Archive for the ‘TSL’ Category
Pazartesi, Mart 15th, 2010

Ne demişti büyük usta bir şiirinde.
“İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe.”
Sadece yaşadığı yere değil. İnsan her şeye benzer. Okuduğu kitaba. Dinlediği müziğe benzer. Okşadığı kediye, tuttuğu takıma benzer. Sevdiği insana, elinden tuttuğu çocuğa benzer. En çok da ona.
Frank Usta neye benzer peki? Surinamlı atalarına benzer. Doğup büyüdüğü lalelere. Yetiştiği Ajax’a benzer. İlk hocaları Johan Cruijff’a, “general” Michels’e. Ardından Arego Sacchi’ye benzer. Yeşilin üzerindeki portakala, Katulunya’nın sarı-kırmızı bayrağına benzer. Türkiye’ye, şu an üzerinde yaşadığı topraklara benzer. En çok da ona.
Bu topraklar ona benzemez ama. En çok da ona.
Çünkü bu topraklarda futbolun cenneti İtalya’dır. Orada olduğu gibi muazzam bir defans futbolu oynanır Türkiye’de. Daha doğrusu oraya benzemek ister Türkiye. Ama toplu halde oynamak nadir durumlar dışında bir hayal olduğu için bir türlü becerilemez bu. Becerilemediği için de İtalya’nın organizasyonu değil sertliğini görürüz bu topraklarda. En çok da onu.
(daha fazla…)
Tags: Clausewitz, Galatasaray, hücum, Jô, Keita, Rijkaard, savunma oyunu, strateji oyunu Posted in Futbol, Futbol Analiz, Galatasaray, Galatasaray Futbol Analiz, Galatasaray Maç Yazısı, TSL | 48 Comments »
Add this post to Del.icio.us - Digg
Pazartesi, Mart 8th, 2010

Klasik bir yazı olmayacak bu. Hatta bir yazı bile olmayacak. Sadece düşünceler diyelim. Bir de hisler.
Yenilgiye bazı nedenler yol açtığı ileri sürülebilir bu maça ilişkin. Başta, top dolaştırmaya pek uygun olmayan saha. İkincisi, ulusal maçlar nedeniyle değişik konsantrasyonlar yaşamış futbolcuların bu maçın havasına girememesi. Üçüncüsü ilk Eskişehirspor golünde hakemin kritik hatası. Dördüncüsü, skor avantajını elde ettikten sonra Eskişehirspor’un cansiparane savunması. Belki birkaç tane daha.
Ama hiçbir şey bu maçtaki skoru haklı çıkarmıyor, çıkarmamalı. Tek bir gerçek var. O da şu: Galatasaray, Galatasaray gibi oynamadığı için yenildi ve asıl tartışılması gereken de bu.
Ne demek Galatasaray gibi oynamamak, ya da oynamak? İki açılımı var bunun. İlki hücum anlamında bildiğimiz klasik pasa dayalı oyunun oynanmaması. Galatasaray ısrarla yüksek ve uzun top oynadı hücuma çıkarken. Pası ise genelde zorda kalınınca geriye doğru oynanan bir futbol enstrümanı gibi kabul etti. Metazori bir şey yani. Ki ilk yarı tek bir pozisyonu bile olmayan Eskişehirspor’un soyunma odasına önde girmesinin nedeni de böylesi metazori bir pastı. O pas, voleybolda ortaya düşen top benzeri iki Galatasaraylı futbolcunun arasında kalınca bunu gol olarak gördü Galatasaray kendi kalesinde.
Galatasaray sanki pivot santrfora kavuşmanın sevinciyle her seferinde ısrarla yüksek ve uzun topla ileri çıkmaya çalıştı. Bu da her anlamda bir kum saatini andıran bir takım çıkardı ortaya: Defansta kalanlar, bir de ileride kalanlar. Kasımpaşa maçında Giovani Dos Santos’un yaptığı şeyi (rakibi ortadan driblingle delmek) Ayhan Akman beceremeyince sadece Caner Erkin üzerinden akmaya çalışan bir takım seyrettik bütün maç boyunca.
Bu kapsamda ileride görev yapan forvet hattının rakibin dengesini bir kere dışında (Elano’nun Jô’ya verdiği gol pası) bozamaması da, Galatasaray’ın etkisizliği adına söylenmesi gereken önemli bir detay.
Galatasaray gibi oynayamamanın ikinci açılımı Galatasaray ruhunun sahada olmaması elbette. Bu işten sorumlu üç kişi var Galatasaray’da. İlki Arda Turan tabi. İkincisi Ayhan Akman, üçüncüsü de Sabri Sarıoğlu.
Artık bunu söylemenin zamanı geldi. Galatasaray Arda Turan’ın ruhunun sahada olmadığı hiçbir maçı kazanamadı bu sezon. (Bunun tek istisnası ilk yarıdaki Beşiktaş maçıydı, ancak o maçta da Frank Rijkaard ilk saat dolmadan kenara almıştı Arda Turan’ı.)
Eskişehirspor maçında Rijkaard daha değişik bir şey yaptı. Kaptan’ı kenara almak yerine Arda Turan’ı maça ısındırmak için Emre Çolak’ı dahil etti oyuna. Ancak bu da kâr etmedi. Hatta daha kötü bir şey oldu. Abdülkadir Keita’nın yerine sağda oynamaya başlayan Dos Santos üzerinden oynanması gerekirken takım, o koridora top iletilemedi bile.
Sonrası bildik hikâye. Uzun ve yüksek topla yalancı bir baskı.
Galatasaray Eskişehirspor’a yenildi. Maçtan önce Rıza Çalımbay’ın yaptığı dua yerine geldi. Ama bu yenilginin sırrını galiba sadece iki kişi biliyor. Birisi Arda Turan, diğeri ise Rijkaard.
Pazar, Şubat 28th, 2010

