Yazısız: Atlético maçının şifresi, anahtar kelimesi, A’sı ve Z’si, her şeyi
Perşembe, Şubat 25th, 2010
Archive for the ‘Ada Günlükleri’ CategoryYazısız: Atlético maçının şifresi, anahtar kelimesi, A’sı ve Z’si, her şeyiPerşembe, Şubat 25th, 2010
İslam Çupi’nin kaleminden Metin Oktay’ın golleri: Ağları yırtan golPazar, Ocak 31st, 2010
İslam Çupi. Herkes onu kimselerin aklına gelmeyen benzetmeleriyle bilir. Hâlâ milat kabul edilen yazılarıyla bilir bir de. Fenerbahçeliliğiyle bilinir de, kimseler hatırlamaz onun da yolunun Galatasaray Lisesi’yle kesiştiğini.
Tıpkı Fenerbahçe’nin alamet-i fârikası “kanarya”nın mucidi Cihat Arman. Fenerbahçe’nin Mütarake Dönemi’nde halkın en sevdiği takım olmasının stratejisini kuran ve uygulayan Ali Naci Karacan. Fahri hamiliğini üstlenmesine karşın tarihin yeniden yazılması sonucunda bir anda Fenerbahçe başkanları arasında adı geçen şehzade Ömer Faruk. Ya da “bu son günlerde kanım biraz Fenerliler’e kaynıyor gibi” diye yazan Nazım Hikmet gibi… İslam Çupi’nin de ömrünün bir bölümü Galatasaray Lisesi’nde geçti.
Samimi ve kararlı bir Fenerbahçeli’ydi İslam Çupi, bu yüzden tuttuğu takımın dergisini daha rahat ortamlarda okumak için ayrıldı Mektep’ten. (Çünkü tuvaletlerde gizli gizli okuduğu için Fenerbahçe dergisini, idarede “komünist mi acaba” sorusu doğurmuştu 589 İslam.)
Sonra yolu eski adıyla Vefa Sultanisi’ne düştü Çupi’nin. Ardından da gazeteciliğe. Yani kurşun kaleme ve kağıda. Ya da mürekkebe ve sahaya. Metin Oktay’ın Galatasaray’a gelmesinden iki yıl sonra başladı gazeteciliğe İslam Çupi. Ve denilebilir ki Metin Oktay yaşadıkça o da yanında oldu hep. Beraber yaşadılar, beraber içtiler, beraber ağladılar.
Önce Kral göçtü bu dünyadan, ardında bugün bile hatırlanan goller bırakarak. 10 yıl sonra da Çupi, ardında binlerce yazı ve “Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür. Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz” lafını Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın duvarına emanet ederek.
Ömrünün bir bölümünde, henüz sağ iken Metin Oktay, onun attığı bazı golleri için yazılar kaleme aldı İslam Çupi. İşte onlardan, yani gollerden sadece birisi, ama en çok hatırlananı. Metin Oktay’ın 10 Haziran 1959’da o günün Mithatpaşa, bu gününün İnönü Stadı’nın deniz tarafındaki Fenerbahçe kalesine attığı ağları yırtan golü ve İslam Çupi’nin kurşun kalemi. Yanyana ve başbaşa.
“Bu da meşin tarihine “ağların bile tutamadığı gol” olarak geçecek.Galatasaray’ın maçtan önceki klâsına favorilik etiketi iliştirilen Fenerbahçe’yi devirişi, bir büyük olayla düğümlenecekti. Bu büyük düellonun sonunda sarı-kırmızı taraftarların gözleri, deniz tarafındaki kalenin sol üst direğine dönmüştü. Orada kocaman bir delik vardı. Direğe çakılı çivilere gerilmiş ağlar paramparça olmuştu. Sanki Özcan’ın koruduğu Fenerbahçe kalesini, futbol topu değil de; yırtıcılığı aşırı, bir köpek balığı ziyaret etmişti. Ve bu deliğin şerefine kalkan sesler vardı Mithatpaşa’da. Onbinler bir dev ağızmış gibi bağırıyorlardı:
“Me-tiin, Me-tiin!” diye. KRAL, Fenerbahçe’nin yıkılıp gittiği mücadelede yine soldan topla yürümüştü. Naci bastırmıştı hemen. Metin bir çalımla ondan kaçırmıştı meşin yuvarlağı. Devrin en büyük santrhafı, markajından bir sabun gibi kayıp giden Metin’e artık sadece bakıyordu. Çok çaprazdan vurdu Metin! Topun şiddetinden Özcan’ın sadece saçının telleri kalkmış, Fenerbahçe’ye ise yırtık ağlar ve bıçak gibi kesen bir gole üzülmek kalmıştı.”
(Gazete kupürü için Milliyet’e teşekkür ediyorum. MŞ) Epi niıv yiır tu olPerşembe, Aralık 31st, 2009
Yıllar biter, yıllar başlar. Ümitler söner, ümitler yanar. İnsanlar gider, insanlar gelir. İnsanlar bunların arasında bir gider, bir gelir.
