinin kaleminden okurduk. Tabi bu benim kanaatim. Daha da fazla konuşabilirim bu konuda ama susayım. Sevgilerimle. Melih)
Selamlar Melih abi,
Gerçekten de yazına katılmamak mümkün değil. Bazen düşünüyorum neden bu insanların böyle yaptıklarını hepsinin içide bir fesatlık olamaz ya, gerçekte de hocamızın b planı olmadığını düşünenler de vardır. Sonra kendimce fikirler belirtiyorum şimdiye kadar bir fikir bulamadım gerçekten de böyle düşünenler adına ama olsun böyle inanmam lazım yoksa okuyacağım -ya da takip edeceğim- yazar sayısı birkaçı geçmeyecek.
Bir de Melih abi Gökmen Özdemir’in yazısı vardı “kraldan çok kralcılar” diye bu yazı hakkındaki düşüncelerini merak ediyorum. Son kez Ali sami Yen seneye yıkılacak mı yani maalesef hiç göremediğim stadımızı son kez görme imkanım olacak mı?
İyi geceler Melih abi.
(İyi geceler Ayşe. Sondan başlayayım. Muhtemelen İstanbul’da bir yeri kazanırsam bu yıl ASY’de maç seyredersin. Belki de bir dahaki sezon da seyredersin. Çünkü 12 ay içinde bitmeme ihtimalı hiç de az değil.
Gökmen’in yazısı için fazla bir yorum yapmayayım. Sadece bir medya mensubunun bu tür haberleri biraz daha olgusal kaleme alması ve dilini de daha yumuşak kullanması daha iyi olur diye düşünürüm.
Açıkça medya mensuplarını takip etmek konusunda ben fena sayılmam. Selçuk Yula dahil, bütün yazarları okurum her gün. Ne yazdıklarını düşünürüm, görürüm. Ama bu elbette, onlardan nefret etmemi ya da koşulsuz sevmemi gerektiren bir şey değil. Sadece ne yazıyorlar bilmek istiyorum. Sana da öneririm bu yolu. Sevgilerimle. Derslerini iyi çalış. Melih)
Ortalık durulsun sonra mutlu mesut geleceği hayal edeyim dedim.Ama yine sular bulanık. Birileri kabus senaryolarına çoktan başlamış. Galatasaray, Liverpool limanından demir alan, amacı Amerika’ya varmak olan Titanic haline getirildi. Yani senaryo sonunda batmamız gerekiyor. Herkes kendini buna koşullandırmış. Ben senaryo yazarlarının salt rakip basın ve biraz da Mart’a dişini bileyenler olduğunu görebilmiştim. Ama en çok da basın bunu istiyor diye düşündüm. Meğer buz dağının görünen yüzü basınmış. Meğer düşmanımız daha düşmanımızdan daha tehlikeli olan entrikacı dostlarımızmış.
Bülent Timurlenk’in blogunda ilgili yazıyı ben de okudum.Buzdağının gemiye çarpan ucu basın ama buzdağının temeli de denizin dibindeki görünmeyen kısmı olan eski yöneticiler ve bir takım dinazor kafalı liseliler.
Evet, ben liselilerden bu kadar sessiz olmalarını ve azar azar hareketlenip açık vermemelerini beklemiyordum. Kim beklerdi ki! Basında çıkan kasıtlı haberleri hep rakip takım medyasının örgütlediğini düşündüm. Rakibin yazarlarından daha organizeymiş bizim Bizanslılar. Meğersem sezon başından bu yana gemi batırılmak isteniyor.
Belli ki kulüp meteliğe kurşun atarken ne bir gelir kaynağı ne de bir projesi yokken Özhan Abileri’nin etrafındaki dinazorlar yeterince sömürememişler kulübü. Hazır iyi bir kadro, yeni bir stad ve Futbol AŞ gibi bir yükün kaldırılması birleşen pazarlama gelirlerinin artması iştahları kabartmış. Biraz daha kulübe sülük gibi yapışmak isteyenler hazıra konmak için erken davranmışlar. İlk puan kaybında hareketlendiler. Ama yine de sessiz ve derinden gidiyorlar.
Bizim dinazorlar herhalde Bizans’tan daha çetrefilliler. Açıkçası niye Galatasaray’ın hakkını arayan bir Allah’ın kulu spor yazarı yok diye hayıflanıyordum. Varmış da aslında Fatih Altaylı’nın altında çalışan Erhan Telli gibi durmadan Rijkaard’ı, Arda’yı, Kewell’ı bir yerlere göndermek için var gücüyle çalışan bir piyonlarmış. Herhalde Mart’a kadar alınabilecek peşpeşe puan kayıplarıyla sıra Baros’la Keita’yı Avrupa’ya transfer etmeye gelir.
Bizim kanaat önderi diyebileceğimiz bir Hıncal Uluç gibi büyük bir yazarımız varmış da liseli dinazor arkadaşlarına kolaylık olsun diye “Go Home Rijkaard!” diye şimdiden seçim kampanyasına başlamış. Herhalde Mart’a kadar alınabilecek peşpeşe puan kayıpları ile Rijkaard’ın futboldan anlamadığını, istifa etmesi gerektiğini söyleyecek yani o hep bilinen lakırdıları o alaycı diliyle taraftarı zehirleyerek dinazor arkadaşlarının işini kolaylaştıracak. Ne kanaat önderi ama!
Biz de safız ki takımda yeniçeri gibi teknik direktör indiren futbolcu eskisi kalmadı diye sevinirken yönetici eskileri Erhan Telli’ye destek çıkmak için Milan’ın Rijkaard’ın aklını çeldiğini söylüyorlar ama hata bizde ki gerçeği görmek adına İtalyan spor gazetelerine bakmıyoruz. Fatih Gökşen on milyonlarca Galatasaray taraftarını böyle aptal yerine koyabiliyor. Ama artık pes! Bundan sonra Kewell’ı Stoke City istiyor derlerse İngiliz ve Avustralya basınına bakmak şart oldu. Rijkaard’ı Milan istiyor diye devam ederlerse İspanyol ve İtalyan ve hatta Hollanda basınına bakmak şart oldu. Arda yeni bir takımla anlaşırsa tüm Avrupa basınına bakmalıyız. Bu her puan kaybında böyle gider.
Dinazorlar kulübe sülük gibi yapışmak istediğinden haftalarca huzurumuzu Rijkaard-Arda-Kewell ve diğerleri gitti-gidecek diye kaçıracaklarına yabancı basını takip etmek Galatasaraylılar’ın en büyük görevi şu anda.
Her lig maçından önce Lig TV’ye çıkan geçmiş (Ribery) başarılarıyla beni benden almış süper (!)yönetici eskisi Bülent Tulun boşuna nefretini kusmuyor. Belli ki bir hesap var dönmekte olan Dinazor işbirlikçilerinin.
Açıkçası gemiyi yani Galatasaray’ı buzdağının olduğu yöne doğru çekmek için yürütülen sistematik bir saldırı var. Ama umarım mevcut yönetim bu tehdidin farkındadır ve önlem alırlar. Galatasaray’ı; hocasını ve oyuncularını başka takımlara kaptırmak üzere olan, sürekli kan kaybeden bir türlü stadını yapamayan zavallı bir kulüpmüş gibi göstermeye ve taraftarı tedirgin etmeye çalışanlara umarım geminin adının Titanic değil Galatasaray olduğunu gösterirler.
Şu önümüzdeki 4 maçlık zorlu dönemeç, rotamızın buz dağı mı yoksa varmak istediğimiz o yer mi olacağını göstereceğini düşünüyorum.
Ve korkuyorum. Bir şansı elimizin tersiyle iteceğimizden ve kendi ihtirasımızın esiri olup yine yaşadığımız yerin 15 mil ötesini görememekten.
Tek umudum geçmişte gemi bir sefer limandan ayrılıp hedefe giderken “Galatasaray’ın adının olduğu her yerde umut vardır” sözünü eden Kaptanımız’ın rotamızdan çıkmadan varmak istediğimiz limana bizi bir sefer ulaştırmayı başarmış olması.
Şimdi yeni Kaptanımız’ın da aynı sözden hareketle aynı yolda devam etmesini umuyorum.
Ve mevcut yönetimi devirip kaptanı gemiden kovmaya çalışanların da bir daha bu kulübe sülük gibi yapışamamalırını istiyorum.
Kimse görmezden gelemez. Dört maçlık periyot bizim dağa çarpıp batmamızı veya sağ salim devam etmemizi belirleyecek. Bundan sonra her Galatasaraylı’nın uyanık olup oyuna gelmemesi gerekir. Bence bu blog’u ve Aceto, Extensor, PClion gibi blogları arkadaşlarınıza önerin. Basında yazan felaket senaryolarını okuyup psikolojilerini gerçekleşmesi istenen bozguna alıştırmalarına izin vermemelerini sağlayın olup biteni bir de alternatif medyadan takip etmelerini söyleyin.
Galatasaray’ın adının olduğu her yerde umut vardır. Umarım Rijkaard ve şu anki takım için de umut vardır.
(Ferhat selam. Bir de şöyle bir durum oluyor biliyorsun. Mesela İtalya basını Türkiye’dekileri haberlerden yola çıkarak “Türk basınında Milan’ın Rijkaard’ı istediği yazıldı” diye haber yapıyor. Bu haberi referans göstererek “Milan-Rijkaard” ilişkisi İtalya basınında da yazıldı” diye haber yaparak kendinin doğrulandığını ileri sürüyor.
Bunun dışında bugün de Terim’in Milan’a gideceği yazıldı.
Yalnız benim anlamadığım bir şey var. Rijkaard’ın Milan’a gideceği yolundaki yalan haberler kongrede hiçbir avantaj sağlamaz muhalefete. Onlara avantaj sağlayacak olan Rijkaard’ın gerçekten gitmesi olur. Bu haber yalan olduğuna göre ben bu haberi niçin çıkarmış olabileceklerinin rasyonelini anlayamıyorum hâlâ. Sevgilerimle. Melih)
Merhabalar,
Size tamamen katılıyorum, Türkiye’de aynı filmi kaçıncı kez izleyişimiz. Yine de bunların Galatasaray’da yaşanması benim alışık olmadığım bir şey (telegolcüler belki daha önce de böyle şeyler yazıp çiziyordu ama hiç takip etmedim bugüne kadar). Ne kulübe yakıştırabiliyorum, ne de camiaya, kimsenin çıkıp boş konuşanlara iki çift laf etmemesini. Ya da geçen haftaki mağlubiyetten sonra leş kargalarının heyecanı yüzünden bu hakem rezaleti hakkında medyada tek kelime edilmemesini (Maraton’da Erman ve Şansal Aydın’ın tekme yediği ve Ceyhun’un kendini yere attığı pozisyonları peş peşe gösterip sonra da “hakem gene de iyi maç yönetti” dediler), kulübün tamamen sessiz kalmasını anlayamıyorum. (Bir tek Arda maç sonu kaptana yakışır, dozunda bir açıklama yaptı, özetle “Galatasaray’sanız hakem de dahil herkesi yenmeniz lazım” dedi) Oğuz Sarvan’ın hakem kurulu başkanı olmasını hiç anlayamıyorum. Açıkça Fenerbahçe taraftarı olduğunu daha hakemlik yıllarında söylememiş miydi Oğuz Sarvan?
Bunlar aşağı yukarı her Galatasaraylı’nın aklından geçen şeylerdir sanırım. Ama benim size sormak istediğim bir şey var. Sizinkine benzer bir yazıyı bugün aceto adres belirterek yazmış, sizin bu konuda ne düşündüğünüzü merak ediyorum. Gerçekten kulübün içide şimdiden kongre kovalayanlar var mı, ya da bu mali duruma rağmen başkanlık için bu kadar rezil entrikalar çevirecek adamlar hala var mı?
Kendinize iyi bakın, gelecekte daha güzel olaylar hakkındaki yazılarınızı okumak umuduyla.
(Selam. Kulüp içinde şimdiki yönetime muhalif kemik bir kesim var. Bunlar muhalefeti büyütmek için her fırsatı değerlendirmek isterler. Yönetim ve kulüp aleyhine her yazıdan, her satırdan bir fayda, bir medet umarlar. Elano’nun bedava olduğu yolundaki yalan haberleri, hatta Gürcan Bilgiç’in yazılarını bile bu amaçla üye oldukları e-posta listelerine gönderirler. Galatasaray galipken seslerini çıkarmazlar. Ama beraberlik ve mağlubiyet olunca hemen ortaya çıkıp örtemedikleri sevinçlerini “rezalet” nidaları altına gizlerler. Bunlar aslında bir avuç insandır. Kültürünü ve tarihini bilmedikleri Galatasaray Lisesi’nin şerefli adını kirletirler kamuoyunda. Ciddiye almamak gerek. Sevgilerimle. Melih)
Aceto’nun yazısını tekrar okudum da… Keşke vardığı nokta tam olarak doğru olabilseydi diye düşündüm.
Yani keşke Mart seçimindeki kriter esas olarak Rijkaard’ın mevcudiyetinin bekaası olabilseydi de kulüp içi politikalar kapsamında tartıştığımız, daha doğrusu eleştirdiğimiz nokta, sadece bir grup gözünü hırs bürümüş marjinalin iktidar saikiyle kulübün en önemli açınımlarından birini baltalama girişimi olsaydı.
Tersten bir ifadeyle keşke Camia’nın bu marjinalite dışındaki kısmı, kendi aralarındaki fikir ayrılıkları ne olursa olsun Rijkaard ve ekibinin iş başına getirilmesinin önünü ve arkasını kısa vadeli sonuçlardan azade rasyonel olarak değerlendirebiliyor, politik rotalarını da bu gelişmeyi veri alarak yönlendiriyor olsalardı.
Yani Mart’a giderken durum ne olursa olsun Rijkaard projesine sahip çıkmak, seçim mücadelesindeki olası bütün tarafların ortak ekseni olabilseydi.
Oysa ne yazık ki kısa vadeli sportif başarı zorunluluğu da mevcut yönetimin başında Demokles’in kılıcı misali durup duruyor. Mart civarlarında futbol takımının mücadele ettiği platformlardaki yerini Rijkaard ekibi üzerinden yönetime bağlamaya hazır olanların sayısı azımsanacak gibi değil.
Beni de en çok bu üzüyor. “Vizyon” deyimini bütün anlamlarıyla Türk sporunun gündeminin başına oturtabilmiş bir camianın, kendi geleceğini, geçici, kısa vadeli görünümlere istinaden şekillendirmeyi alışkanlık haline getiriyor olması yani…
Elbette bu konum gerçekten trajikomik bir paradoks da aynı zamanda. Neyse oraya hiç girmeyeyim.
(Cengiz selam. Yine çapını ve meselelere bakışındaki geniş açını koymuşsun ortaya. Mesela Derwall dönemindeki kongreler geliyor aklıma. Muhalefet, ki yine lise temelliydi o dönemler, ama şimdiki gibi kafatasçı değildi, Derwall’i yönetimin kozu olarak mu görüyorlardı? Hayır. (Hoş buna da gerek yoktu çünkü Derwall de “başarısız” görünüyordu Türkiye şartlarında.) Ama ben hâlâ bir yanıt bulamıyorum, “Rijkaard gidecek” yolundaki haberlerin muhalefete ne kazandırdığına, Rijkaard gitmediği sürece. Belki senin bir yanıtın vardır buna? Sevgiler. Melih)
Selam Melih Abi,
Çok güzel yazmışsın yukarıda. Ne güzel olurdu halbuki, Basten-Cruyff ikilisini görebilseydik milli takımımızın başında. Fenerbahçe bu gidişle Hiddink’i alacak, Beşiktaş da Koeman’ı alır. Bizde zaten isim belli. Muhteşem bir ortam oluşurdu Türk futbolu için.
