Archive for the ‘Galatasaray Futbol Analiz’ Category

Kasımpaşa maçının ardından: Köprüden önce son çıkış

Pazar, Şubat 28th, 2010

B_bf9f4e00553e1dab9ce09019a054f7d3

 

En kritik maçta, maçın en kritik anında kazanılan golle köprüden önceki son çıkışı yakaladı. İlk yarıda da güzel bir futbol oynamıştı Galatasaray. Bu kritik golden sonra da. Hattı hız rekoru kırdı. Şampiyon olur ya da olmaz, ama bu kulvara girdi artık Galatasaray.

Atlético Madrid maçının ardından: Plan hatası mı, proje hatası mı? (II)

Pazar, Şubat 28th, 2010

B_59641f4028468a3a647fbe2043bce6eb

 

Galatasaray’ın futbol karakterinde görülen bu değişimin nedenlerini (projeyi yani) incelemeyi sonraya öteleyerek Atlético rövanşının planına bir göz atalım hızlı hızlı. Nasıl bir maç planı yapmıştı Rijkaard turu geçmek için? Planlarını bozan unsurlar var mıydı ve varsa nelerdi bunlar? Planda doğrular nelerdi, yanlışlar neler?

(daha fazla…)

Atlético Madrid maçının ardından: Plan hatası mı, proje hatası mı? (I)

Cuma, Şubat 26th, 2010

B_280ffdde1374108e83c6b1760401273c

 

Kaldığımız yerden devam edelim. Galatasaray’ın Madrid göklerine astığı kırmızı bulutun yanına kendi mavisini ekleyen Atlético de Madrid oldu İstanbul’da. Tıpkı 37 yıl önce olduğu gibi. Bu aynı zamanda, Galatasaray’ın bu sezon Avrupa sahnesindeki son fotoğrafıydı da. Acı dolu, ama en çok da hüzünlü bir fotoğraf.

 

Dışına yaydığı duygulardan öte neyi gösterir bu fotoğraf? Neresinde durur futbolun coğrafyasında? 4-3-3’lerin, 4-6-0’ların dünyasındaki karşılığı nedir bu fotoğrafın?

 

Asıl devam edilmesi gereken yer de bu zaten. Başlayalım.

 

(daha fazla…)

Beşiktaş maçının ardından: Azizler ve insanlar

Pazar, Şubat 21st, 2010

B_9c196e43e0113990d2b5ef74da570969

 

Top çizgiyi geçti mi geçmedi mi Leo Franco’nun kurtardığı pozisyonda? Mehmet Topal’a yapılan penaltı mıydı? Abdülkadir Keita ve Barış Özbek kırmızı kart görmeliler miydi?

 

Bırakalım bunları Lig TV’nin ölçüm cihazı Piero’ya karşın hâlâ “bence top çizgiyi geçti” tartışması yapabilenler tartışsın televizyon kahvelerinde. Yaratıcılıkları “dos”u “fos” yapmakla, futbol ufukları ise “Elano Brezilya ulusal takımında nasıl oynuyor”u merak etmekle sınırlı kalem esnafıyla (namusuyla para kazananlar elbette dışında bu sözün) birlikte.

 

Bırakalım televizyon kahvelerinde başlayan bu gürültü, televizyonlu kahvelerin müdavimlerini de çemberin içine alarak bir güzel şişsin, büyüsün. 1966 Dünya Kupası finalindeki üçüncü İngiltere golüyle ilgili tüm geyikleri de kendine katarak gökyüzüne dek uzansın bu gürültü.

 

Bırakalım, kafalarında kurt (hayvan dostlarımız elbette dışında bu sözün) olduğu için ne oyunla, ne de oyuncularla aslında hiçbir samimi ilgileri bulunmayanlar tartışadursunlar bunları.

 

Biz futbol konuşalım. Sadece futbol. Yalnız futbol. Bilgisayar başında çay ya da kahve eşliğinde futbol.

(daha fazla…)

Atlético maçının ardından: Madrid göklerinde bir kırmızı bulut

Cuma, Şubat 19th, 2010

 B_5ec7c703158e896c7282b2dc0406ebba

Ne demişti İspanyolca’nın gökyüzlerine en çok adını yazdıran büyük şairi Pablo Neruda bir şiirinde? “Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim / Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu / Ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta…”

 

Geçen hafta sonu, Atlético de Madrid – FC Barcelona maçını izledikten sonra da benzer bir acının girdabına düşeceklerini düşündüler Galatasaraylılar. Bir hüzün çöktü üstlerine.