En kritik maçta, maçın en kritik anında kazanılan golle köprüden önceki son çıkışı yakaladı. İlk yarıda da güzel bir futbol oynamıştı Galatasaray. Bu kritik golden sonra da. Hattı hız rekoru kırdı. Şampiyon olur ya da olmaz, ama bu kulvara girdi artık Galatasaray.
Tags: Atletico Madrid, Frank Rijkaard, Galatasaray, Giovani Dos Santos, Jô, Kasımpaşa, pas futbolu, Yılmaz Vura Posted in Futbol, Futbol Analiz, Galatasaray, Galatasaray Futbol Analiz, Galatasaray Maç Yazısı, TSL | 68 Comments »
Add this post to Del.icio.us - Digg
Pazar, Şubat 21st, 2010

Top çizgiyi geçti mi geçmedi mi Leo Franco’nun kurtardığı pozisyonda? Mehmet Topal’a yapılan penaltı mıydı? Abdülkadir Keita ve Barış Özbek kırmızı kart görmeliler miydi?
Bırakalım bunları Lig TV’nin ölçüm cihazı Piero’ya karşın hâlâ “bence top çizgiyi geçti” tartışması yapabilenler tartışsın televizyon kahvelerinde. Yaratıcılıkları “dos”u “fos” yapmakla, futbol ufukları ise “Elano Brezilya ulusal takımında nasıl oynuyor”u merak etmekle sınırlı kalem esnafıyla (namusuyla para kazananlar elbette dışında bu sözün) birlikte.
Bırakalım televizyon kahvelerinde başlayan bu gürültü, televizyonlu kahvelerin müdavimlerini de çemberin içine alarak bir güzel şişsin, büyüsün. 1966 Dünya Kupası finalindeki üçüncü İngiltere golüyle ilgili tüm geyikleri de kendine katarak gökyüzüne dek uzansın bu gürültü.
Bırakalım, kafalarında kurt (hayvan dostlarımız elbette dışında bu sözün) olduğu için ne oyunla, ne de oyuncularla aslında hiçbir samimi ilgileri bulunmayanlar tartışadursunlar bunları.
Biz futbol konuşalım. Sadece futbol. Yalnız futbol. Bilgisayar başında çay ya da kahve eşliğinde futbol.
(daha fazla…)
Pazartesi, Şubat 15th, 2010