Düşünüyorum da; neden olmasın? Hiddink artık eski Hiddink değil. (İlk geldiğindeki şanssızlığı memleket takımım Aydınspor’dan yedikleri 6 gol olmuştu.:-)) Koeman’ın söylendiği, birçok yerde yazıldığı ve eleştirildiği kadar kötü olduğuna inanmıyorum ben. Beşiktaş’ın sistemsizliğine çözüm bulabilecek, genç, hırslı ve bilgili bir hoca kendisi. Rijkaard’ımız ise malum. Yanında “kağıtlı kalemli kondisyonerimiz” de var zaten!!!
Ülkenin 3 büyük takımın ve milli takımının başında Hollanda futboluna en çok damga vurmuş, en çok iz bırakmış isimler. İleri derecede bir koordinasyonla, büyük bir mütevazılıkla, basına nasıl poz veririm düşüncesinde olmayan, futbolu sadece futbol çerçevesi içinde ele alan bir yaklaşım Türk futbolu için çok güzel sonuçlar doğuracaktır kesinlikle.
Tabii ki de bu 5′liye en az 5 hatta 10 yıl süre tanımak her halukarda. Mümkünse, bazı “spor yazmaz”larının bu kişilerin adını ağzına almaları, klavyelerinden bu isimlerin yazılması engellenmeli.
Eğer gerçekten Tük futbolunun ilerlemesi, Türk futbolunun çağ atlaması, Türkiye’nin oynadığı ve Türkiye’de oynanan her maçtan keyif almak, Türk futbolunu dış dünyaya açabilmek için bu tür devrimler şart.
(Selam Fatih. Dün atlamışım bir ismi. Türkiye futbolunu yeniden formatlamak adına Gerard Houllier ismi de önemli. Ancak Fransa futbolundaki devrimin benzerini yapmak adına Houllier de önemli bir isim. Hatta Van Basten’den çok daha iyi bir isim.
Bir de meşrep olarak Hiddink ismiyle Fenerbahçe hiçbir zaman örtüşmez. Sevgilerimle. Melih)
yanlışlıkla buraya kopyalamışım yazdığımı.. aslında rijkaard’ın röportajına koymuştum.. melih abi bu konuda geniş bir yorum yazsanız.. inanın gidip astarı olmayan kişileri oraya getirmek için uğraşacaklar.. hele bu bir de daum olursa nasıl katlanacağız anlamıyorum..
bu konuda en azından birilerinin kulağına çıtlatsak iyi olmaz mı..
rijkaard’ı dış tekliflerden korumanın tek yolu başını bağlamamızdır.. onda bu yetenek ve vizyon var sadece kendisine teklif etmemizi beklediğinden eminim..
tekrar sağlıcakla kalın..harun..
(Harun selamlar. Biraz önce yorumda yazdığım gibi. Gerçekten bizi ilgilendiren bir mesele değil bu. Bir Türk filminde Ege ağzıyla dendiği gibi. “Kendimize bakaam biz.”:-)) Sevgilerimle. Melih)
Selamlar Melih Bey ve tüm arkadaşlar,
Eğer Sayın Rıdvan DİLMEN bu işi iyi biliyor olsa ve spor yazarlığı için aldığı ödülleri hak ediyor olsa, çalıştığı takımlarda başarılı olması gerekirdi. Geçmişte onun nasıl takım çalıştırdığını açıkça gördük. Bu nedenle yazılarını fazla ciddiye almaya ve kendimizi üzmeye gerek olmadığını düşünüyorum. Bu dönemde yönetimden taraftara herkes takım için ne yapabileceğini konuşmalı FB medyasının yazarları yerine. En GS’li bildiğimiz yazarlar bile medyadaki yayın yönetmenlerinin FB’li olduğunu, medya gücünü FB’nin bir şekilde kullandığını açıkça programlarda söylediler veya ben öyle hatırlıyorum.
Sabır ve istikrar temel amaç olmalı yönetim, teknik yönetim, takım ve taraftar için. Yönetim değişse de teknik yönetimin değişmeyeceği yönetime aday olanlarca beyan edilmeli açıkça. Sanırım hepimiz asıl kendi yönetimimizden korkuyoruz dış güçlerden çok. Taraftar bunun için baskı kurmalı yönetim ve oraya gelebilecekler üzerinde. Kendi koltuk sevdaları için GS’ın çıkarlarına zarar vermeyi göze alanları dışlayacağını taraftarımız herkese duyurmalı bir şekilde.
Takımın başarısı için yönetim sağlam durmalı F.R.’nin ve ekibinin arkasında. Bir de mümkünse ara transferde defansa topla iyi çıkabilen ve iyi uzun-kısa pas atabilen bir stoper kazandırmalı takıma. (Keşke Emre GÜNGÖR sakatlıklarla boğuşmasaydı, bence yeterli olurdu, bir defa canlı izledim kendisini, hem iyi top atıyor hem de çok iyi kademeye giriyordu)
Takımdaki oyuncularımız ise futbolu basit ve takım için oynadıklarında taraftarın kendilerini daha çok sevdiğini çok iyi anlamalı ve buna göre oynamalı.
Bir takımdan söz ederken takımda amatör olan tek unsur bulunmakta. Taraftar. Bir takımın etrafında toplanan, yönetim, oyuncu, medya mensubu ve diğer hizmetleri görenler bu işten para veya paraya çevrilebilecek bir şeyler kazanır. Sadece taraftar bir şeyler harcar değişik duygular yaşayabilmek için. O halde en büyük iş gene taraftarlara düşüyor. Haydi herkese daha iyi bir takım istediğimizi gösterelim. Bunu başarması gerekenler de ellerinden geleni yapsınlar.
(Selamlar. Öncelikle mevcut yönetimden emin olmalıyız Rijkaard ve istikrar konusunda. Sanırım bu konuda kimsenin sıkıntısı yok. Diğer taraftan diyelim ki Mart’ta yönetim değiyti ve yeni yönetim de Rijkaard’ı göndermek istedi. Emin olun taraftar baskısıyla filan önlenemez bu. Çünkü eğer başka bir yönetim gelirse ki kimler olduğunu iyi biliyoruz, nasıl bundan önce sokaktaki Galatasaraylılar’ı hiçbir şekilde ciddiye almadan yönetmişlerse kulübü emin olun yine bunu yapacaklardır. Paradigmaları bunu gerektirir. Sevgilerimle. Melih)
Selam Melih abi;
Bana son mesajında;
“Yalnız benim anlamadığım bir şey var. Rijkaard’ın Milan’a gideceği yolundaki yalan haberler kongrede hiçbir avantaj sağlamaz muhalefete. Onlara avantaj sağlayacak olan Rijkaard’ın gerçekten gitmesi olur. Bu haber yalan olduğuna göre ben bu haberi niçin çıkarmış olabileceklerinin rasyonelini anlayamıyorum hâlâ.”
demişsin.
Bir de Cengizhan Yüceil isimli arkadaşın Rijkaard üzerinden satranç oynayan şu anki statüko ve onları koltuktan etmeye çalışan liseli haleflerine ilşkin görüşerine sen yine de Rijkaard’la ilgili dedikoduların bir yarar sağlamayacağını belirtmişsin;
“Ama ben hâlâ bir yanıt bulamıyorum, “Rijkaard gidecek” yolundaki haberlerin muhalefete ne kazandırdığına, Rijkaard gitmediği sürece. Belki senin bir yanıtın vardır buna?”
demişsin.
Son olarak hashashi takma adlı arkadaşa cevaben mevcut yönetim içinde de işlerin yolunda gitmediği izlenimini diğer üyelere empoze etmek -daha psikolojik bir deyimle- onları yönetimin beceriksiz olduğu yolunda telkinlemek için kısa mesajla ve e-posta yoluyla örtülü bir propaganda yürütüldüğünü söylemişsin;
“Kulüp içinde şimdiki yönetime muhalif kemik bir kesim var. Bunlar muhalefeti büyütmek için her fırsatı değerlendirmek isterler. Yönetim ve kulüp aleyhine her yazıdan, her satırdan bir fayda, bir medet umarlar. Elano’nun bedava olduğu yolundaki yalan haberleri, hatta Gürcan Bilgiç’in yazılarını bile bu amaçla üye oldukları e-posta listelerine gönderirler. Galatasaray galipken seslerini çıkarmazlar. Ama beraberlik ve mağlubiyet olunca hemen ortaya çıkıp örtemedikleri sevinçlerini “rezalet” nidaları altına gizlerler.”
Açıkçası ben takımın dağılmakta olduğuna ilişkin (Rijkaard, Arda, Kewell gidiyor haberleri) haberlerinin birer sistematik telkinin parçası olduğuna inanıyorum. Telkinin hedefi/muhattabı doğrudan kendi halindeki Galatasaray taraftarı sonra da dolaylı hedefi kongre üyeleri.
Telkin aslında önce basın kullanılarak taraftarın olası puan kayıplarında Rijkaard’ın Milan’ın teklifleri yüzünden işine konsantre olamadığına (bkz.Fatih Gökşen’in açıklamaları) ve yakın dönemde 1 yıllık (aslında 2 yıllık ama bilerek 1 yıl görüntüsü veriliyor basınca=Fatih Altaylı+Erhan Telli) kontratın bitmeden gitmeyi kafaya koyduğu izlenimini o yüzden antrenmanlara çıkmadığını(!) (Yine Fatih Altaylı+Erhan Telli) iddia ederek mağlubiyetlerin sebebini teknik ekibin iş disiplininden uzaklaşmasına bağlıyacaklar. (Bülent Tulun Rijkaard iki yıllık sözleşmeye imza attıktan sonra niçin iki yıllığına anlaştılar diye eleştirdi. Hatta ilk o söyledi bir yıl kalır gelecek yıl Milan’a gider diye.)
Şimdi fazla birbirine bağladım gibi görünüyor ama gerçekten de taraftarın Florya’da bu tarihten itibaren farklı zamanlarda kötü biten maçlar sonrası hayali Rijkaard-futbolcu sürtüşmelerini yine aynı kalemlerden duyması gayet olası. Elano’nun bedavayken fahiş bonservisle geldiğini iddia eden isimler Arda-Elano sürtüşmesi teorisi bile üretebilirler. Her şey onların elinde isterlerse istedikleri oyuncuyu bir kaç cümle ile kağıt üzerinde Rijkaard’a cephe aldırırlar.
Sizce önce Rijkaard’ın sözleşmesinin 1 yıllık olduğunu iddia edip ardından Rijkaard’ın antrenmanlara katılmadığını söyleyip ardından Milan ile transfer söylentileri çıkarıp başka oyuncuların da mutsuz olduğunu gözlemlediklerini söyleyip gitmek istediklerini iddia etmeleri sonrasında eski bir yöneticinin Rijkaard’ın konsantrasyonunu Milan’ın teklifi yüzünden kaybolduğunu idda etmesi bir rastlantı olabilir mi?
Tek ihtiyaçları olan birkaç maç puan kayıbı. Ondan sonra taraftarda infial ortaya çıkmasını bekliyorlar. Mart’a kadar Rijkaard’ı gerçekten Milan’a göndermeyecekler belki ama ne adamda ne de kulüpte huzur da bırakmayacaklar.
Bence bu teori sorunuzun yanıtı olabilir.
Yaratılan suni huzursuzluk ortamları oluşan puan kayıpları ile taraftarda bir sinir boşalımına neden olabilmesi ihtimalini şu an çok yüksek değil ama ileriki dönemde oyun değil de skor bazlı eleştiriler bu isimlerin ekmeğine yağ sürebilir. Ama bu 4-5 maçla olmaz. Rakiple aradaki uçurum arttıkça olur.
Passat medyası bizim Bizans’a elinden gelen yardımı yapacaktır. Federasyon’un biz yokmuşuz gibi davranması maçlarda hakem hatalarının çoğalması oyuncularda da dsiplini sinirleri iyice bozacaktır.
Bundan sonrasını tahmin etmek zor olmaz herhalde. Bu taraftarın isyan bayrağı demektir. Hasan Şaş’ın kafasına laptop atıldıktan sonra sms’le erken seçim çağrısı yapılmıştı yanlış hatırlamıyorsam.
Ve en son olarak artık ortadaki huzursuzluk ortamınından cesaretle sms’ler gizli buluşmalar ve e-postalar yoluyla oy kullanıcak üyelere propaganda sunumu.
Hatta bir de x başkan adayının ortaya çıkması.
Ben yeni yönetimin Mehmet Cansun, Mehmet Helvacı, Yiğit Şardan gibi, alaylılardan özellikle Haldun Üstünel gibi başarılı yöneticilerden nefret eden kişiler çevresinde oluşacağını tahmin ediyorum.
Bir de liselilerin desteklediği aday Adnan Öztürk’ün Mart’a doğru ortaya çıkacağını düşünüyorum.
Tabi hepsi tahmin. Şimdilik dediğim gibi suni bir kriz yaratıp önce taraftarın bu krizi gerçeğe çevirmesini bekleyip ardından Adnan Polat’ın kongrede güven kaybetmesini sağlamayı hedefliyor olmalılar.
Belki de bu sonuca varmak için fazla kastım ama Fatih Altaylı-Bülent Tulun ve bunun gibilerin taraftarda infial yaratmak istedikleri kesin.
(Ferhat selamlar. Şayet muhalefetin temel stratejisinin sürekli kaos olduğunu kabul edersek bir mana ifader bu tür haberler. Ancak şunu unutmamak gerekiyor ki sürekli kaos stratejisi de vasat olarak başarısız bir sportif yönetim ister. Ki bu bile tek başına yeterli değildir konuştuğumuz isim Rijkaard olduğu için.
Sana sadece şu ana kadarki izlenimimi söyleyeyim. Bu tür bir strateji izleyen muhalefetin Galatasaray kongresinde hiçbir şansı olamaz.
Bir de bu işleri konuşmak için henüz gerçekten çok erken. Nedeni de şu. Muhalefet durumu gereği reaktiftir. Yönetim yani iktidar henüz elindeki tüm kartları açmadan harekete geçemez. Geçerse kazanma şansını sıfıra indirir. Reaktif olmanın esprisi de son ana kadar beklemektir. Sevgilerimle. Melih)
Merhabalar Melih Bey,
Galatasaray’ın yedek kulübesindeki teknik heyetin tutum ve davranışları tüm spor akademilerinde ders olarak gösterilmeli. Hocamızın yardımcısıyla görev paylaşımından tutun da gollerdeki sevinçleri, bir oyuncuyu oyuna dahil ederken yapılanlar… Bunların hepsi Galatasarayımız’ı çok farklı kılıyor. Gurur duyulacak bir teknik ekibimiz var. Onların başardıklarını başka teknik ekipler hayal bile edemezler. Herkes haddini bilsin…
Bu ekip Galatasaray için yeni bir milat. Herkes destek olsun. Kazanmamız önemli değil yeterki futbolun doğruları yapılsın. Skor yazarlarını okumayalım. Desteğimizi hiç esirgemeyelim.