Çok çok uzun zaman oldu bir yılın gidişini kutlamaya başlamalı. Çok zaman oldu yılın ilk gününü hüzünlü karşılayalı.
Çok şey denedim yeni yıl büyüsü için. Bütün bir yıl derslerde başarılı olmak için ders çalışarak girdim. Eğlenceli geçsin için televizyon seyrederek.
Tek başıma girdim, çok başıma girdim. Yatarak uğurladım, ayakta karşıladım.
Bir şey değişmedi elbette, hanelere eklenen yıllar dışında.
Yıllar söner, yıllar harlanır. Ümitler biter, ümitler başlar.
Baki olan insanlık. Bir de Galatasaray. Forzalivorno Paneli: Başka bir futbol kültürü mümkün mü?Cumartesi, Aralık 5th, 2009Galatasaraylılık: Bir yan hakemin tanıklığıPazartesi, Kasım 16th, 2009
![]() Bir Galatasaray Fenerbahçe maçının öncesinde orta hakem Sulhi Garan para atışı yapıyor iki kaptanın arasında. Solunda Galatasaray Kaptanı "Baba" Gündüz Kılıç. Sağında ise Fenerbahçe Kaptanı Halit Deringör.
Bu yazı Eylül 2009′da Galatasaray Dergisi’ndeki “Beş Edebiyat” bölümünde yayınlandı. Yazıda anlatılan olayın benzerleri bugün de yaşanıyor, ama benzer ahlâka sahip futbolcular maalesef bugün yoklar. O şövalye insanlar.
Halbuki atıyorum birkaç sene önce oynanan Sivasspor maçında oyunun durduğunu sanan Sivassporlu Hakkı’nın topu cezasahası içinde elinde tutmasıyla kazanılan penaltıyı Ümit Karan auta atsa, Fenerbahçeli Önder Turalı eliyle gol attığını hakeme söylese, ya da Nicolas Anelka. Veya son örnek. Kasımpaşa-Galatasaray maçında Ali Güneş maçtan sonra değil de maç içinde itiraf etse hakeme topu eliyle çeldiğini… Yıllar sonra birileri çıkıp yazacaktı bunu mutlaka. Hatta belki yazmayacaktı bile. Çünkü hiç unutulmadığı için, hatırlanmasına bile gerek kalmayacaktı. Yiten sadece bir fırsat değil kuşkusuz. Koskaca bir ahlâk. İyi okumalar:
Yıllar, yıllar önceydi. Bir Cumartesi günü özel bir maçta Beşiktaş’la karşılaşıyordu Galatasaray. Bir önceki sezonun İstanbul şampiyonuydu Beşiktaş. Maçın hakemi ise Türkiye’de hakemliğin zirvesi kabul edilen Sulhi Garan. Ne ki çok kötü bir yönetim sergiledi Garan o maçta. Hem de, dönemin Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Ulvi Z. Yenal’e, “Sulhi sapıttı artık, bütün oyunu perişan etti” dedirtecek kadar.
Elbette bir hakem hakkında değil bu yazı. Maçın hakeminin göremediği bir pozisyonla ilgili daha çok. En çok da yan hakemin Galatasaraylılar’ı nasil tarif ettiğiyle.
Maçın durduğu bir anda hakemin görüş açısı dışında olan bir Beşiktaşlı futbolcu tekme sallamıştı Galatasaraylı Bülent Eken’e. Ancak göremedi o tekmeyi orta hakem Sulhi Garan. Ancak bir şeyler sezinlemiş olmalı ki, yan hakemine koştu olup biten hakkında bilgi almak için. İki hakem, kahve fallarında sıkça söylendiği gibi “başbaşa vererek konuştular” bir süre.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi oyun devam etti. Galatasaraylı rakibine tekme sallayan Beşiktaşlı oyuncu yaptığıyla kaldı sahada. İhraç edilmedi oyundan.
Sonra? Sonra bitti maç. Beşiktaş 2-0 yendi Galatasaray’ı. Sonra, bir Galatasaraylı’nın aklına düştü oyun durduğu andaki tekme pozisyonuyla ilgili iki hakemin ne konuştuğu başbaşa vererek. Doğruca yan hakeme gitti ve orta hakem Sulhi Garan’la ne konuştuğunu sordu ona.
Yan hakemin bu Galatasaraylı’ya verdiği yanıt Galatasaraylılık’ın iftiharı olarak asılı duruyor yıllardır ahlâkın ve centilmenliğin göklerinde:
“Orta hakemine bu mühim hâdise için bir şey söylemedim. Tekmeyi sallayan bir Galatasaraylı olsaydı, hemen ismini bildirirdim, çünkü onlara itimadım (güvenim) var ve onlar centilmenlerdir; ben söylemeden önce kendileri itiraf ederlerdi.”
PS: Beş Edebiyat’ın futbolla edebiyatı birleştirdiği için bu adı aldığını düşünenler var. Halbuki Beş Edebiyat, Galatasaray Futbol Takımı’nın kurulduğu Galatasaray Lisesi’ndeki sınıfın adıydı. İlker Ateş: Kalıbının adamı kalıp değiştirdiCumartesi, Kasım 7th, 2009
Kendisiyle çalışmadım hiç. Ama hep adam gibi adam olduğunu duymuştum etrafımdan.