Oynamadan öyle mi?
Oynamadan değil, unutmadan olmalıydı halbuki.
Neyi unutmadan? Neyi unutmamalıyız?
Ankaraspor’u oynayarak yenen tek takımın Galatasaray olduğunu ilk olarak. Hem de deplasmanda. Önce bu.
Ardından da ligimizin bu haftaki sonuçlarını. Yazalım Galatasaray’ı en yakından ilgilendirenleri peşpeşe.
Gaziantepspor – Beşiktaş: 2-0
Denizlispor – Kayserispor: 1-0
Manisaspor – Fenerbahçe: 2-2
Bursaspor – Trabzonspor: 1-1
Galatasaray bu sonuçlardan sonra lider oldu. Yani sadece oynamadan değil, (çünkü Galatasaray hariç herkes oynamadan kazanmıştı düne kadar, bundan sonra da kazanmaya devam edecekler) diğerleri puan kaybettiği için.
İşte bunun matematik sağlaması.
21’inci haftaya girerken Galatasaray’ın rakipleri arasındaki toplam puan farkı 19’du. (Açılımı şöyle: Fenerbahçe’yle eksi 1 puan, Bursaspor ve Kayserispor’la 4’er puan, Beşiktaş’la 5 ve Trabzonspor’la da 7 puan.)
Bugün itibariyle Galatasaray’la rakipleri arasındaki puan farkı ise 31. Açılımı şöyle bu 31 puanın: Fenerbahçe’yle 1, Bursaspor’la 6, Kayserispor’la 7, Beşiktaş’la 8 puan, Trabzonspor’la 9 puan.
Evet Galatasaray oynamadan kazandı, ama kazandığı puan sayısı sadece üç aslında. Aradaki puan farkı 19’dan 31’lere çıkıyorsa, bu sadece Galatasaray oynamadığı için olmadı. Diğerleri oynadığı ve kazanamadığı için de oldu. Unutulmaması gereken de bu işte.
Matematik herkese lazım.
ps1: Yazı Bursaspor-Trabzonspor maçından sonra edit edildi.
ps2: Bursaspor ve Beşiktaş’ın birer maçları eksik. Her iki takım da bu maçlarını alırlarsa aradaki puan farkı 31′den 15′e inecek.
Pazar, Şubat 7th, 2010

Bir panik içinde başladı maça Galatasaray. Üç nedenden.
Paniğin ilk nedeni, bir haftadan beri, Denizlispor maçından bu yana neredeyse tek ciddi antrenman yapmamış olmasıydı. Oysaki Kayserispor bir haftadan beri bu maça hazırlanıyordu, yönetimiyle, taraftarıyla, futbolcusuyla. Bu, ciddi manada ürküttü Galatasaray’ı. Bu duygu maça çıkmadan sinmişti futbolcuların üstlerinde.
İkincisi, sakatlıklardan ve hastalıklardan neredeyse son 15 maçtır ayrı bir defans kurgusuyla maçlara çıkan Galatasaray’ın bu geleneği bozmamasıydı aslında. Yeni transfer Neill Lucas’ın sol, Emre Güngör’ün de sağ stoperde oynaması ciddi bir soru işaretiydi, ama sonra görüldü ki defansif olarak en doğru kurguyla sahadaymış Galatasaray. Özellikle de 2008’deki formuna dönen Emre Güngör ve gözlerinin ışıltısından bile “ben liderim” duygusu yayılan Lucas Neill hatasız tamamladılar maçı. Ancak yine de oyunun başında sahaya ilk kez bu defans yapılanmasıyla çıkmanın tedirginliği vardı Galatasaraylılar’da.
Üçüncüsü. Denizlispor ve Antalyaspor maçlarından sonra belli ki bir özgüven bunalımına girmiş Galatasaraylı futbolcular. Maçın ilk bölümünde bu nedenle neredeyse dört pas üst üste yapamadılar. Özellikle de final seçimlerinde hep yanlış şıkları buldular yanıtların içinden.
Esasında bu ilk bölümde Galatasaray’ın bu zaafından yararlanabilmiş olsa Kayserispor, bugün, geçen sezon Michael Skibbe için neleri duymuşsak, onları işitiyor olacaktık Frank Rijkaard hakkında. Ama Kayserispor esnek bir takım olmadığı için, biraz bastırır görünse de gol pozisyonu bile üretemeden harcadı bu zaman dilimini. Aslında harcadıkları maçın kendisiydi, bunu daha sonra anladı Kayserisporlular, ama elden bir şey gelmezdi artık.
(daha fazla…)
Pazar, Ocak 31st, 2010