(Selam Hakan. Öncelikle bana bey demezsen sevinirim. Bence herkesi okuyalım. Ama aklımızın ve vicdanımızın süçgecinden geçirerek okuyalım. Bunu yaptığımız zaman emin ol daha iyi anlarız olup biteni ve yapılması gereken hareket planını daha iyi oluştururuz. Onun dışındaki yazdığın her şeye katılıyorum. Sevgilerimle. Melih)
Merhaba Melih Abi,
Son dönemde FR’ın kulübümüzdeki geleceği oynanan oyun, alınan sonuçlar vs’den de daha fazla medyada yer almaya başladı. Açıkçası çoğumuz gibi ben de bu yönde gelişmelerin gerçeğe dönüşebilme ihtimalinden oldukça fazla korkuyordum.
Korkuyordum diyorum çünkü geçen haftasonu, üşenmedim ve Milan’ın bir çok taraftar sitesinin forumlarını inceledim. Açıkçası, bırakın Rijkaard’ın Milan’a gitmesini, Leonardo’nun yerini kaybetmesi ile bile pek bir yorum ya da haber yoktu. Taraftarlar daha çok oyuncu transferleri eleştiriyor ya da fikirlerini bildiriyorlardı. Düşünün, -sezonu çok kötü açan Milan’da- Leonardo’nun yeri bile, bizim Surinamlı’dan daha sağlam İtalya’da !!!
Neyse dediğim gibi, Milan’ın gündeminde pek FR yok. Hatta birkaç görüşte, olası teknik direktör değişikliğinde Van Basten’in adı bile geçiyor. Şimdilik oldukça rahatladığımı söyleyebilirim. Milli maç ( ya da hüsran diyelim) arasından sonra daha da güçlenerek yoluna devam eden bir Galatasaray görmek üzere…
Not: İlgilenenler için Galip Öztürk’ün kaleminden bir Rijkaard yazısı.
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ozturk/2009/10/12/rijkaard_bunu_hak_etmedi
Sevgiler,
Fatih
(Fatih selamlar. Mesajın istenmeyenler’e düşmüş. Yeni gördüm. Bildiğim kadarıyla Milan için Spaletti’nin adı geçiyor. Ayrıca linkini koyduğun Galip Öztürk’ün dünkü yazısı da önemliydi. Sevgilerimle. Melih)
Selam Melih Abi,
Bence muhalefetin sesine kulak vermeye gerek yok. Bu dönemde bir başkan adayı çıkacağını düşünmüyorum, her genel kurulda göstermelik aday olarak çıkanların dışında. Ayrıca her ne kadar sevmesem de Galatasaray’ın çok uzun yıllarını yanlış yönetim sonuca alıp götürse de Özhan Canaydın’ı artık taraftarımız hafızalarda bizim yapımıza pek uygun olmayan centilmen ve iyi niyetle yanlış yaptığı işlerle hatırlaması gerekiyor. Artık her muhalif olayın ardında Özhan Canaydın ismini aramaktan vazgeçmeliyiz. Şunu herkes bilsin ki Özhan Canaydın bir insanın geçirebileceği en ağır hastalığı geçirmekte.Yani tıbben Allah uzun ömürler versin ama tekrar bir kulüp başkanı olmaya bırakın başkanlığı dışardan yönetmesi bile imkansız. Bunu bilen bilir. Onun için artık Özhan Canaydın başkan olacak dışardan yönetecek destekleyecek türden yorumlara gülüp geçmeliyiz. Bu hastalığı yaşayan bilir. Uzun ömürler dilerim Özhan Başkan’a.
Adnan Başkan’a dışardan çıkabilecek tek aday Adnan Öztürk, Ünal Aysal koordinasyonudur. Ki bunları konuşmak için çok erken. Ama futbol bilgileri olarak ben Adnan Polat’ın yakınına bile her ikisinin de yaklaşamayacağını biliyorum. Bakalım zaman ne gösterecek, stadımız 15 gün içinde yapıma kaldığı yerden devam ediyor, bir de şirket birleşmesi gerçekleşirse güzel güneşlerin GS taraftarına doğacağını hepimiz biliyoruz. Adnan Polat’ın bir cümlesi vardı, şirket birleşmesini gerçekleştirebilirsek tüm Türkiye nasıl futbolcular transfer edilebileceğini görecek diye. Biz taraftarın üzerine düşen görev takımı desteklemek. Yönetimimizin ise her koşulda Rijkaard ve ekibine gerçek olarak desteklerini vermeleri. Çakallar istedi diye kurtlar ölmez. Biz kendi işimize bakalım, taraftarlık görevini yerine getirelim.
Melih abi Ümit Aktan ağabeyimizin yazısını ben de okudum gazetede ilk gün. Ve Ona aynen şu şekilde bir mail attım affınıza sığınarak onu da yazıyorum.
“Ümit Abi ben senin o kalem tutan ellerini öpeyim.”
Sadece bunu yazdım. Ve emin olun ki birçok Galatasaray taraftarı onu takip ediyor. Herkes kimin ne olduğunu biliyor. Ümit abi ve Melih abi başta olmak üzere gerçek Galatasaraylı olan tüm yorumcu yazar ağabeylerimizi Allah başımızdan eksik etmesin, adamlığın delikanlılığın ne olduğunu gösteren taraftarlık ruhlarının yanında objektif olarak konulara bakabilen sizlere bir kez daha teşekkür ediyorum.
Bu haftaki Trabzonspor maçını zorlanmadan geçeriz. Dinamo maçından da galibiyet alabileceğimizi düşünüyorum. Ve benim asıl istediğim Fenerbahçe’nin Antep’te takılmaması. Nedendir bilmiyorum ama bu sefer içimde acayip bir ateş yanmakta. Geçen de yazmıştım ben FB maçının çok kolay geçeceğini düşünüyorum. İnşallah yanılmam, geçmese de canları sağolsun, takımımıza desteğe devam hocamıza desteğe devam. Onlarla uzun ince bir yola çıktık, çok badireler sarsıntılar geçireceğiz ama sonunda zafer bizim olacaktır )) günü değil geleceği kurtaracağız.
Melih abi son olarak konuyla alakası yok ama ara transferde İnter’de oynayamayan Cordoba ve Real Betis’ten Emana transferi bu takıma nasıl bir katkı sağlar sizce.
(Selam Burak. Yorumun ve bazı iltifatların için teşekkürler. Ümit Aktan bütün Galatasaraylılar’ın dikkatle takip etmesi gereken bir isim. Umarım ve dilerim okuyanı ve seveni hep artar.
Bahsettiğin isimler elbette tartışma yaratmayacak futbolcular, ama sanki ara transferde daha fenç ve daha gelecek vaadeden futbolculara yönelecek Galatasaray gibi geliyor bana. Sağlıcakla kal. Melih)
Haberturk gazetesi
Fatih Altaylı
Genel Yayın Yönetmenliği
Erhan Telli
Galatasaray muhabirliği
Genel Yayın Müdürü eski bir Galatasaray Asbaşkanı olan Haberturk Gazetesi’nin Galatasaray muhabiri “Erhan Telli Beyefendi’nin yorum haberleri:
FR’in 1+1 sözleşme “yorum-haberi”.
FR’in Milan’dan teklif aldığına dair “yorum-haberi”.
FR’in “ben gidersem Neeskens kalır” yorum-haberi (tam bir fotoroman inceliği ile).
“FR aranıyor!! FR antrenmana çıkmadı ve kafasının karışık olduğu yorum-haberi” .
Bu gibi içimizi burkan talihsiz habercilik başarıları BİR O KADAR GÜLÜNÇ ve DÜŞÜNDÜRÜCÜ olsa gerek..
Melih bey, cambazlar ipi germiş, bir ucu suyun öbür yanında, bir ucu çiçek pasajında…
Biliyoruz ki sabretmeliyiz.. Birimiz değil hepimiz sabretmeliyiz.
Bugünlerde Hep “O AN “ın gelmesini bekleyeceğiz.. Ve “O AN”ın tarihe bir kez daha yazıldığı o olağanüstü gerçeklikte kıvırcık saçlı sakin adam da eminim ki bizimle olacak ” O AN ” Arda’nın mutluluk gözyaşlarını silerken..
“O AN” inanıyorum ki ne suyun öbür tarafında, ne de Çiçek Pasajı’nda kimsecikler kalmayacak..
(Selam Oğuz. Eminim şu an o an için çalışıyor teknik ekip. Umarım İngilizler’in kader anı dedikleri “moment of truth” bizden yana olur. Selam ve sevgilerle. Melih)
Melih Bey Merhabalar,
“A beginning is the time for taking the most delicate care that the balances are correct” diye başlar Frank Herbert, Dune isimli romanına. Bana göre, bu sözü doğrularcasına Türk futbolu çok önemli bir yeniden yapılanma için tüm doğru dengelere sahiptir. Fakat bu dengelerin doğru olması ancak bulunduğumuz noktada, yeniden yapılanmanın planlarını yaparken, doğru adımları atabilme vizyonu ve aldığımız kararların arkasında sabırla durma cesaretini gösterebildiğimiz ölçüde bir anlam ifade eder. Ufak bir istatistik vererek devam edeyim. Wikipedia’dan edindiğim bilgidir. Bildiğimiz gibi yaz olimpiyat oyunlarında madalya sıralaması kazanılan toplam madalya üzerinden değil toplam altın madalya üzerinden yapılır. Son 30 sene Çin’in verilerini incelediğimizde karşımıza çıkan sonuç şöyledir;
1980 ilk 35 içinde yok (katılmamış da olabilirler bilemiyorum)
1984 15 altın ve 4. sıra
1988 5 altın ve 11. sıra
1992 16 altın ve 4. sıra
1996 16 altın ve 4. sıra
2000 28 altın ve 3. sıra
2004 32 altın ve 2. sıra
2008 51 altın ve 1. sıra.
Görüldüğü üzere planlama ve yapılan planlamanın sizi en tepe noktaya çıkarması nereden baksanız 15 sene sürmektedir ki aslına bakarsanız bu bir nesile tekabül eder. Yani bir nesil boyunca sabırlı olup durmadan çalışmaktır iyi bir plana eşlik etmesi gereken.
Peki tüm bu sözler bizim futbolumuz için ne ifade eder?
Geçtiğimiz günlerde Mehmet Demirkol’un ekol olmak ile ilgili bir yazısı vardı. Yazıdaki ana fikir ise eğer bir ekol olamıyorsanız aynen bizim gibi savrulacağınız idi. Bu yazıyı okuduğum anda, peki durum madem böyle, bu topraklarda hakikaten bir ekol yaratabilecek çapta olan bir teknik direktör olan Frank Rijkaard’a sahip çıkmayışınızın nedenini de söyler misiniz ana fikirli bir yorum bırakmıştım. Sonuçta anladığım şuydu ki basın içerisindeki aklı başında yazarlardan birisi olarak gördüğüm Demirkol da taraf olmayı aklın ve mantığın önüne koymuş durumdaydı. Dolayısıyla Rıdvanlar’ın, Hıncallar’ın kendilerine ait köşelerinde yapmış oldukları yorumlar hatta zaman zaman yorumlarını not defterine kadar seviyesizleştirmelerini normal karşılamak ama aynen burada olduğu gibi buna karşı önlemler almaya çalışmak çok çok önemlidir diye düşünüyorum.
Galatasaray Kulübü yönetiminin bilinçli olarak aldığını düşündüğüm bir karar ile önümüzdeki yıllarını planlatmak için Frank Rijkaard’ı seçmesi hepimizin düşündüğü gibi sadece Galatasaray için değil Türk futbolu için de muazzam bir şanstır ve aslında yorumumun en başında belirttiğim denge unsurunun ta kendisidir. Eğer Türkiye’deki futbolun yöneticileri bunu görürler ve sizin de belirttiğiniz gibi Marco Van Basten ve Cruyff çözümüne odaklanıp onları ikna edebilirlerse, işte o zaman ben bu ülkede şu ana kadar hiç bir alanda tanık olmadığım kadar büyük bir düşünce hamlesinin yapıldığını görmüş oluruz diye düşünüyorum. 16 milyonluk bir Hollanda ile 500 binlik bir Surinamdan çıkan ekolün, düzgün yönlendirme, planlama, çalışma ve tabii ki sabır ile 70 milyonluk Türkiye’den ve tabii ki Almanya’daki futbolcu kaynağımızdan çıkmayacağını düşünmemek için bir sebep yok. Hatta çok daha başarılısını bile yaratabiliriz.
Fakat biz daha Galatasaray özelinde Frank Rijkaard’a nasıl sahip çıkmalıyız diye düşünürken bu tip hamleler ütopya gibi de duruyor.
Sevgilerimle
(Selam Emrah. Öncelikle teşekkür edeyim bu güzel yorumun için. Bana öyle geliyor ki, TFF de Galatasaray’ın Frank Rijkaard hamlesine benzer bir adım atacak. Ben insan olarak TFF Başkanı’nın bir efsane olabilmek için gerekli şansı şu an eline geçirdiğini düşünüyorum. Fatih Terim istifa ederek bu şansı ona verdi.
Yani bir ütopya değil sanki Atatürk Havalimanı’na yine önemli bir ismin gelmesi. Nedense ben öyle düşünüyorum. Umarım yanılmam. Sevgilerimle. Melih)
Acaba Murat Akça ya da Semih Kaya stoper mevkii için uygun isimler olamaz mı? Emre Güngör’ün artık iyice gözden çıkarıldığını düşünüyorum. Aynı şekilde Emre Aşık’ın gelecek sezon için yararlanabileceğimiz futbolcular arasında olmadığını da. Çünkü onun bir geleceği yok. Buraya bir transfer yapılabilirse yerli olacaktır muhtemelen, bir tek iyi isimle buradaki boşluk büyük oranda doldurulabilir diye düşünüyorum. Ancak Murat Akça ile Semih Kaya hâlen A takım seviyesine gelemedi mi?
Milli Takım içinse benim de adayım burada daha önceden yazdığım gibi Gerard Houllier.
Ben federasyonun bu vizyoner hamleyi yapabileceğini düşünüyorum. Türkiye Milli Takımı’nı gerçekten de önemli bir milli takım hâline getirmek ancak böyle mümkün olabilir. Milli takımımız böylece sistemli olmaya daha bir yakın durabilir.
Bir de Burak’ın istediği Emana’yı Real Betis’ten transfer etmek çok iyi fikir, ama o bu sezon başında bunu Valencia yaptı. Galatasaray’a ikinci bir Ayhan da şart. Yahut sağlam bir Linderoth. Önümüzdeki sezon için Linderoth’un yerine de iyi bir oyuncu alınır diye düşünüyorum.
(Selam Koray. Semih Kaya şu an sakat bildiğim kadarıyla sakat. Bu sezon hiçbir A2 maçında yer almadı. Sadece Murat Akça gündeme gelebilir. Orada şöyle bir durum var. Biliyorsun Skibbe döneminde A takıma çıkarıldı Murat Akça ve hatta Ankaraspor’la oynanan kupa maçında da forma giydi. Sonra yeniden PAF’a gönderildi. Murat, sezon başında da kampa götürülmedi. Ama A2 maçlarını izliyorum, kendisi çok formda ve çok iyi. Belki devre arası kampına katılır. O zaman yeniden A takıma çıkma şansı olur.