Televizyon kanallarının devlet tekelinde olduğu dönemlerde en etkili spor gazetecilerinden birisiydi. Kanallar çoğalıp seviye azalınca o da biraz geri plana geçti azar azar. Tâ ki varlığıyla yokluğu yavaş farkına varılmamaya başlayınca kadar. En son bir otobüs durağında görmüştüm onu, yetiştirdiği gazeteciler benzerleri olmayan otomobillere binerken.
“Ölmüş” dediler bugün haberler İlker Ateş için. Kalıp değiştirdi oysa. Bekçi Murtaza’nın ruhu nerede gezer?Cumartesi, Ekim 31st, 2009
“… Polistir babam cumhuriyetin kuludur.” İsmet Özel (Amentü)
Bir sürpriz değildi elbette Bünyamin Gezer’in derbiye verilmesi. Hangi maçta girmişti gözüne “amirleri”nin Bünyamin Gezer? Bunu bilmiyoruz.
Bildiğimiz tek şey şu: Öyle bir maç yönetti ki Bünyamin Gezer ve sonrasında öyle bir açıklama yaptı ki… Üzerinden doğup batan tam beş kış güneşi geçmesine karşın, yaptıklarını ve söylediklerini konuşmaya süre yetmedi yine de.
Bunca çirkinliği ve kirliliği yetmezmiş gibi futbol dünyamızın, yaptığı açıklamayla bir o kadar daha kirletti beyinlerimizi ve ruhlarımızı Gezer. Ve maalesef üzerinden bin aydınlık yaz güneşi, bin dolunay beyazlığı geçse bile kapkara kalacak bazı vicdanlar ve hatıralar.
29 Ekim 1923: Ahmed’imi gören var mı?Perşembe, Ekim 29th, 2009
Falih Rıfkı Atay. Büyük savaşların birincisi patladığında henüz 20 yaşında idealist, kalemi kuvvetli bir İttihatçı’ydı Falih Rıfkı. O da her okumuş Osmanlı genci gibi askere yazıldı seferberlik ilan edildiğinde. Harbiye Mektebi’nde (bugün İstanbul Harbiye’deki Askeri Müze Binası) yedek subay (ihtiyat zabiti) eğitimi görürken Kudüs’teki 4. Ordu karargâhına tayin edildi, ordu komutanı Cemal Paşa’nın ısrarıyla.
Aynı zamanda Bahriye Nâzırı da (Denizcilik Bakanı) olan 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa iktidardaki İttihat Terakki’nin en etkili üç paşasından birisiydi, Enver ve Talât Paşalar’la birlikte. Cemal Paşa’nın özel kaleminde çalışırken Süveyş Kanalı’ndan Hicaz’a, Lübnan’dan Şam ve Halep’e kadar bütün Suriye Cephesi’ni gezdi, dolaştı komutanıyla birlikte.
Total futbol: Galatasaray’da çığlık çığlığa bir devrimCuma, Ekim 16th, 2009
30 Temmuz 1984. Jupp Derwall’in Galatasaray’da işbaşı yaptığı gün bu tarih yazıyordu Saatli Maarif Takvimi’nin yaprağında.
Elbette çok iyi biliyordu nereye geldiğini Derwall. Ya da bildiğini sanıyordu. Ama göreve başladıktan sonra, 11 yıldan bu yana profesyonel futbolda şampiyon olamayan bir camianın baskısını fazlasıyla hissetti Derwall omuzlarında.
İki temel misyonu vardı Derwall’in. Birisi günü kurtarmaya çalışmaktı, yani futbol takımını zirveye taşımak, şampiyon yapmak. İkinci misyonu ise başarıyı garantileyen bir sistem oluşturmaktı.
Nereye koşarlar tek gözü olanlar?Cuma, Ekim 9th, 2009
“İnsan evladının Ay’a ilk kez ayak bastığı ve son Amerikan askerinin Vietnam’ı terkettiği yıl, hayatları boyunca, doğup büyüdükleri evden 15 mil bile uzaklaşmamış kadınlar ve erkekler yaşıyordu İngiltere’nin bazı yerlerinde.” (1)
İşte bu paragrafla başlar Türkçe’ye “Köpekler” olarak çevrilen Gordon M. Williams’ın “Trencherlar’ın Çiftliği’nde Kuşatma” adlı kitabı.
Futbola da aşina olan İskoçyalı yazar Gordon M. Williams, şayet yaşamış olsaydı bugünlerde Türkiye’de. Ve de “Körler Ülkesinde Kuşatma” adlı bir kitap yazacak olsaydı, muhtemelen şöyle bir cümleyle başlardı eserine: “2006’da, Barcelona’yla Avrupa Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazanan Frank Rijkaard’ın Türkiye’ye ayak bastığı yıl, doğup büyüdükleri futbol kültüründen 15 milimetre ötesini bile bilmeyen futbol yorumcuları yaşıyordu İstanbul’da.” |