Bir haftada biraz geriye gitti Galatasaray. Hem taktik disiplin anlamında, hem de form.
Bir kaos futbolu oynamıyor Galatasaray ama oyunu üçüncü bölgede oynamak ve tutmak adına bir kaos hüküm sürüyor takımda.
Yine de sakatlıklar ve eksikliklerin olduğu ve rakibin ligde kalmak yolunda umutlanabilmek için bir anlamda varını yoğunu ortaya koyduğu bir haftada üç puan önemli. Üstelik tüm rakipler kazanmışken. MŞ
Pazar, Ocak 24th, 2010

Dos Santos transferi üzerinden okumak gerek Galatasaray’ın son iki maçını ve 4-4-1-1’ini. Şundan. Gaziantepspor maçında Arda Turan, Ankaragücü karşılaşmasında da Emre Çolak’ın santrfor arkası forvette aksaması susturdu Galatasaray’ın kanat ataklarını.
G. Antepspor maçında Arda Turan’ın fizik ve mantal olarak sahada olmaması nedeniyle kanatları çalıştırmak bireysel performansa bağlı kalmıştı bir şekilde. Caner Erkin’in üstün performansı sayesinde sol kanat bir şekilde işledi Gaziantepspor maçında. Ama Arda Turan’ın neredeyse hiç yardıma gelmediği sağ kanat, Barış Özbek’le Uğur Uçar’a omuzlarına kalınca bir türlü havalanamadı Galatasaray. (Bakınız Arda Turan’ın maç boyunca sol kanat oyuncularına 13 isabetli pas atarken bu sayının sağ kanat oyuncuları ve santrfor için 11’de kalması.) Esasında Shabani Nonda’nın verimsizliğini de buralarda aramak lazım biraz. Yani hem sağ kanadın, hem de göbeğin işlememesi de başarısız gösterdi Nonda’yı. (Yine de Galatasaray’ın girdiği altı pozisyonun yarısında imzası vardı Nonda’nın Gaziantepspor maçında.)
Geliyoruz Ankaragücü maçına. Başlarda oynamaya iştahlı görünen Emre Çolak, rakibin sert oyunundan sinince dengesini kaybetti Galatasaray. Solda oynayan Uğur Uçar – Ayhan Akman ikilisi Hakan Balta – Caner Erkin ikilisini aratınca da, ileri bile gidemez oldu neredeyse. Böylece kanatlar ve merkez işlemediği için Nonda ve Jô sıfır gol pozisyonlarıyla tamamlamış oldular maçı.
Santrfor arkasının önemi
Çıkarsama. Demek ki santrforun arkasında oynayan futbolcu çok önemli bir misyona sahip 4-4-1-1’de. Temel görevi, kanatlar durmuş olsa bile ne yapıp edip sistemi çalıştırmak santfor arkasının. Elbette bunun tersi de geçerli. Yani forvet arkası dursa dahi, kanatların işlemesi durumunda sistemin çalışmasını sürdüreceği gerçeği.
Ve de cennet senaryosu. Galatasaray’da hem kanatlar, hem de santrfor arkası işlerse… Yani çeşitli dizilişlere göre kanatlarda oynayan özellikle Caner Erkin ve Keita, santrfor arkasında oynayan Dos Santos veya Arda Turan iyi bir futbol tuttururlarsa o gün korkmak gerek Galatasaray’dan. Hele bir de önlerinde hamlığını atmış Jô varsa. Seri ve atak. İşte o zaman bir reklam gerçek olur: “Gündüz vejeteryan, gece Bacardi!”
Bunu akılda tutarak başka bir diziliş üzerinden, 4-3-3 büyüteciyle bakalım bir de aynı fotoya.
Kritik soru