Bugün Milliyet’te ulusal takım için Derwall formülü başlıklı bir yazı okudum. Eğer TFF böyle düşünüyorsa Gerard Houllier’nin ya da muadillerinin gelme ihtimali artmış demektir. Görüşmek üzere. Sevgilerimle. Melih)
Melih abi selamlar,
Sabah’ta yazmaniz bence cok onemli, cunku benim de iclerinde oldugum pek cok kisi sizi bu sayede tanima sansi buldu. Bu ulke’de Ridvan gibilerin prim yapma sebeplerinin ilki devamli gozonunde bulunmalari, ikincisi de her ne kadar yetersiz de olsalar karsilastirildiklari kisilerin daha da kotu olmasi. Insanlar sizi ve diger yetenekli insanlari gorme/tanima sansi bulduklarinda aradaki farki anlayip diger gruba itibar etmiyorlar zaten . Bunun icin de maalesef Sabah gibi daha populer yayin organlarina ihtiyac var. Sabah’a yorum yazmada ise kesinlikle bir sorun var, sayfa kitleniyor, ya da yorumunuz alindi diyor ama bir turlu yayinlanmiyor.
Saygilar,
Cem
(Cem selamlar. Sabah’ın internet sorumlularına bu durumu ileteceğim. İlgin ve yorumun için çok teşekkürler. Melih)
merhaba melih bey ve galatasaray tarftarları. son zamanlarda galatasaray ve onun futbolcu, yönetici kesimine yapılan eleştirileri hayretle izliyoruz. dünyada yenilmeyecek takım var mı?
söyleyin bana önemli olan oynanan futbolun göze hoş gelmesi akla ve mantığa hitap etmesidir ki galatasaray bunu yapabilen bir takım görünümündedir yaşanan sıkıntı türk futbolcusunun ortak derdi olan konsantrasyon eksikliğidir.. (bakınız milli takım son maçı.) sanıyor musunuz ki maç atılan 3.5 golle kazanılır, asla, 90. dakikanın düdüğü çalana kadar mücadele eden kazanır. futbolu bir oyun gibi gören her futbolcu kazanır eğer futbolcu o gün canı istemeden oyuna çıkarsa kaybeder futboldan zevk almayan futbolcu kazanamaz bu bir gerçektir. galatasaray son oynadığı maçı kaybeti, evet futbolcuların ayakları sahaya zorla girdi. inanın bir motivasyon kaybı vardı, bir de medya baskısı hakemlerin formsuzluğu eklendi sonuç ortada. şunu rica ediyorum, bizim takımımız futbolcuların üzerine kurulu değildir, herkes gelip geçiçidir kalıcı olan galatasaray sevgisi, taraftarıdır.
uzun süre top koşturan biri olarak söylüyorum sahada savaşan futbolcu şartır, örnek (barış özbek) bazı aklı evvel bu futbolcunun düz futbolcu olduğunu söylüyor, bu ne demek ya düz futbolcu, yani adamın mevkisi belli savaşmak aykta kalmak zorunda o bölgede var mı barış gibisi, mustafa sarp gibisi, sert olmalı o bölge oyuncusu ısırmalı. yaratıcı futbolcu elano ve arda. araya top atmak maharet ister 3 kişi arasından topu süzerseniz forvete, bir de forvet o gün günündeyse bitti. işte al sana futbol. inanın bu işlerin olması için rijkaard şanstır…
(Selamlar Gazanfer Bey. Eski bir futbolcu olarak sizin değerli gözlem ve yorumlarınızı daha sık görmek isteriz Gayın-Sin’de. Biz nihayetinde kendince vaktinde top oynamış ama hayatı boyunca antrenör yüzü görmemiş, taktik nedir bilmeyen insanlarız. Bu anlamda sizin gibilerin bilgileri bizim için çok kıymetli. Sevgilerimle. Melih)
Bir de Van Hooijdonk var Melih Abi.
İnanılmaz hoşuma gidiyor efendiliği, mutevazılığı, futbol bilgisi ve insanlarla arasındaki adaptasyon.
Fenerbahçe formasını çok yakın zamanda terletmiş bir futbolcu ama Galatasaray çatısı altında görmek isterim kendisini. Hazır Hollandalı üst ekip, gelecek nesiller için alt ekip kurma çalışmaları yaparken, Hooijdonk’u da alsalar yanlarına…
Benim görüşüm, önümüzdeki yıllarda Hooijdonk da futbola damgasını vuran bir teknik adam olacaktır.
Sürekli olarak Hollandalıları ön planda tutuyoruz ama Fransa’dan Deschamps, Blanc; Almanya’dan Sammer, Labbadia, Ulf Kirsten ve Heynckes gibi futbol adamları da futbola bakışları ele alındığında özel önem atfedilmesi gereken isimlerdir.
Mekanı cennet olsun ama Hasan Doğan’ı çok erken ve ona en fazla ihtiyaç duyduğumuz zamanda kaybettik. Bence eğer aramızdan ayrılmasaydı, Türkiye Milli Takımı’nın ve Türk futbolunun durumu daha farklı olurdu kesinlikle. Şu anki federasyonda Hasan Doğan’ın vizyonunun eksikliği önemli ölçüde hissediliyor.
Araya milli maçlar girdi ama akıllarda gönüllerde Trabzon maçının heyecanı dinmiyor. Az kaldı, yaklaşıyoruz o çok önemli güne… Galatasaray için yeni bir dönemin kapılarının açılacağına, Galatasaray taraftarının gerçek cevabı tribünlerden vereceğine tüm kalbimle inanıyorum!
Rijkaard, Neeskens ve beraberlerindeki teknik ekibimize desteğimiz her zaman ve her koşulda devam edecektir!
(Selam Fatih. PvH bu aralar Florya’da görülen birisi. Alt yapı için de adı geçmişti. Ama bu kapsamda mı görüşülüyor kendisiyle pek bilmiyorum. Eğer alt yapının koordinatörlüğünü üstlenirse benim sevineceğim bir isim olur PvH.
Ulusal takım için planlamak anlamında aklıma Houllier’den sonra gelen isim Mathias Sammer. Ama Alman Federasyonu bence bırakmaz onun gibi bir ismi. Diğer isimler ise teknik direktör. Ulusal takım için teknik direktörden daha fazlasını yapacak birini aradığımız için çok doğru bulmam onları.
Evet yavaş yavaş Trabzonspor maçı havasına girmeliyiz. Trabzonspor deplasmanda taraftar baskısını hissetmediği için daha rahat oynayan bir takım ama bizim de psikolojik bir üstünlüğümüz var. Geriye düşsek bile kazanabiliriz rahatlıkla, çünkü TS savunma anlamında bir Sturm değil asla. Sevgilerimle. Melih)
Keşke diyeyim mi yine Melih?
Yok demeyeyim, iki toplantı arasındayım, uzun sürer…
Hatırlarsan uzunca bir süre önce kulüp içi komplo teorilerine takmıştım. Onlarla ilgili yaptığın yorumu da hatırlıyorsundur umarım.
Konu maalesef bu denli basit.
Camia’da muhalefet görünümündeki insanlar o kadar basit nedenlerle o kadar tahripkar olabiliyorlar ve bu basit nedenler o kadar çeşitli olabiliyor ki insanın içi acıyor resmen.
Hele de mesela burada bu konulara kafa patlatıp mevcut görüntüden çıkış yolu bulmaya çalışan arkadaşlar için hepten üzülüyorum.
Keşke Galatsaray Spor Kulübü içinde arkadaşların yaptıkları şunca ciddi yorumu hak edecek denli analitik değerlendirmelerde bulunarak kendilerine bir strateji belirleyen bir muhalefet grubu olabilseydi de ne bileyim stratejileri gerçekten son derece hatalı, hatta uzun vadede zararlı falan olsaydı.
Düşünce düşüncedir, analiz analizdir der, doğruyu yanlışı konuşabilirdik o zaman.
Ama yok böyle bir durum, vallahi yok…
Hakan Şükür’ün derdinin Hakan Ünsal’ın derdiyle, bu ikisinin derdinin Bülent Tulun’un derdiyle, bunların tamamının alıp veremediklerinin Fatih Altaylı’nın düşünceleriyle bir alakası yok. Bütün bunlarla Özhan Canaydın’ın da bir ilgisi yok, aynen onunla Ünal Aysan’ın şu dönemlerde ilgisi olmadığı gibi. Mahfillerde imza toplayanların bu işlerle hiç ilgileri yok zaten.
Şurada saydıklarıma tek tek sorsan “yahu anam babam, delikanlı gibi söyle, nedir bu yönetimle alıp veremediğin?” diye, inan incir çekirdeğini doldurmaz alacağın cevaplar.
“Adnan’la olmuyor” diyebilirler ama. Niye olmadığını söyleyemedikleri için de gidince ne olacağını hiç bilmezler zaten.
Gerçekten şu senin mekanda ve başka birkaç ciddi platformda yapılmaya çalışılan beyin fırtınası, camia içinde yapılabilse Galatasaray taraftarı sadece spor konuşuyor, mevcut durumun zevkini çıkarıyor olurdu.
Ne diyelim?
“Bunlar böyle olur”.
Şimdilik tabi…
(Cengizhan süper. Ne de olsa insan karşısındakini de kendi gibi bildiği için (burada kastım sensin elbette) analitik, strateji nedir bilen, bu kapsamda bir plan hazırlayıp uygulayabilen insanlar sanıyor. Ama felaket haklısın. Bu insanlarda bu hasletlerin hiçbiri yok.
Ama yine de bugün resmi sitedeki açıklamayla yalanlanan Erhan Telli haberine ilişkin Özhan Canaydın bağlantısının doğru olmadığını argümante etmek adına şunu söylemek istiyorum.
1. Özhan Canaydın politika ve kulis anlamında ciddiye alınması gereken bir insandır. Bu tür kolpa haberlerle bir yerlere varılamayacağını çok iyi bilir.
2. Eğer meselenin içinde Canaydın varsa, Canaydın stratejisini Milan-Rijkaard ilişkisinin doğruluğu üzerine kurar. Yanlışlığı üzerine değil. Bunu unutmamak gerek.
3. Ve de en önemlisi. Eğer meselenin içinde Canaydın varsa, bu haberi yazacak insan asla Erhan Telli gibi daha önceki özgeçmişi zayıf dolu bir muhabir olmaz. Bu haberi kaleme alacak insan, yazdığında doğruluğundan hemen hemen hiç şüphe edilmeyecek birisi olurdu.
Toparlayacak olursam. Şu an muhalefet dediğimiz şeyin temel taşlarını oluşturan insanların strateji ve analizden pek nasiplerini almamış insanlar olduğunda hemfikiriz. Bu kadar çok egonun ve çıkarın bulunduğu bir yerde de zaten analiz, plan ve strateji barınamaz.
Ama bu habere konu olan isim yine de Özhan Canaydın olamaz. Bunu söylemek, Galatasaray tarihinin en başarısız döneminde altı yıl başkan kalabilmeyi başaran bir zekâyı küçümsemek anlamına gelir. Görüşmek üzere sevgi ve dostlukla. Melih)
Melih Abi,
Asıl yorumlarımı burada yapıyor olmama rağmen, Sabah’ta çıkan yazılarınıza her seferinde destek amaçlı yorum yapıyorum, ancak bazen yorumlar çıkmayabiliyor.
Herkese sevgiler,
Kaan.
(Kaan selamlar. Son yazı biraz özel olduğu için yorum bırakmakta fayda olabilirdi. Ama buradan Sabah İnternet nüshasında çıkacak yazılar için yorum çağrısında bulunmak gayrıetik olur, bana yakışmaz.
Sana çok teşekkür ediyorum ilgin ve desteğin için. Sevgilerimle. Melih)
Melih abicim,
Son zamanlarda hayatımın en büyük zevki; yiyecek bir şeyler alıp bilgisayarın karşısına geçerek sizin, ve diğer arkadaşların yorumlarını okumak. Bu iş eğlendirici olduğu kadar zararlı olmaya başladı 95 kilo oldum
Yeni yazıyı dört gözle bekliyorum. Hatta 20 dakikada bir girip kontrol ediyorum. Bu arada burasıyla ilgili bir öngörüm var, böyle giderse sıradışı rakamlara ulaşabilir okuyucu ve yazan sayısı. Eğer gerçekten sıradışı bir rakama ulaşırsa, bir gün organize şekilde toplanıp Gayin-Sin olarak ASY’de bir maç izleyelim süper olmaz mı?
Kolay gelsin. saygılar, sevgiler
(Sencerciğim. Varol nurol. Ama bir şekilde 95 kiloya çıkarmış olduk seni:-)) Yazıyı biraz geciktirmiş oldum. İnşallah Perşembe günü. Sevgiyle ve dostlukla. Melih)
Ayrıca biraz önce okudum, Bursaspor Başkanı İbrahim Yazıcı, Bursa’da Fatih Terim’in basın toplantısı sonrası Erhan Telli’yi tokatlamış.
Bir süredir yaptığı kasıtlı yalan haberlerden dolayı içimden geçiriyordum bunu. Eminim tüm Galatasaraylılar bu tokata çok üzülmüştür:) Benim içimin yağları eridi
(Sencer selamlar. Ben de okudum bu haberi. Forumlara da baktım. Herkes pek memnun. Eğer gerçekten doğruysa, yani İbrahim Yazıcı Erhan Telli’yi tokatlamışsa, çok üzülürüm buna bir insan olarak. Eğer bu muhabir hatalı ve yanlış bir haber yapmışsa bunu hukuk içinde çözmek ve Bursaspor’un hakkı hukuk içinde korumak lazım. Hukuk hak kelimesinin Arapça’da çoğuludur.
Eğer herkes hakkını ve hukukunu (haklarını) döverek, kurşunlayarak filan koruyacaksa, bu Türkiye’nin küçük küçük mafyalara bölünmesinden başka bir işe yaramaz. Naçizane böyle düşünüyorum. Sevgi ve selamlarımla. Melih)
Melih abi Sencer’in son yazısına yaptığın yoruma sonuna kadar hak veriyorum. Aslına bakarsan tüm arkadaşlarım da senin gibi düşünüyordur, vandalist değiliz hiçbirimiz. Ama hak hukuk devreye girecekse, Gazeteciler Cemiyeti’nin, hadi olmadı Habertürk’ün Genel Yayın Yönetmeni, spor müdürlerinin de Erhan Telli’ye hesap sorması lazımdı.
Şu gerçek ki devlet ya da yöönetici güçler, gerektiği anda olaylara el koymazlarsa, tepkiler artarak büyür. Bu toplumsal her olayda geçerli. Erhan Telli denen zat-ı muhterem, GS’da işler her türlü iyi giderken Pana maçı öncesi, kuşlarının casuslarının dediklerine göre Pana maçında alınacak bir kötü skordan sonra takımın ayaklanacağını, çünkü Reijkaard’ın antrenmanlara çıkmadığını, yukarıdan seyrettiğini söylemişti. Yani daha her şey iyiyken bile takımı karıştırmaya çalışıyordu. İşte eğer Haberturk yönetimi ya da Gazeteciler Cemiyeti daha bu noktada olaya el koysaydı içten olayı hallledip haber kaynağını öğrenselerdi. Daha bu Milan komedileri ortaya çıkmadan olay kapanırdı. Ayağını denk alırdı. Aynı olay benim başıma gelse dayak yesem de doğru bildiğimi savunurum. Ama bir gün Reijkaard hoca değil gönderilecek diye haber yapıp, ertesi gün Reijkaard’ı Milan istiyor diye haber yaparsan kendi tezini kendin çürütürsün.