 

Oynamaya çalıştıkları futbolun bir tanrısı varsa eğer, tartışmasız o tanrı olan Barça’nın Atlético karşısında düştüğü  acizliğin hüznü. Kur’alar çekildikten sonra pek ciddiye almadıkları Atlético’nun bir maçla beraber nasıl bir futbol canavarına dönüştüğünü görmenin hüznü. Maça konsantre olduğu zaman rakibine nefes bile aldırmayan, müthiş bir fizik güce sahip bir takıma karşı oynayacak olmanın hüznü. İnanılmaz hızlı ve yerçekimini yok sayarcasına topla ani dönüşler yapan hücum oyuncularının neler yapabileceklerinden korkmanın hüznü.

 

Madrid’den bulutlanan o hüzün Antalya’ya da ulaştı elbette. Ama Galatasaray’ın kamp yaptığı yere girmedi, giremedi. Çünkü orada tâ en başından bu yana Madrid şehrinin kalbindeki Vicente Calderón’da oynamanın ne demek olduğunu iyi bilen birisi vardı. İspanya’da Barcelona’yla Madrid çekişmesinin ne olduğu iyi anlayan biri. Vicente Calderón’da asla kaybetmek istemeyen birisi; Frank Rijkaard.

(daha fazla…)

Antalyaspor maçının ardından: Bir iyi, bir çirkin, bir kötü ve gelecek

Perşembe, Şubat 11th, 2010

B_ca5fa4291a0e685ab9af188f5d9451b1

 

Sadece birkaç not.

 

  1. Önemli bazı ipuçları içerse de 3-2’lik Antalyaspor maçı üzerinden Atletico Madrid karşılaşmasını değerlendirmek hatalı sonuçlara yol açabilir. Birkaç nedenden.

 

  1. Her şeyden önce dengesiz bir maç izledik dün. Tansiyon anlamında dengesiz. Tempo açısından dengesiz. Skor açısından dengesiz. Hakem ve Antalyasporlu oyuncuların futbola bakış açıları bakımından dengesiz. (Muhtemelen Galatasaraylılar, en çok kaptanlığını Ömer Çatkıç gibi bir figürün üstlendiği bir takıma elenmiş olmalarına üzüldüler. Hele ki bu figürün, Bünyamin Gezer gibi bir karakterle bütünleşip hemhâl olduğu bir maçta. Yani? “İyi”nin Galatasaray olduğu bir filmdi dünkü, “iyi, kötü ve çirkin” adlı.)
  2. Bu dengesizliğe elenme tehdidi de eklenince klasik oyun şablonunun tamamen dışına çıkan bir Galatasaray izledik zaman zaman. (Mesela Rijkaard’ın maçın son dakikalarında üçlü defansa dönüp Servet Çetin’i ileride “pasör” olarak kullanması gibi.)
  3. Kayserispor karşısında zaaf olarak görünen ceza sahasına yüksek top indirme hastalığı Antalyaspor maçında da devam etti bir şekilde. Elenme tehdidinin tetiklediği bu oyun yapısı tam 36 tane yüksek top üretti dünkü maçta.

(daha fazla…)

Kayserispor maçının ardından: Bir tavşan niçin korkar?

Pazar, Şubat 7th, 2010

B_002df9dd960851ac5aae84087ff50343

 

Bir panik içinde başladı maça Galatasaray. Üç nedenden.

 

Paniğin ilk nedeni, bir haftadan beri, Denizlispor maçından bu yana neredeyse tek ciddi antrenman yapmamış olmasıydı. Oysaki Kayserispor bir haftadan beri bu maça hazırlanıyordu, yönetimiyle, taraftarıyla, futbolcusuyla. Bu, ciddi manada ürküttü Galatasaray’ı. Bu duygu maça çıkmadan sinmişti futbolcuların üstlerinde.

 

İkincisi, sakatlıklardan ve hastalıklardan neredeyse son 15 maçtır ayrı bir defans kurgusuyla maçlara çıkan Galatasaray’ın bu geleneği bozmamasıydı aslında. Yeni transfer Neill Lucas’ın sol, Emre Güngör’ün de sağ stoperde oynaması ciddi bir soru işaretiydi, ama sonra görüldü ki defansif olarak en doğru kurguyla sahadaymış Galatasaray. Özellikle de 2008’deki formuna dönen Emre Güngör ve gözlerinin ışıltısından bile “ben liderim” duygusu yayılan Lucas Neill hatasız tamamladılar maçı. Ancak yine de oyunun başında sahaya ilk kez bu defans yapılanmasıyla çıkmanın tedirginliği vardı Galatasaraylılar’da.

