Fatiha niyetine: Vedat Okyar, burada. Metin Oktay, burada
Salı, Temmuz 21st, 2009
“… öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
öyle kısaydı ki adımların
şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
ölçülür ve denk düşerdi ancak
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
yok bir yanıtın nereye diyenlere
bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
o bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç…” (1)
Futbol, ne adam gibi oynayabildiğimiz, ne de adam gibi oynanırken gördüğümüz, ama tutkuyla bağlı olduğumuz büyülü bir şeydi çocukken biz. Oynayamamızın nedeni daha çok imkânsızlıklardı elbette. Paramızın, gücümüz yettiği toplar sür-gitsin, vur-gitsine uygun olmayan, küçük, çarık, balonumtrak şeylerdi; ele ayağa gelmeyen uçucu ve kaçıcı.
Futbolu adâbınca ve hevesince oynayamamamız takım tutmaya engel değildi elbette. Tuttuğumuz takımlar vardı, bir de kahramanlarımız. Cikletlerin içinden çıkardı o kahramanların fotoğrafları. Hepsinin kahraman olduğunu üstlerindeki formalardan anlardık bir, ellerini bellerine koyarak fotoğraf çektirmelerinden bir de.