Umarım bu olay ona ders olur, İbrahim Yazıcı’nın da bu davranışından samimiyetsizliği belgelenir. Ve Diyarbakır maçında tribünleri nasıl organize ettiği, İstanbul takımları ile olan maçlarda nasıl manipüle ettiği anlaşılır.
NOT: Federasyon bu konu hakkında soruşturma acacakmışmış ceza verme durumu varmışmış. Ya böyle saçmalık mı olur? Sokaktaki bir olaya Federasyon ne karışır. Leeds maçında ölen Leeds taraftarları için UEFA bize ceza mı verebildi mesela? Federasyon da kendi sınırlarını bilmeli olur olmaz her şeye zıplamamalı. Ha tarafları bir araya getirebilir barıştırmak için o ayrı.
(Cem selamlar.
Ben elbette Sencer kardeşimizi rencide etmek için yapmadım bu yorumu. Olaya kriminal bakılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Erhan Telli’nin dövülmesi kriminal bir olay.
Eğer bu kriminal olay mahkemeye getirilirse ve TCK’ya (Türk Ceza Kanunu) göre İbrahim Yazıcı’ya ceza verilirse, ki eğer gerçekse normalde böyle olmalı, TFF bu kriminal olaya ilişkin Yazıcı’ya hak mahrumiyeti gibi bir ceza verebilir. Çünkü bunu yapan bir kulüp başkanı. (Bizim Leeds olayında kulüp ve kulüp yöneticileri masumdu.)
Ancak olaya adalet ve vicdan açısından bakınca ne görünüyor? Erhan Telli PAO maçında Galatasaray’ın yenileceğini düşündüğü için Rijkaard’ın bazı antrenmanlara çıkmadığını yazdı. Hatta hatırlarsan yazının sonu testi kırılmadan önceyle bitiyordu.
Doğru Rijkaard bazı antrenmanları tribünden seyrediyor. Bu konuda zaten Galatasaray Dergisi’nde yayınlanmış bir fotoğraf da var. Kaldı ki Bağış Erten söyleşisinde kendisi de söylüyor zaten bazı antrenmanlara çıkmadığını. Burada kötü olan şu.
Erhan Telli istihbarat kaynağı Hasan Şaş ve Hakan Şükür üzerinden bu meseleyi futbolcularla teknik direktör arasında önemli bir sorun varmış gibi lanse etti haberinde. Bu gayrıetik bir tutum ve vicdani bir mesele. (Hem muhabirin, hem de Habertürk’ün vicdanı.)
Diğer haber ise, yani Milan meselesi alenen yalan. Sanırım Spor Yazarları Derneği Galatasaray’ın yalanmasından sonra bu konuda hareket geçer, ya da geçmeli.
Buradaki en temel sorun şu, medya açısından. Gazeteci bağımsız ve tarafsız olmak zorunda. Ama bizde maalesef kulüp yönetimleriyle kavgaya tutuşuyor muhabirler. Bu yüzden de en önemli haber kaynaklarını kaybediyorlar. Yani irrasyonel bir tutum yüzünden gazetecilik yapamaz duruma geliyorlar. Şimdi Hasan Şaş, Hakan Şükür ve Bülent Tulun dışında kim bir bilgi verir Erhan Telli’ye Galatasaray’dan. Kimse. Peki bu üç isim üzerinden Galatasaray muhabirliğini sürdürebilir mi Telli? Asla. Ne olacak peki? Erhan Telli Habertürk’ün yayın politikası doğrultusunda bu tür şeyler yazmaya devam edecek. Yani kısa vadede bir şey değişmeyecek. Ama sadece kısa vadede. Sevgilerimle. Melih)
Köşe yazarları ne demiş neler konuşulmuş diye gezinirken Bilgin Gökberk’in 9 Ekim Cuma tarihli yazısına denk geldim. Hıncal Uluç’un geçtiğimiz günlerde yine engin entel bilgilerine(!) rağmen patavatsızca, düşünmeden yaptığı eleştirisinin patavatsız başlığına ithafen güzel bir cevap vermiş. Okuduktan sonra gözlerim mutluluktan azıcık yaşardı. Okuyunca ne demek istediğimi anlıyacaksınız ve biraz da Hıncal Uluç gibi eleştiriyi az daha abartayım derken maksadını aşan şeyler söyleyen insanların varlığı yüzünden aynı ülkede yaşamaktan ötürü utanacaksınız:
“Go home Rijkaard!
Gazetenin koca bir köşesinin tepesinde, koca harflerle bu cümle var.
Kime bu ‘go home’?
Evimize gelen bir misafire…
Herkese, bugüne kadar görmediğimiz zerafet ve sıcaklıkla yaklaşan zarif bir misafire hem de…
Surinam asıllı bir Hollandalı’ya…
Beyaz faşist, ırkçı Avrupalılar’dan, çocukluğunda bu cümleyi her duyduğunda, kendini çok kötü hisseden bir adama hem de…
Herhangi bir ülkede bir yabancıya ‘ev sahibi’ tarafından söylenecek en son cümle bu.
İlk bunu söylüyor, yuh!
‘Go home’ ‘evine git’ demek hesapta, ama değil, içinde neler var neler, en kibarcası “defol”, düşünün gerisini, ne anlamda söylendiğini, ahmak olmayan herkes anlar, bilir.
Frank da ahmak değil.
Anladı.
30 küsur sene, Avrupa’nın her ülkesinde yaşadım, yaşıyorum, duymak istemediğim tek cümle bu.
Faşist bir cümle!
Irkçı!
Ucuz semt otellerinde, bir odada 10-15 kişi kalan, sahipsiz, garibim, bahtsız Afrikalı, bu cümleyi duyduğunda ne hissederse, Frank da onu hissetti.
Daha azını veya daha fazlasının değil…
Bunu söyleyen kafa ile aynı ülkeden olduğum için utanıyorum, bir gün Frank’la karşılaşırsak “bu da mı böyle düşünüyor acaba“ diye düşünme ihtimali olduğu için çok rahatsız oluyorum.
Protestomdur!
***
Keşke o, “go home”diyen, artık ‘go home’ olsa…
Keşke o hep burada kalsa…
Frank’ın ‘home’u hep burası olsa…
Keşke!”
Genel Galatasaraylı eğilimine göre yani gündemi yalnızca popüler yazarların fikrine inanarak geçiren ortalama Galatasaraylılar’a göre Hıncal Uluç kesinlikle futboldan anlar, doğru eleştiri yapar. Galatasaray’daki yanlışları hep o görmüştür. Kanaat hep bu yöndedir.
Ama böylesine patavatsız olmasının yanında yaşadığımız çağa göre büyük ölçüde vasatın altında futbol bilgisine veya entellektüel birikime sahip olduğunu ispatlamak adına sevgili Bilgin Gökberk’in cevabı kendi başına yoruma gerek olmaksızın yeterli.
Bu sebeple Galatasaray taraftarının salt tepki göstererek onu protesto etmesi Hıncal Uluç’un popülerliğini ve yazılarının okunma oranını arttırmaktan başka bir işe yaramayacak. Veya ciddiye almayalım bu adamları, okumayalım yazılarını şeklindeki eğilimde bizim dışımızda ortalama Galatasaraylı’nın bu insanlara her dedikleri vahiymiş gibi kabul etmelerine dikkate almalarına kayıtsız kalmak demektir.
İşte bu yüzden yazarların hangi tabakadan veya hangi takımın taraftarından olduğunu ayırtetmeksizin bütün yazıları okunmalı.
Kendi adıma bir Fenerbahçeli olan Uğur Meleke’nin kaleminden çıkan bir yazı bile Hıncal Uluç’un teknik direktörleri sürekli istifaya çağıran ve bazı konularda çok hızlı fikir değiştirdiğini gösteren tutarsız ve kaba üslubunun (ona da üslup demeye dilim varmıyor ya!) eseri onlarca yazısından değerli buluyorum.
Yani mesele de bu. Ercan Saatçi de Uğur Meleke gibi yazsaydı ona da saygı duyardım. Ama kendisi Fenerbahçeli üstelik de damat torpili ile hiç de haketmediği ağırlıkta bir mevkide basit bir adamken Hıncal Uluç’tan biraz daha fazla nefret ediyorum. Aradaki fark çok değil biraz daha fazla. Çünkü Ercan Saatçi’nin söylediklerini bir kişi bile ciddiye alıp okumazken Rıdvan ve Hıncal gibiler el üstnde tutuluyor.
Hıncal Uluç’un bence bir an önce spor yazarlığından istifa etmesi gerekir şeklinde düşüncelerimi tamamlayım.
(Ferhat selamlar. Hıncal Uluç’un yazısında zaten en tehlikeli olan şey “Go Home” kalıbının tüm dünyada ırkçı söylemin bir sloganı olmasıydı. Bilgin Gökberk’in yanıtı bu anlamda çok önemli.
Dediğin gibi Hıncal Uluç bu ülkedeki insanların algılamasını birinci dereceden etkilediği için bu yazılar inanılmaz önemli.
Bir de minik bir not. Uğur Meleke bir Galatasaraylı’dır. Basındaki birçok Galatasaraylı gibi (Fuat Akdağ, Mehmet Ayan, vb.) tuttuğu takımın rengini açıklamamaktadır. Hatta daha da ileri gidip NTV’nin bir numarasının da (sahibini kastetmiyorum) Galatasaraylı olduğunu söyleyeyim. Bir zaman önceki konuşmamızda Fenerbahçeliler’in NTV’ye yönelik tepkileri yüzünden Galatasaray’ı daha fazla sevmeye başladığını söylemişti bana.
Asıl mesele şu. Biz Galatasaraylılar kendi aramızda söyleniyoruz bazı şeylere. Tepki göstermiyoruz. Fenerbahçeliler ise tepki gösteriyorlar her şeye. Hatta Lig Radyo’da yaptığım Gayın-Sin’e bile mesaj gönderiyorlar sıklıkla. (Geçen gün Gayın-Sin’e gelip beni tarafsız olmaya çağıran Fenerbahçeli kardeşimizi hatırlıyorsun herhalde.) Galatasaraylılar’a göre NTV Fenerbahçe’nin sesidir. Ama eminim bugüne dek Galatasaraylılar’ın NTV’ye gönderdikleri protesto mesajlarının miktarı Fenerbahçeliler’in yüzde biri bile değildir. Onlar böyle yaptıkları için tirajı Fenerbahçeliler getirir miti yaşıyor yıllardır medyada. Neyse. Çok konuştum. İyi geceler sana. Melih)
Trabzonspor maçını rahatlıkla kazanırız demişsin Melih Abi. Ama benim derdim o maçı kazanmamız değil ki…
O maç gerçek anlamda tribün-takım-medya-yönetim-teknik heyet beşgeninde Galatasaray için bir milad olmalı. O gün bizim için yeni bir sayfanın açıldığı bir gün olmalı.
Rijkaard-Neeskens ve beraberindeki teknik ekibimizi gerçek anlamda mutlu etmeliyiz bu maçta. Takımdaki oyuncular anlasınlar artık herhangi bir başarısızlıkta (başarısızlık yaşayacağımızı zannetmiyorum) hocanın gitmeyeceğini, kendilerinin gideceğini. Tribün cümle aleme göstersin Rijkaard’ın ve Neeskens’in yanında olduğunu. Medya anlasın artık yalancılığın ve küstahlığın prim görmediğini. Yönetim zaten farkındadır da, ama yine de bu sevgi karşısında bir kez daha ve hiç bitmeyecek şekilde anlasın ne kadar doğru bir iş yaptığını ve daima ileriye baksın. Ve en nihayetinde de teknik ekibimiz anlasın Büyük Galatasaray Taraftarı’nın onları ne kadar sevdiğini, onlara dsteğinin sonsuz olduğunu, yensek de yenilsek de uzun yıllar boyunca onlarla birlikte olmak istediğini.
Tekrar ve tekrar söylüyorum, ben Trabzonspor ile oynayacağımız maçtan çok ama çok ümitliyim. Skor değil önemli olan, bu hafta bizim asıl sınavımız bence yukarıda beşgende geçecek bir sınav. Ki bu sınavı geçer, yeni bir devir açarsak Galatasaray tarihinde, sonrasının çok ama çok daha güzel olacağından hiç şüphe duymuyorum.
PvH gibi bir ismi de altyapımızın başına getirirsek 10 maç kaybedelim bir şey kaybetmeyiz kesinlikle. Mayıslar bizim olsun! Kasımlar sizin!
(Selamlar Fatih. Açıkça ben uA şeflerine yakın birisiyle telefon konuşması yaptım Rijkaard’a destek tezahüratına ilişkin. O gün Rijkaard sahaya çıktığında başka bir tezahürat olmalı Ali Sami Yen’de. Bu herkese gerekli yanıtı vermiş olur açıkça. Buralarda uA’cılar varsa, bunu da yazıp çizerlerse forumlarında sevinirim. Sevgilerimle. Melih)
Futbol medyası üzerine…
Bir iş kolundan bahsediyoruz ama çalışanları
kendini meslek sahibi olarak görmüyor.
Çalışanların seçilip istihdam edilmesinde sahip olmaları gereken asgari niteliklerle ilgili kriterler yerine bambaşka ilişkiler
geçerli.
İstisnalar dışında başka bir sektörde benzeri pozisyonlar için tercih edilecekleri donanıma sahip olduklarını söyleyebilmek zor.
Patron gözüyle en kolay gözden çıkarılacak, en kolay yenisiyle ikame edilecek servis çalışanları da onlar.
Bu ve benzeri faktörler ortamın dikte ettirdiği yazılı olmayan kurallarına teslimiyeti getiriyor.
Herkes varolana hapsoluyor.
Araziye uyuyor bir şekilde.
Ne isteniyorsa onu yapan, sorgulamayan insanlar nasıl gelmişse öyle giden ortamı her gün yeniden üretiyor.
Kimsanin camı açmaya yeltenmediği odanın yıllanmış, sağlıksız, kasvetli havası değişemiyor.
Vasatın hakimiyeti kırılamıyor.
Pırıltılı, çemberi kırabilecek yetenekler
zaten pek fazla istenmiyor veya öğütülüp, etkisizleştiriyor.
Kendi tüketicisinin ortalama beklentisini bile
aşağı çeken denemelerin prim yapması zincirleme reaksiyonla talebi iyice dibe itiyor.
Eli yüzü düzgün tek tük örnekler gölgede kalıyor.
Öne çıkamıyor.
Örnek teşkil edemiyor.
Mevcut dengelerin imtiyazlı kıldığı kesimler
rekabetteki ayrıcalıklı konumlarını kaybetmemek güdüsüyle görmezden geliyor bu kaotik ortamı.
Diğerleri güçler dengesinin tahtarevallisinde
sırasını bekliyor.
Herkes ne kazandığının, kaybettiğinin peşindeyken futbol ailesi olarak hep birlikte neler kaybedildiği gözden kaçıyor.
Bu ortamın kendini güç odaklarına angaje eden omurgasız kraldan çok kralcılar üretmesi şaşırtıcı değil.
Güne endeksli, esen rüzgarın yön verdiği
gündemler hiç sürpriz değil.
Ahmet’in gidip Mehmet’in gelmesi sorununun ötesinde futbol medyasınıdaki açmaz.