 

Üçüncüsü. Denizlispor ve Antalyaspor maçlarından sonra belli ki bir özgüven bunalımına girmiş Galatasaraylı futbolcular. Maçın ilk bölümünde bu nedenle neredeyse dört pas üst üste yapamadılar. Özellikle de final seçimlerinde hep yanlış şıkları buldular yanıtların içinden.

 

Esasında bu ilk bölümde Galatasaray’ın bu zaafından yararlanabilmiş olsa Kayserispor, bugün, geçen sezon Michael Skibbe için neleri duymuşsak, onları işitiyor olacaktık Frank Rijkaard hakkında. Ama Kayserispor esnek bir takım olmadığı için, biraz bastırır görünse de gol pozisyonu bile üretemeden harcadı bu zaman dilimini. Aslında harcadıkları maçın kendisiydi, bunu daha sonra anladı Kayserisporlular, ama elden bir şey gelmezdi artık.

 

(daha fazla…)

Denizlispor maçının ardından: Generallerin gecesi

Pazar, Ocak 31st, 2010

 

B_9d00335c37e6b045b812da246a13b27b

Bir haftada biraz geriye gitti Galatasaray. Hem taktik disiplin anlamında, hem de form.

Bir kaos futbolu oynamıyor Galatasaray ama oyunu üçüncü bölgede oynamak ve tutmak adına bir kaos hüküm sürüyor takımda.

Yine de sakatlıklar ve eksikliklerin olduğu ve rakibin ligde kalmak yolunda umutlanabilmek için bir anlamda varını yoğunu ortaya koyduğu bir haftada üç puan önemli. Üstelik tüm rakipler kazanmışken. MŞ

Dos Santos ve Nonda’nın ardından: İkinci çocuk ve asıl çocuk

Cuma, Ocak 29th, 2010

B_5dd10919facbf4e67cfb89a0350d1a87

 

Çok değil, tam iki yıl önce Galatasaray’ın yabancıları aynen şöyleydi: Rigobert Song, Ismael Bouzid, Tobias Linderoth, Lincoln, Ahmed Barusso, Marcelo Carrusca, Shabani Nonda.

 

Yanyana yazınca daha iyi anlaşılıyor aradaki büyük fark iki yıl sonraki yabancılarla: Leo Franco, Lucas Neill, Elano, Dos Santos, Jô, Abdülkadir Keita, Harry Kewell, Milan Baros.

 

(daha fazla…)

Son iki maçın ardından: İkinci çocuk, asıl çocuk

Pazar, Ocak 24th, 2010

 

7538__342-gio

 

Dos Santos transferi üzerinden okumak gerek Galatasaray’ın son iki maçını ve 4-4-1-1’ini. Şundan. Gaziantepspor maçında Arda Turan, Ankaragücü karşılaşmasında da Emre Çolak’ın santrfor arkası forvette aksaması susturdu Galatasaray’ın kanat ataklarını.

 

G. Antepspor maçında Arda Turan’ın fizik ve mantal olarak sahada olmaması nedeniyle kanatları çalıştırmak bireysel performansa bağlı kalmıştı bir şekilde. Caner Erkin’in üstün performansı sayesinde sol kanat bir şekilde işledi Gaziantepspor maçında. Ama Arda Turan’ın neredeyse hiç yardıma gelmediği sağ kanat, Barış Özbek’le Uğur Uçar’a omuzlarına kalınca bir türlü havalanamadı Galatasaray. (Bakınız Arda Turan’ın maç boyunca sol kanat oyuncularına 13 isabetli pas atarken bu sayının sağ kanat oyuncuları ve santrfor için 11’de kalması.) Esasında Shabani Nonda’nın verimsizliğini de buralarda aramak lazım biraz. Yani hem sağ kanadın, hem de göbeğin işlememesi de başarısız gösterdi Nonda’yı. (Yine de Galatasaray’ın girdiği altı pozisyonun yarısında imzası vardı Nonda’nın Gaziantepspor maçında.)

 

Geliyoruz Ankaragücü maçına. Başlarda oynamaya iştahlı görünen Emre Çolak, rakibin sert oyunundan sinince dengesini kaybetti Galatasaray. Solda oynayan Uğur Uçar – Ayhan Akman ikilisi Hakan Balta – Caner Erkin ikilisini aratınca da, ileri bile gidemez oldu neredeyse. Böylece kanatlar ve merkez işlemediği için Nonda ve Jô sıfır gol pozisyonlarıyla tamamlamış oldular maçı.