Arz talebi biçimlendiriyor bugün ama talepten
bağımsız bir arz düşünülemez.
Bireysel değil kitlesel tavırlar görmezden gelinemeyecektir.
Böyle bir birliktelik, hareket beraberliği
yaratamazsa medyadan başka şeyler bekleyenler
geriye tek yol kalıyor.
Bu oyunda yer almamak.
Medyayı kendi dünyasında kendiyle başbaşa bırakmak.
Küçük dünyalarını ve oyun alanlarını daha küçük kılmak.
Bir kişisel not. Mühendislik veya ekonomi kökenli tahmininizdeki isabet üzerine. İkincisi. Ama rakamlardan çok kelimelerin peşinden koşmak mutlu etti beni hep. Sevgilerimi sunuyorum.
(Selamlar. Dün Habertürk’ün İbrahim Yazıcı’yı kastederek “Şehir Eşkıyası” başlığını görünce “Haber Eşkıyaları” başlıklı bir yazı yazmak geldi içimden. Medyanın ayağına basıldığında ortaya çıkan kurumlar, yalan ve yanlı haberde bir şey yokmuşcasına sağa sola bakıyorlar. Yazınız için çok sağolun. Gerçekten mükemmel. Sevgilerimle. Melih)
Haklı olabilirsiniz. Galatasaray taraftarları bazı konularda oldukça pasif. Şimdiye dek Hakan Ünsal dışında kimseyi, takımı yerden yere vurduğu için bir tepki gösterip işinden etmedi. Bu da önemli bir detay yani aktif siyaset yapabilmek. Birlik olabilmek.
Uğur Meleke mevzusuna gelince. Aslında şimdiye dek okuyabildiğim her yazısında herhangibir takımın taraftarı gibi yorum yaptığını görmedim. Ama Gerets’in ikinci yılı (yanılmıyorsam 2006) Zico’lu Fenerbahçe şampiyonluğu garantilemişken derbi maçına çıkmadan önce basında Galatasaraylı futbolcular Fenerbahçeli futbolcuları alkışlamalı diye bir tartışma vardı. O dönem bir arkadaşımla herhangi bir konuda konuşurken konu bu alkış meselesine gelmişti. Uğur Meleke Galatasaraylılar Fenerliler’i alkışlamalı dedi diye Uğur Meleke’nin Fenerbahçeli olduğunu iddia etmişti. Tabi o zaman takımdan öyle o kadar umutlu değildim. O sebeple niye demiş diye bakmadım. Takım kadrosunu say deseler kim oynuyor bilmezdim.
Hafızamda 96-2000 kadrosu var gerisi yalan gelirdi. Kim transfer edilmiş pek umursamazdım. Dibe vurduğumuz bir dönemdi. Daha sonra bu alkış meselesinin Chelsea’nin Mourinho ile şampiyon olduğu yıl Manchester maçında Manchester’lı futbolcuların rakibi alkışlamasından hareketle ortaya atıldığını öğrendim. Tabi o yıl sporu da takip etmiyoruz. Kafada ulan şampiyonluk kaçmışsa kaçmış bir de utanmadan alkış mı istiyorlar diye kaldığı için Meleke ismine biraz soğuk bakıyordum.
Şimdi son iki yıldır kim ne demiş okumaya gayret ediyorum. Ama bana Uğur Meleke hangi takımı tutuyor olabilir diye sorsalar bu anlattığım mevzu olmasa herhalde tahmin edemem. Çünkü sanki niyeti bir takıma bel altı vurmak değil de gördüğü ne abartmadan olduğu gibi anlatmak. Şimdi Glatasaraylı olduğunu öğrenince daha da bir saygı duydum. Tabi yine de saygım Galatasaraylılığından değil. Herkese eşit yaklaşıp gördüğünü abartmadan söylemesinden.
Fuat Akdağ’ın da Fenerbahçeli olduğunu sanıyordum. Olumsuz bir lafta fazla hızlı mı alarma geçiyorum ne.
(Ferhat selam. Aslında Uğur Meleke en doğrusunu yapıyor. Yani bütün takım ve kulüplere eşit mesafede durmakla. Ama bu bir etik mi, yoksa zorunluluk mu bilemiyorum temelde.
İkincisi. Aslında biz de şampiyon kim olursa olsun alkışlamak erdemini göstermek zorundayız. Ama öylesine berbat yönetilen bir rekabet varken ve öylesine acı olaylar hatıraları kirletirken, 2006′da sanki son 6 yılda bunların hiçbiri yaşanmamışcasına ortaya çıkıp “Galatasaray Fenerbahçe’yi alkışlasın” demek kurdun kendisinden ötede su içen kuzuya “suyumu bulandırıyorsun” demesinden farklı değildi. Sevgilerimle. Melih)
Ben de bu işe bir açıklık getireyim.
Şu tokat meselesini tamamen esprili bir üslupla yazmıştım. Tabi ki o konuda ciddi değilim.
(Sencerciğim. Elbette biliyorum ciddi olmadığını. Bu açıklaman için de ayrıca teşekkürler. Melih)
Merhaba Melih Bey, Bey diye hitap ettiğim için kusura bakmayın. Yaşınızı bilmediğim için şimdilik böyle hitap ediyorum.
Daha önce Sayın Ümit AKTAN’ın yazısını gündeme getirerek uzunca konuşmuştuk. O yazısında “sakat denilen Kazım’ın antremanlara çıkıp hazırlık maçında ve lig maçında nasıl aslanlar, pardon kanaryalar gibi oynadığından bahsediliyordu.
Bugün milli maçta Semih’i göremeyince Fenerbahçe’nin resmi sitesine girerek antreman günlüğüne göz attım. Bir de ne göreyim; Semih antremanda hafif bir sakatlık geçirmiş…. Semih milli takımımızın santrforu değil miydi? İki milli maçımız varken niye çağrılmamış takıma? Guiza İspanya’da sakatlandı diye, Fenerbahçe aman bir terslik olur da santraforsuz kalır diye kıyak mı var gene? Bilmediğim bir şey mi var veya medya takip özürlü müyüm?
Çok garipsediğim için paylaşmak istedim sizinle ve arkadaşlarla. Bu arada, milli maçta Servet’in golü atması, diğer golün asistini de Arda’nın yapması sevindirici. Milli takım kampından moralli dönecekleri için ben de sevinçliyim. Herkese iyi günler dilerim.
(Selamlar. Bildiğim kadarıyla Semih Şentürk kart cezalısı olduğu için Ermenistan maçının kadrosundan çıkarıldı. Şimdi benzer şey bizim için de yazılıp çizilir. Ulusal takımda sakatlığı nedeniyle oynamayan Sabri Sarıoğlu pazar günü Trabzonspor’a karşı forma giyerse. Tabi Keita da Türk olsaydı nasibini alırdı bu eleştirilerden. Sevgilerimle. Melih)
PS: Ben 48 yaşındayım.
Merhaba Melih Abi,
Uzun zamandır bir şey yazamadım buraya. Bu aralar inanılmaz yoğun ve stresliyim. Hal böyle olunca yazı yazacak zamanı da pek bulamıyorum. Ama fırsat buldukça buradaki yazıları ve yorumları okumaya devam ediyorum.
Galatasaray’ın tek bir mağlubiyet ile yerin dibine sokulması hakkında yorum yapma gereği duymuyorum. Çünkü bu konu üzerinde o kadar şey konuşuldu ki bana söyleyecek başka şey kalmadı. Hemen hemen her şey konuşuldu bu konu hakkında. Aklıma bir iki tane şey takılmıştı ve onu sormak istedim.
Şimdi hukuki olarak nasıl çözümlenebileceğini bilmediğim bir olay söz konusu. Belki siz ön bilgi verebilirsiniz. Bildiğimiz gibi Haber Turk ve Erhan Telli kaynaklı bir çok haber yayımlandı. Bunlar Galatasaray’ı yıpratmak amaçlı, hiç etik olmayan haberlerdi. Haber almak ve vermek kamusal bir haktır. Buna eyvallah. Ama eğer bir şey etik değilse, manevi bir zarar veriyorsa, yalan haber yapılıyorsa bunun bir yaptırımı olması gerekiyor. Soracağım şey şu. Galatasaray bu haberler yüzünden bir kaç hafta boyunca gereksiz ve mesnetsiz meseleler yüzünden meşgul edildi. Bunu yapanlar ise bir elin parmağını geçmiyor. Erhan Telli meselesine gelince, bu zat eminim ki kendi kafasına göre, arkasını bir yere dayamadan bu tür saçma ve yalan haberleri yapmaz diye düşünüyorum. Kulübü manevi anlamda bu kadar yıpratan bir zata karşı Galatasaray Spor Kulübü neden dava açmaz? Neden bir yaptırım uygulamaya çalışmaz? Böyle bir hak söz konusu değil midir? Bir dava açılsa ve hak edilen ceza verilse bu olay sonraki olaylara bir ışık tutmaz mı? En azından basının doğru şeyleri yazmasını gerekli kılmaz mı? Basın yapması gereken asıl işini yapmıyor burada. TCK’da toplumun huzurunu bozmak diye bir madde vardır. Bu huzuru bozana her zaman bir ceza vardır. Belki Galatasaray’a dair haberler tüm toplumun huzurunu bozmuyor ama asıl işi doğru haber olması gereken bir mecranın işini doğru yapmamasına ve bazı kesimlerin huzurunu ciddi bir şekilde bozmasına şahitlik ediyoruz?
Galatasaray neden bu konuda bir yaptırım uygulamıyor? Bunun nedeni Galatasaraylı yöneticilerin haddinden fazla demokratik olması olabilir mi? Hani, bir Erhan Telli olsaydı ve Galatasaray’a yaptıklarını Fenerbahçe’ye yapsaydı Aziz Yıldırım’ın yaptırımlarını düşünemiyorum bile.
Diğer sorumu ise cahilliğime ver. Açıklanmış mıdır bilmiyorum. Açıklanmışsa benim haberim yok demektir. Halil Özer’in Galata Sarayı Efendileri isimli bir kitabı var. Okumuşsunuzdur muhakkak. Bu kitabında haber kaynağını Albatros olarak belirtmişti. Albatros denen zat Galatasaray’ın o dönemlerdeki bir yöneticisiymiş. Acaba bu Albatros’un kim olduğu hakkında malumatınız var mıydı?
Saygı ve sevgilerimle…
(Atilla selam. Umarım ve dilerim iyisindir. İkinci sorundan başlayayım. Albatros’un kim olduğunu bilmiyorum. Ama bir kişi olduğunu da sanmıyorum. Sanırım bir kod adı olarak kullandı Halil Özer Albatros’u.
İlk soruna gelince. Biliyorsun Montesquieu’den beri bir kuvvetler ayrımı ilkesi vardır siyaset bilimde. Yasama, yürütme ve yargıdır bu kuvvetler. Bunlar erk anlamında yönetsel kuvvetlerdir. Mutlakiyet’ten Demokrasi’ye uzanan süreç bu kuvvetlerin farklı ellerde paylaştırılması kavgasıdır. Basın da 19′uncu yüzyılın ortalarından sonra, halkın bilgi edinme kuvveti esprisi içinde dördüncü kuvvet olarak adlandırılır. Ancak Türkiye’de böyle değildir bu. Zaman zaman medya ikinci kuvvet olur.
Bir de iletişimde temel prensip medyaya savaş açılmamasıdır. Çünkü bugüne kadar medyayla olan kavgasını ya da savaşını kazanmış hiçkimse ya da kurum yoktur. Galatasaray da buna uyuyor temelde. Öyle sanıyorum.
Fenerbahçe de prensipte medyaya savaş açmaz. Ama bu meseleleri su altından halleder. Bugün medya çalışanları Fenerbahçe Kulübü’nün aleni baskısı altındadır. Düzenli telefonlar gelir medya çalışanlarına ve yöneticilerine. Bu yüzden insanlar susmak zorunda kalır.
Galatasaray’ın spor kültürü ise bunu yapmaya müsait değil. Öyle olsa Bülent Tulun gibi bizzat yönetim kavgasının içinde bulunan birisi Lig TV’de Galatasaray maçlarını yorumluyor olamazdı. Sanırım yeterince açık ifade ettim. Sevgilerimle. Melih)
Herkese gunaydin,
Milli takim teknik direktorlugu konusunda Ridvan Dilmen icin ciddi bir kulis yapiliyor. Ne dusunuyorsunuz, boyle bir sey olabilir mi ?
Saygilar,
(Selamlar Cem. Rıdvan Dilmen’in teknik direktörlük karnesi zayıf dolu. İkinci lig ekiplerinde bile bir başarısı yok. Ama sanırım şöyle bir durum var. Fenerbahçe lobisi bir anda sıra bize geldi gibi düşünüyor ulusal takımın teknik direktörlüğü konusunda. Ama portföylerinde böyle bir isim yok. Sevgilerimle. Melih)
Melih Abi,
Yazı için teşekkürler. Bahsi geçenler hep vardı ve hep de olacaklar. Rijkaard son röportajında “Alışığım bu tip eleştirilere” demiş. Onun için sorun olacağını sanmıyorum. Ama biz taraftar olarak alışmalıyız asıl. Duruşumuzu korumalıyız, yoksa Hiddinkler’in, Löwler’in, Del Bosqueler’in gittiği gibi Rijkaard ve hatta Neeskens de gidebilir, rüyamızdan erken uyan-dırıl-abiliriz.
Bahsi geçen kitabı bir akrabamın tozlu raflarında bulup kendi arşivime katmıştım ama hiç okumadım. Senin yazında alıntı yaptığını görünce çok şaşırdım açıkçası. En kısa zamanda okumak istiyorum artık.
Teşekkürler.
Kubilay
(Kubilay selamlar. Son gelişmeler ortaya koydu ki Galatasaray (camia olarak diyemeyeceğim ama) taraftarı ve yönetimi açısından teknik heyetin arkasında. Bu fotoğrafın hiçbir zaman değişmeyeceğini düşünüyorum, en kötü şartlarda bile.
Cehaletimi ve hafızamı hoşgör ama sanırım bahsettiğin kitap Köpekler. Ben naçizane hem kitabı okumuştum hem de filmini (herhalde 60 kez filan) seyretmiştim. Sana da önerim Sam Peckinpah’ın başyapıtlarından birisi olan Strow Dogs (Saman Köpekler) adıyla sinemaya aktarılan filmi izlemen. Bu film Türkiye’de yine Köpekler adıyla oynamıştı. DVD’cilerde bulursun mutlaka.
Genelde biliyorsun filmler kitaplarından hep kötü olurlar. Bir ton meseleyi atlamak zorunda kaldıkları için. Bunda tam tersidir, film kitaptan çok daha iyidir. Sevgilerimle. Melih)
haberturk genel yayın müdürünün ve spor müdürlerinin aslında erhan telli’ye ceza vermesi gerektiğini söylemiştim. ama bugün okuduğum haberden sonra, yapılanları unutup böyle bir yorum yaptığım için kendimden utandım. ne diyor haberde: erhan tellinin her dediği ve yazdığı habere kefilim doğruluğuna dair altına imzamı atarım. diyen kim. fatih altaylı. yeni kanalı ile kendine yeni vizyon çizen büyük galatasaray dostu (?)…
(Selam Cem. Fatih Altaylı, tanıdığım ve zeki bulduğum birisidir. Onun hakkında yorum yapmam bana yakışmaz. Seni sevgiyle selamlıyorum. Melih)
Selam Melih abi,
Sence TS macina nasil bir kadroyla cikmaliyiz ?
(Selam Kerem. Sanırım uzun bir süre sonra ilk kez tam takım çıkabileceğiz maça. Kadro tahminim şöyle:
Leo Franco – Sabri Sarıoğlu, Gökhan Zan, Servet Çetin, Hakan Balta – Mustafa Sarp, Ayhan Akman, Arda Turan, Aydın Yılmaz, Milan Baros, Abdülkadir Keita.
Bu bence en iyi oynadığımız Gaziantepspor maçındaki kadromuz. Değişiklikler de maçın skoruna göre belirlenir. Skor yanımızdaysa ben Tobias Linderoth’a biraz süre vereceğini düşünüyorum Rijkaard’ın. Bir de Mehmet Topal’ın form durumunu bilmiyorum. İyiyse onu da tercih edebilir Sarp yerine. Sevgilerimle. Melih)
Melih Abi tekrardan merhaba,
Benim kasdettiğim kitap, Gordon M. Williams’ın Türkçe adı “Köpekler” olan kitabı. Bende kitabın Türkçesi var.
Şimdi sen, Strow Dogs filmini izlememi öneriyorsun, peki bahsettiğim Gordon M. Williams’ın kitabı hakkında ne düşünüyorsun? Onu da okumamı tavsiye eder misin?
Ayrıca teşekkür ederim.
Saygılarımla,
Kubilay
(Kubilay. Açıkça edebi açıdan müthiş bir kitap değildir Köpekler. Film dediğim gibi inanılmaz sanatsaldır kitabın yanında. Ben yazıyı yazarken evde bulamamıştım kitabı. Bu yüzden ilk paragrafına internet üzerinden ulaşıp çevirmiştim. Türkçe kitaptaki ilk paragraf sanki biraz daha değişikti. “Londra’nın 200 mil batısında” gibi bir ifade hatırlıyorum. Onu buraya yazarsan sevinirim. Böylece orijinale de sadık kalmış oluruz. Özetle kitabını okumazsan hiçbir şey kaçırmazsın. Ama film şiddet sinemasının en önemli kilometre taşıdır. Böylece Peckinpah Sineması’yla tanışıp diğer filmlerinin de peşine düşenebilirsin. Sevgiler. Melih)
Melih abi selam,
Dün radyoda yapmış olduğun program ve Galatasaray tarihine dair vermiş olduğun bilgiler çok değerliydi. Teşekkürler.
Melih abi, sana danışmak görüşünü almak istediğim bir konu var.
Galatasarayımız’a üyelik konusunda değişiklik sözkonusu mu? Çok kaba hatlarıyla ya lise mezunu olmak, ya da en az 1 yıl Galatasaray forması altında aktif spor yapmış olmak ya da belli bir ücret karşılığı ve 2 divan üyesinin referansı gerekiyor.
Ama ülkemiz şartları gözönüne alındığında bunlar çok ağır şartlar gibi duruyor.
Bütün bu şartlar temelde kulübün belli bir çevre içinde genişlemesini amaçlıyor. Bu kısıtların Galatasarayımız’a bir farklılık sağladığı, diğer kulüpler kadar dejenere olmasını engellediği bir gerçek. Ancak sporun bu kadar evrensel boyutta ve ensdutriyel bir bakış açısı ile ele alındığı günümüzde bu kısıtlar vahşi bir atı dizginlemeye çalışmakla eşdeğer gözüküyor. 25 milyon taraftar olduğunu söyleyerek gsbilyoner, gscell, gskart gibi projelere ilgi göstermesi beklenen taraftara üyelik yolunu bu denli tıkamak biraz haksızlık gibi görünüyor bana.
Özhan Canaydın’ın zamanında çok eleştiri alan “taraftar = müşteri” bakış açısının devamı gibi olmuyor mu? Bu yaklaşım ve kısıtlar, Galatasaray adına spor yaparken sakatlık geçirip 1 yıl süresini tamamlayamayan ben ve benim gibi Galatasaraylılar için ekstra bir sıkıntı ve üzüntü sebebi.
Bu vesile ile GS kürek takımındaki antrenörüm Emin Amca’yı rahmetle anarım.
Melih abi, vakit ayırıp yanıtlayabilirsen çok sevinirim.
Teşekkürler
Burak Beytekin
(Burakçığım selamlar. Kulübe üyelikte bazı imtiyazlar var. İlk ve en önemli imtiyaz Galatasaray Lisesi öğrencileri ve mezunlarına. İkinci imtiyaz eski sporcuları, üçüncü imtiyaz da babası, annesi kulüp üyesi olanlara. Diğerleri 10 bin TL karşılığında kulübe üye olabiliyorlar, ama bu mutlaka üye olacakları anlamına gelmiyor.
Yeni tüzük üyeliğinde bu imtiyazların arasına Galatasaray Üniversitesi’nin de eklenmek istediği görülüyor. Ancak önemli sayıda bir liseli grup buna karşı çıkıyor. Onlara göre Galatasaray Üniversitesi’nde okumak Galatasaray kimliğini öğrenmek ve içselleştirmek için uygun bir mecra değil.
Bu mesele zamanla ve yavaş adımlarla bir konsensüs oluşturarak çözülmesi gereken bir konu. Umarım Galatasaray bu açılımı başarıyla gerçekleştirir. Sevgilerimle. Melih)
(Güzel bir yazı var aşağıda, can alıcı bir soru ve sorunla biten. Yanıtlanması lazım bu sorunun. İrdelenmesi gereken bir sorun bu. Teşekkürler. Melih)
Medyada kendini FB’li olarak deklare edenlerin bu konudaki rahatlığını hatta fütursuzluğunu sadece futbol medyasının FB
ağırlıklı yapısıyla açıklamak yeterli bir açıklama değil.
Başka takımlara sempati duyanlar etik
veya mesleki kaygılarla benzeri bir duruşun
şık olmayacağını düşünüyor olabilirler.
Veya bu denli angaje oluşun analiz edilen olguya dışarıdan bakabilme imkanını kısıtladığını düşünüyor olabilirler.
Olabildiğince objektif olmanın akılla gönül arasına araya mesafe koymadan mümkün olamayacağını hissediyor olabilirler.
Ama son dönemin moda deyimiyle bu görüntüde ciddi bir MAHALLE BASKISI etkenini de ihmal etmemek gerek.
Medya çalışanının iş güvencesini bile tehdit etmeye vardırılan ilkel kulüp reaksiyonlarına dek uzanan.
Bu gibi tavırlardan medet ummanın utanç vesilesi olarak değil güç gösterisi olaral algılanışına dek uzanan.
Sorgulanamayınca sessizce meşrulaşıyor, normalleşiyor benzeri tablolar.
Hiç bir normu olmayanların normali de olamıyor sonuçta.
Tekrar edildikçe sorgulanmadan kabullenilmiş
tiraj ve FB ilişkisi veya test edilmemiş
lobi gücü gibi faktörler iç içe geçip
kirletirken ortamı, renkli gözlüklü miyoplar farkında bile değiller altlarından kayan toprağın.
Ne gam.
Önlerinde bir çok örnek var.
Ne yaptığın önemli değil, ne olduğun önemli diye gözlerine sokulan.
Mesleki yeterliliklerin yetmediği…
Kaybedilse bir daha asla ele geçirilemeyecek
pozisyonların ne pahasına olursa olsun muhafaza edilmeye çalışıldığı…
Bu kaotik ortamda gönlünden öyle geçenler olduğu kadar hakim çoğunluğa ters düşmemek adına üzerlerinde bir etiket gibi taşıyanların da az olmadığını düşünmek gerek medyada Fb’liliği.
Bir sigorta poliçesi gibi.
Bu irrasyonel ortamın değişmesinin yolu önce
mesleki yeterlilik ve donanım eşiğinin yükselmesi ve bu yükselişle birlikte süzgecin altında kalanların tasfiyesi ve kan değişiminden geçiyor sanırım.
Bu bir süreç. Ve bu sürecin ana aktörü medyanın tüketicisi.
Yani bizler. Hepimiz.
Nazım’ın dediği gibi kabahatin çoğu bizim.
Çözüm de bizim elimizde.
Unutmayalım ki katlanılmaz bulanlar kadar bu tarza tapanlar da var.
Ne istiyoruz?
Ve ne kadarız?
Soru ve sorun bu.
u-topie’ye bu kadar güzel toparladığı için teşekkür ediyorum.
Evet doğru soru bu;
Medyanın kalitesizliğine katlanamayanlar yani bizler ne kadarız?
Cevap; maalesef çok az.
Ve talep gücümüz, sayımızın artışına ve aktif olmamıza bağlı. Tanıdıklarınıza da Gayın-Sin’i önerin. En azından sadece maçların sonunda kaleme alınan yazı ve yorumlar bile bilinenlere yenilerinin eklenmesi ve yanlış bilenenlerin doğrusunu görme fırsatı veriyor. Zaten bir defa girdiniz mi müdavimi oluyorsunuz.
Burada Melih Abi’nin kaleme aldığı yazılardan tutun herkesin yorumları bile Rijkaard’ın ne yapmak istediğini bir avuç ‘güdümlü’ spor yazarından daha farklı gösterecektir onlara.
(Ferhatçığım varol, nurol. Ben pek hak etmiyorum ama burada gerçekten çok değerli insanlar var, kalemleri ve kalpleri kuvvetli. Sevgilerimle. Melih)
Melih Abi tekrardan merhaba,
Elimdeki kitabın ilk paragrafı aynen şu şekilde:
“İnsanın Ay’a gittiği ve son Amerikan askerinin Vietnam topraklarını terkettiği yıl İngiltere’de öyle gözden ırak kalmış köşeler vardı ki, buralarda oturan insanlar bütün hayatları boyunca doğdukları yerin onbeş – yirmi mil ötesine ayak basmamışlardı. Bunlar, babalarını, büyükbabalarını, onların dedelerini ve onlardan önce sayısız kuşakları besleyen bu topraklarda geçirmişlerdi bütün hayatlarını.”
Kitabın Bilgileri:
Gordon M. Williams – Köpekler
1974 Basım (4. Basım)
Türkçesi: Mehmet Harmancı
Bu arada kitabın kapağında bahsettiğin filmin başrolü Dustin Hoffman ve Susan George var:
http://images.gittigidiyor.com/2036/MSOZER-KOPEKLER-GORDON-M-WILLIAMS-1972__20366703_0.jpg
Anlaşılan kitap filmden sonra popüler olmuş.
Bu film tavsiyen için çok derinden teşekkür ederim.
Peki önceki yazılarından birinde üzerinden örnekleme yaptığın meşhur Alman üçlemesini oluşturan filmleri de (”Die Ehe der Maria Braun”, “Lola” ve “Die Sehnsucht der Veronika Voss”) tavsiye ediyor musun? Bu filmler de dikkatimi çekmişti ama o yazıda sormayı akıl etmemişim.
Konudan fazlaca sapmış olmak istemiyorum ama futbol bilginin gölgesinde sinema bilginden de faydalanmak istedim sadece
Saygılarımla,
Kubilay
(Kubilay selam. Demek yanlış hatırlıyormuşum. Hatırladığım kadarıyla kitapta tecavüz olmayan bir olay filme tecavüz olarak aktarılmıştı. Ama Peckinpah yine de öbür anlamı vermeyi başarmıştı filmde.
Fassbinder sineması bir okul sinemasıdır. O (ve kült oyuncusu Hanna Schygulla tabi) mutlaka seyredilmesi gereken bir okul bence. Pişman olmazsın. Sevgilerimle. Melih)
Melih abi,
NTV’nin sitesinde okur yazar diye bir blog var. Oraya Rıdvan’ın B planı ile ilgili yorumuna küfürsüz ağır ithamlarda bulunulan bir yazı bıraktım ama tabii ki yayınlanmadı. Pek şaşırmadım.
Abi akşam spor haberlerinde Rijkaard’ın maça, Leo-Sabri-Servet-Gökhan-Hakan-Sarp-Topal-Ayhan-Arda-Keita-Baros ile cıkacağını söyledi. Senin düşüncen nedir? Ben her zamanki gibi inanmadım.
Saygılar,
(Selamlar Burak. NTV’ye bıraktığın yorum için bir şey diyemeyeceğim. Maç kadrosuna gelince. Rijkaard’ın son durumlarını bilemediği futbolcu sayısı çok az. Bunlar Arda Turan, Servet Çetin, Hakan Balta, Ayhan Akman, Harry Kewell, Milan Baros, Elano ve Aydın Yılmaz. Elano çok uzaktan geleceği için muhtemelen dinlendirir Rijkaard. Aynı şey Kewell için de geçerli.
Servet Çetin ve Hakan Balta standartı olan futbolcular. Aslında Ayhan Akman da öyle. (Ben açıkça Ayhan Akman’ın iki ulusal maçta da forma giymesinin bizim için avantaj olduğuhu düşünüyorum.) Arda Turan’ın da ulusal maç performansı iyiydi.
Yukarıdaki kadro beni şaşırtmaz. Bir de Eyüp maçını seyrettim. Mehmet Topal mükemmeldi. Serkan Çalık da eskisi gibiydi. (Bu maç üzerinden Rijkaard’ın fikirlerini okumaya çalıştım.) Trabzonspor maçından sonra Dinamo Bükreş karşısında ciddi bir rotasyon bekliyorum. Sevgilerimle. Melih)
Öncelikle Fatih Altaylı benim de takdir ettiğim bir gazeteci idi. Çünkü kendi doğrusunu sahiplenen ve bunun için dikine gidebilen bir karaktere sahipti. (Son kanalı ile bakış açısını biraz formatlamış olsa da dikine duruşu devam ediyor) mesela Özhan Canaydın’ın yüzüne, “Galatasaray tarihinin en başarısız başkanısınız” diyen nadir karakterlerden biriydi. Bu yüzden Fatih Altaylı’yı eleştirsem de yargılamak gibi bir düşüncem yok. Ki bilinen bir söz vardır. “Her düşünceyi sorgula, ama yargılama ” diye..
Basının düzelmesi için bence bir oda veya sendika düzenine geçmek zorundalar. Böylelikle asıl onlar rahatlayacak. Futbolu ya da başka bir sporu bırakın 3 gün sonrasında köşe yazarı olamayacak, yorumculuk yapıp ertesi gün bir takımın başına gecemeyecek. Ayrıca yalan haber yapıldımı ve/veya isimsiz haber yapıldımı gazetelere ve muhabire bunun hesabını soracak bir kurum halini de alır. İlk etapta kulağa baskıcı gibi gözükse de genel toparlama için iyi olacağı kanaatindeyim. Aynı şeyi sanat camiası için de düşünüyorum ama konumuz şu an bu değil.
GS’ın basına karşı duruş konusunda, basına tavır alan kaybeder diyorsunuz Melih abi. Ama şu gerçek ki Adnan Polat Başkan önderliğinde aslında çaktırmadan basına karşı bir tavır yavaş yavaş alınıyor. Ve bu oldukça da profesyonel şekilde zamana yayılarak yapılıyor. Basın kendini değiştirmez ve böyle davranmaya devamn ederse, güdükleşmeye de devam edecek. Zira bilgi çağındayız her yerden bilgi bombardımanına tabi tutuluyoruz.