 

Santrfor arkasının önemi

 

Çıkarsama. Demek ki santrforun arkasında oynayan futbolcu çok önemli bir misyona sahip 4-4-1-1’de. Temel görevi, kanatlar durmuş olsa bile ne yapıp edip sistemi çalıştırmak santfor arkasının. Elbette bunun tersi de geçerli. Yani forvet arkası dursa dahi, kanatların işlemesi durumunda sistemin çalışmasını sürdüreceği gerçeği.

 

Ve de cennet senaryosu. Galatasaray’da hem kanatlar, hem de santrfor arkası işlerse… Yani çeşitli dizilişlere göre kanatlarda oynayan özellikle Caner Erkin  ve Keita, santrfor arkasında oynayan Dos Santos veya Arda Turan iyi bir futbol tuttururlarsa o gün korkmak gerek Galatasaray’dan. Hele bir de önlerinde hamlığını atmış Jô varsa. Seri ve atak. İşte o zaman bir reklam gerçek olur: “Gündüz vejeteryan, gece Bacardi!”

 

Bunu akılda tutarak başka bir diziliş üzerinden, 4-3-3 büyüteciyle bakalım bir de aynı fotoya.

 

Kritik soru

 

Burada kritik bir eşik var. O da şu. 4-3-3’ü nasıl bir orta saha yapılanmasıyla oynayacak Galatasaray? 1 + 2 mi, yoksa 2 + 1’le mi? Yani Mehmet Topal veya Mustafa Sarp ve çapraz önünde de Dos Santos (Elano) ve Arda Turan mı? Yoksa, geride Mustafa Sarp ve Elano yanyana, önlerinde de Dos Santos veya Arda Turan mı?

 

Bu eşik şundan kritik. Kabul etmek gerekir ki her ne kadar fantastik bir futbolcu da olsa Keita, gerek gol vuruşu, gerekse de golü hissetme bakımından bir Harry Kewell değil asla. Bu açıdan solda pişirilen ataklarda sağ kanadı (Keita’yı yani) son vuruş ustası olarak konumlandırmak fazla gerçekçi değil.

 

Aynı bakış açısıyla hem Dos Santos hem de Caner Erkin’in Kewell kalibresinde olmadığını da söylemek gerek, gerçekçi olmak adına. Dolayısıyla Keita-Sabri Sarıoğlu ikilisinin sürükleyeceği ataklarda sol kanat forvetlerinin santrforu yedeklemesi bir Kewell düzeyinde gerçekleşmeyecek ikinci yarıda. (Bakınız Kewell’un ilk yarıda toplam 14 gol atarak kariyer rekorunu kırma noktasına gelmesi.)

 

Ne anlama geliyor bu? 4-4-1-1 oynamakla orta sahası 2+1 formasyonuna sahip 4-3-3 arasında rakip ceza sahasında bulundurulan futbolcu sayısı açısından bir fark yok. Her ikisinde de topu kullanan oyuncu dışında üç futbolcu daha atabiliyor Galatasaray rakip ceza sahasına kuramsal planda. Rakip ceza sahasında bir fazla oyuncu atmanın yolu, 1+2 formasyonlu orta sahayla oynamak geçiyor, elbette yine kuramsal planda. Yani 4-3-3 oynayacaksa, orta sahada 1+2 formasyonuyla sahaya çıkması gerekiyor Galatasaray’ın 4-4-1-1’e oranda hücumda daha etkin olmak için.

 

Elano ve savunma kurgusu

 

Bunun da iki anlamı var. İlki Elano’dan tam anlamıyla verim alamamak, ikincisi de savunma kurgusunda biraz yumuşak kalmak. Oysa ki 4-4-1-1’de hem Elano’dan verim almak, hem de takım savunmasında daha güçlü olmak mümkün.

 

Demek ki Caner Erkin, Dos Santos, Elano, Mustafa Sarp, Mehmet Topal, Arda Turan, Keita, Jô ve Nonda’dan altısı sahada olacak dönüşümlü olarak. Ama bu 10 isim içinde iki tanesi, Arda Turan ve Dos Santos inanılmaz önemli, kanatlar durduğunda sistemin işlemesi açısından. Dos Santos transferi bu yüzden yaşamsal işte, ve bu transfer sayesinde Galatasaray çok önemli bir pozisyonda çok etkili bir alternatife kavuşmuş oldu.

 

Bir de tabi tersinden okumak mümkün bu transferi. Ne demişti Alfred Adler, “ikinci çocuk ilk çocuğun tahtından olmasıdır.” Bu açıdan Arda Turan’ı önemli bir sınav bekliyor önümüzdeki dönemde. Galatasaray’ın geleceğini, bu meseleye Rijkaard’ın nasıl yaklaştığı ve bu kapsamda çıkan pürüzleri nasıl yönettiği belirleyecek kuşkusuz.