Bugün GS Spor Kulübü internet sitesi taraftar blog ve forumları dışında GSTV aracılığı ile artık kendi haberini kendi yapmaya başlamakta, ve başta hocası olmak üzere sporcuları ile genel olarak röportajları taraftarına sunmaktadır.
Takdir edersiniz ki minumum 25 milyon yandaştan bahsediyoruz. Bir anda hepsini bu yola kanalize etmek zor olacaktır ama ben inanıyorum ki 3-4 sene içinde artık taraftar yapılanmaları da kulübü ile ilgili bilgi kaynağı arayışını kulüp içi değerlerden bulacaktır. Bu yüzden gecen gün de gene bu başlık altında belirttiğim yazıyı yazmıştım. GSTV kulübe bağlı ama bağıımsız olmalı. Kulüp içi muhalif seslere de kulak vermeli. Azınlık haklarına sahip çıkmalı düşünsel anlamda. Objektif haber arayan taraftar her aradığını kulüp yayın organlarından bulabilmeli. (Bu dediklerimden şu ana kadar yanlı haber yapıyorlar anlamı çıkmasın) ama ben GSTV yerinde olsam kulüp aleyhine konuşan GS’lı büyüklerimize direkt gider mikrofon uzatırdım. Bir GS’lının olumsuz eleştirileri varsa onu da bu bilgi kaynakalrından öğrenmemiz daha doğru olur. Ayrıca o büyüğümüz eğer kulüp kanalına farklı medyaya farklı konuşursa, kendi samimiyetinin sorgulanmasına vesile olacağından iyi de bir stratejidir. Bir de güzel bir söz vardır. “Hakkımda kötü şeyleri bana, iyi dileklerini başkalarına anlat” ya da böyle bir şeydi. Ticari anlayışta bir sözdür. Ama kulüp içi muhalefetin de sesinin kulüp içinde seslendirilmesi Galatasaray’a daha büyük payeler kazandırır. Ki bu onur ve gurur Galatasaray Spor Kulübü için olması gerekenlerdendir. İlkleri başaran kulübümüz bunu da rahatlıkla uygulamaya sokacaktır. Çünkü kökümüzde aristokrasi olsa da, başkanlık sistemi ile yönetilsek de, GS Spor Kulübü Türkiye’nin en demokratik yönetilen spor kulübüdür.
Trabzon maçında Aydın’ın oynayacağına nedense ihtimal vermiyorum. Ama oynarsa başarılı olacaktır. Ben Barış’a bu maçta şans vereceğini düşünüyorum. Orta sahayı güçlü tutmak adına böyle bir şey deneyip orta sahada daha önce Elano ve Arda’ya verdiği görevi Ayhan’a vereceğini Arda, Keita ve Baros’un ileri üçlüde olacağını düşünüyorum. Bir Fenerbahçe maçı provasının yerine de geçmesi açısından. Ama arada Dinamo Bükreş maçı olduğu için şu an dediklerim pek de geçerli olmayabilir..
(Cem selamlar. Aslında önemli bir şeye temas etmişsin. Medya için artık haber yapmak hiç de kolay değil. Çünkü kulüpler yavaş yavaş en önemli haber kaynağının kendileri olduğunun bilincine varıyorlar. TV, internet yayınlarına sanırım önümüzdeki günlerde radyolar da eklenir ve taraftarlar birinci ve en doğru haberi kulüp mecralarından öğrenirler. Basına da sadece yorum yapmak kalır:-))
Maç kadrosu konusunda haberlerde bahsedilen isimlerle seninki arasında benzerlik var. Aslında demen o ki Rijkaard üç gerçek orta saha, üç de gerçek forvetle oynayacak. Olabilir. Ben yine dört forvet uygulamasına devam edeceğini düşünüyorum Rijkaard’ın. Aydın’a yer vermem de bundan. Sevgilerimle. Melih)
Selam Melih Abi. Yeni yazı ne zaman? Fenerbahce maçınada değinecek misin?
(Selam Samet. Esasında bir yazı vardı kafamda ama zamana bıraktım. Biraz önce başka bir yazıya başladım. Sevgilerimle. Melih)
Selam sevgili Melih ve selam arkadaşlar,
Yorumları okuyunca açıkçası dehşete kapıldım. 3-5 yazarın (kalem tetikçisi) Galatasarayımızı yıpratmak için kaleme aldıklarını okuyup argo tabiriyle gaza gelmek bize birşey kazandırmaz.
Futbol sadece futbol değildirin bir sonucudur o yazarlar. Ayda 2.000 – 3.000 TL maaşla çalışan bir yazarı 15 milyon £’yu boşa atabilecek bir yöneticinin satın alabileceği, hatta büyük düşünürsek o yazarın bağlı olduğu yazı işleri müdürünü çok kolay satın alabileceği aklımızdan çıkmamalı. Bu kalem tetikçilerinin derdi spora katkı değil, 1-2 daire daha almak oldu. Peki bu insanlara değer verip bu kadar konu etmemiz bize ne kazandırır bahane bulmaktan başka.
Peki ne yapılmalı? Bizim yapabieceğimiz bir şey yok. İlgili gazeteleri almayacağız. Bu zihniyetteki yazıları evimize sokmayacağız. Bununla beraber sinirlenmeyip soğukkanlı olacağız.
Ben asıl genel kurul üyelerinden ve Yönetim’den bekliyorum bu türlü insanlara karşı tepkiyi. Lobi yapılmalı. Gerekirse manevi tazminat davaları açılmalı. Üyeliklerine son verilmeli. Reklam verilmemeli. Stadda maçları izlemeleri için kale arkasında yer gösterilmeli
Ama asla bu gibi konulara takılıp futbol unutulmamalı. Biz gerildikçe stad atmosferi dolayısıyla futbolcular da geriliyor.
Yabancı futbolcularda değil ama yerli futbolcularda bu gerginlik hep oldu. Beni en çok şaşırtan ise yaşından beklenmedik olgunlukta konuşan Arda’nın gitmesi yerine mafyavari konuşan hatta milli maçta yürürken bile mahalle kabadayısı rolündeymişcesine yürüyen Arda’nın gelmesi oldu. Umarım çabuk büyür.
Saygılar bizden.
(Selamlar. Elbette haklısın bu tür yayınları eve sokmamakta. Ama bu tür yayınların sokaktaki Galatasaraylı’nın algılamasını etkilediği gerçeğini de unutmamak gerekiyor.
Medya konusunda Yönetim sanki low profile dediğimiz düşük yoğunluklu bir strateji içinde şimdilik, gördüğümüz kadarıyla. Bu kapsamda genel kurul üyelerini pek gündeme almamak gerekiyor. Çünkü şimdilik görünen o ki, ortalıkta daha çok görünen ve konuşan genel kurul üyeleri bu tür haberlere sevinen, bu tür haberleri referans gösteren üyeler. Sevgi ve saygılarımla. Melih)
Medyanın kalitesizliğine katlanamayanlar yani bizler ne kadarız?
Ferhat u-topie’nin yazısını iyi toparlamış. Ama aslına bakarsanız yanıt gazete tirajlarında saklı. Yıllarca basit tembel ve biraz da oportünist yaklaşımlar içinde Türk halkının cahil ve kültür yoksunu, kendilerinin ise belli bir entelinjansiyaya sahip innsanlar grubu olduğunu düşünen bir insan yığını, tiraj düşüklüğünü buna bağladı. Kimisi de parasızlığa.
Oysa internet verilerinden de belli olduğu gibi insanalrın haberleri takip etmede belli bir ısrarı var ama gazetelerin tutumları onların tüketici ya da müşteri olarak algıladığı okuyucuyu uzaklaştırdı medyadan (bu yüzden senelerdir yapılan en güvendiğiniz kurum anketlerinde medya hep sonlarda yer alır). Parasızlığa katılmıyorum. Bu ülkede mizah dergilerinin tirajı gazetelerden fazla ise gazeteler artık sorgulamalı kendilerini.
Eskiden basın bir bardak suya çamur atradı suyun rengi değişirdi. Ama şimdi suya en fazla kalsiyum sandoz atabiliyor. Suya ne atarlarsa atsın rengini değiştirmekte yetersiz kalıyorlar gene de kalsiyum sandoz’un bir süre suda köpürme yaptığı gibi kısa süreli okuyucuda düşünsel tepkiler yaratabiliyorlar ancak..
(Cem selamlar. Maalesef her açıdan bir gerileme içindeyiz. Eskiden bu ülkede Gırgır’ın tirajı 600 bindı. Gırgır dünyanın en çok tiraja sahip üçüncü dergisiydi. Şimdiki mizah dergilerinin tirajları Gırgır’la kıyaslanmayacak denli cılız. Bu cılızlıklarıyla bile bazı gazetelerden çok satmaları durumumuzu net olarak ortaya koyuyor. Sevgilerimle. Melih)
Merhaba Melih abi,
GSBilyoner hizmeti başlamış bugün. Bunu okuduktan sonra geçen başarısız yıllara bakıp da derin bir of çektim içimden. Bir yanda mevcut yönetimimizin yöneticilik başarıları, bir yandan da maalesef Özhan Canaydın dönemindeki yanlış veya eksik yönetim. Özhan Canaydın hepimizin çok saygı duyduğu değerli bir abimiz ama maalesef yönetim kadrosunun sık sık değişmesi, istikrarsızlık anlamında çok şey kaybettirdi bize. GSTV, transferler, GSMobile, GSBilyoner, mor ve turuncu formalar, Büyükçekmece arazisi ve de aklıma gelmeyenler. Bunları yapmakta sanırım rakibimizin biraz gerisinde kaldık, onlar bu pazarlama hamlesine bizden önce başladılar. Ama yine de sportif anlamda biz onlarla kafa kafaya mücadele ettik, eminim tersi olsaydı biz onları sürklase ederdik. Hatırlıyorum da, hep paramız yok, Galatasaray borç batağında, Florya’yı, Ali Sami Yen’i satacak diye haberler çıkardı, oysa ki bu yönetimden hiçbir zaman borç anlamında en ufak bir yakınma gelmedi. Zaten Galatasaray’a yakışan da buydu borç fazla olsa dahi. Aslında Galatasaray bir anlamda sessiz bir devrim yapıyor bence. Frank Rijkaard da sanki bu devrimin bir parçası. Düşünüyorum da Rijkaard’ı nasıl ikna ettiler bize gelmesi konusunda. Para desem Rijkaard’ın paraya mı ihtiyacı var veya o parayı başka yerden alamayacak mı? Kariyer desem Şampiyonlar Ligi’nde oynayan, milyon euroluk top transferleri yapan bir kulübe de gelmiyor. Hayır, hayır başka bir şey olmalı onu ikna eden. Yeni bir şey, yeni bir proje, yeniden bir doğuş onu çekmiş olmalı Galatasaray’a ve bu anlatılmış olmalı ona. Ve bu yeniden şahlanış bütün taraftarlara sirayet etmiş. Yıllardır forma almayanlar forma almaya başlamış, tribünler full çekmeye başlamış, herkes yeniden heyecanlanmış. Evet sanırım YENİDEN GALATASARAY…
(Selam. Güzel bir buluş yapmışsın, Yeniden Galatasaray diyerek. Galatasaray sanırım tünelin ucundaki ışığı görmeye başladı artık. Kulübün en önemli iki projesi olan şirket evliliği ve stadın devreye girmesinden sonra hızla borçlarını kapatan, pazarlama ve merchandising gelirlerinde atağa kalkan bir kulüp göreceğiz. Dolayısıyla en sıkıntılı yıl içindeyiz. Bu süreçte sportif başarının yanımızda olması çok yaşamsal. İnşallah sportif başarıyla beraber gelişen projelerle düzlüğe çıkarız. Sevgilerimle. Melih)
Melih abi, merhabalar.
Eyüp maçını ben de seyrettim, dediğin gibi Mehmet Topal çok iyiydi, ama sanırım bu stoper oynaması ve, Eyüp takımının ileride pek baskı yapmamasından kaynaklandı. Bu rahatlıkla topu oyuna iyi soktu Mehmet de. Keita yine inanılmaz işler yaptı. Yalnız Futbol’da da bunu konuştunuz, takım oyunu içerisinde yaptığında bu bireyselliğini inanılmaz bir adama dönüşüyor Keita. Maçta Nonda’yı da iyi buldum, fizik olarak çok güçlü göründü hatta sıklıkla vücudunu araya sokarak doğru işler yaptı. Sanırım yavaş yavaş kondisyon sorunlarını atıyor. Bunun haricinde Caner ligde oynadığı maçların aksine bu sefer uzun ve kısa paslarında çok başarılıydı, ya da bana öyle geldi
Uğur’un Nonda’ya attırdığı gol, henüz yeni forma giymeye başladığı dönemlerde sanırım Hakan Şükür’e yaptığı ortayı andırdı bana. FR’in bence bolca seçeneği var TS maçında. Bunlara ek olarak Hürriyet’te bir yazı okudum FB-Galatasaray A2 mücadelesinde FB’li taraftarların, Elano’yu da getirselermiş tarzı bir tepkisi olmuş. Günün birinde Gürhan, Olcan, Kerim gibi yetenekli (!) genç futbolcuları olursa A takımına yükselecek kadar, belki bu duruma bu kadar şaşırmazlar.
Yeni yazıyı heyecanla bekliyorum. Sağdan soldan sizi takip ediyorum
Görüşmek üzere.
(Selam Sencer. Eyüp maçında Topal oyunun iki yönünde de iyiydi. Çok iyi toplar soktu oyuna. Esasen Caner Erkin’de de bir ilerleme görülüyor. Rijkaard’ın istediği futbolu en iyi oynayabilecek oyunculardan birisi Caner. Bazen uzun pas seçenekleri yanlış olabiliyor. Ama yine de takım içinde oyunun yönünü değiştirme yeteneğine sahip futbolculardan birisi.
Eyüp maçında Rijkaard’ın üzerinde durduğu konunun defans olduğunu gördüm net olarak. Sanki futbolculara fazla hücum yapmayın ama yapıyorsanız da bu ani ve hızlı olsun, oyuna hükmetmeyin denmiş gibiydi. Sanki Fenerbahçe provası gibiydi. Bu arada Rijkaard yine tribündeydi:-)) Takımı idare eden Neeskens’ti. Görüşmek üzere. Melih)
Sevgili Melih,
Önümüzdeki 3 maçlık keskin virajda, 4-3-3′ün orta üçlüsünü Sarp – Topal – Ayhan (Barış) olarak kursak, ileri üçlüyü de Keita – Baros – Arda yapsak sence ne kazanır, ne kaybederiz?
Yani orta üçlüde hiç playmaker olmayacak, üç kişi de mücadele üzerine kurulacak ?
(Emrah selam. Klasik Barça formatına yakın (4-1-2-2-1) bir format olur bahsettiğin 4-3-3′ki açılımı şöyle; 4-2-1-2-1. Esasında Arkada çift defansif orta saha, önlerinde de Ayhan Akman’lı üçlünün forvete Ayhan üzerinden top taşıyacağını düşünüyorum. (Gaziantepzpor’da tam bu mevkide oynuyordu.) Ben bu formatın iş yapacağını düşünüyorum, ki hem Arda Turan’ın defansif katkısıyla kanatları kapatmış oluruz, hem de göbeği. (Göbeği kapatmanın önemi Emre B-Alexandro de Souza-Güiza bağlantısını kesmek.) Fenerbahçe maçı için aklımdan geçen kadro biraz böyle. Sevgilerimle. Melih)