Burada kritik bir eşik var. O da şu. 4-3-3’ü nasıl bir orta saha yapılanmasıyla oynayacak Galatasaray? 1 + 2 mi, yoksa 2 + 1’le mi? Yani Mehmet Topal veya Mustafa Sarp ve çapraz önünde de Dos Santos (Elano) ve Arda Turan mı? Yoksa, geride Mustafa Sarp ve Elano yanyana, önlerinde de Dos Santos veya Arda Turan mı?
Bu eşik şundan kritik. Kabul etmek gerekir ki her ne kadar fantastik bir futbolcu da olsa Keita, gerek gol vuruşu, gerekse de golü hissetme bakımından bir Harry Kewell değil asla. Bu açıdan solda pişirilen ataklarda sağ kanadı (Keita’yı yani) son vuruş ustası olarak konumlandırmak fazla gerçekçi değil.
Aynı bakış açısıyla hem Dos Santos hem de Caner Erkin’in Kewell kalibresinde olmadığını da söylemek gerek, gerçekçi olmak adına. Dolayısıyla Keita-Sabri Sarıoğlu ikilisinin sürükleyeceği ataklarda sol kanat forvetlerinin santrforu yedeklemesi bir Kewell düzeyinde gerçekleşmeyecek ikinci yarıda. (Bakınız Kewell’un ilk yarıda toplam 14 gol atarak kariyer rekorunu kırma noktasına gelmesi.)
Ne anlama geliyor bu? 4-4-1-1 oynamakla orta sahası 2+1 formasyonuna sahip 4-3-3 arasında rakip ceza sahasında bulundurulan futbolcu sayısı açısından bir fark yok. Her ikisinde de topu kullanan oyuncu dışında üç futbolcu daha atabiliyor Galatasaray rakip ceza sahasına kuramsal planda. Rakip ceza sahasında bir fazla oyuncu atmanın yolu, 1+2 formasyonlu orta sahayla oynamak geçiyor, elbette yine kuramsal planda. Yani 4-3-3 oynayacaksa, orta sahada 1+2 formasyonuyla sahaya çıkması gerekiyor Galatasaray’ın 4-4-1-1’e oranda hücumda daha etkin olmak için.
Elano ve savunma kurgusu
Bunun da iki anlamı var. İlki Elano’dan tam anlamıyla verim alamamak, ikincisi de savunma kurgusunda biraz yumuşak kalmak. Oysa ki 4-4-1-1’de hem Elano’dan verim almak, hem de takım savunmasında daha güçlü olmak mümkün.
Demek ki Caner Erkin, Dos Santos, Elano, Mustafa Sarp, Mehmet Topal, Arda Turan, Keita, Jô ve Nonda’dan altısı sahada olacak dönüşümlü olarak. Ama bu 10 isim içinde iki tanesi, Arda Turan ve Dos Santos inanılmaz önemli, kanatlar durduğunda sistemin işlemesi açısından. Dos Santos transferi bu yüzden yaşamsal işte, ve bu transfer sayesinde Galatasaray çok önemli bir pozisyonda çok etkili bir alternatife kavuşmuş oldu.
Bir de tabi tersinden okumak mümkün bu transferi. Ne demişti Alfred Adler, “ikinci çocuk ilk çocuğun tahtından olmasıdır.” Bu açıdan Arda Turan’ı önemli bir sınav bekliyor önümüzdeki dönemde. Galatasaray’ın geleceğini, bu meseleye Rijkaard’ın nasıl yaklaştığı ve bu kapsamda çıkan pürüzleri nasıl yönettiği belirleyecek kuşkusuz.
Cumartesi, Aralık 19th, 2009

Bir samurai. Samurainin karısı. Bir haydut. Ve bir oduncu. Bu dört kişi arasında geçer öykü. Önce samurainin karısına tecavüz eder haydut. Ardından da samuraiyi öldürür.
Aslında yaşanan olay tek olmasına karşın öldürülen samurai (samurainin tanıklığı bir medyum aracılığıyla elde edilir), samurainin karısı, haydut ve oduncu dört ayrı öykü anlatır bize. Böylece tereddütte kalırız, hakikat hangisi diye.
Adını Japonya’nın eski başkenti Kyoto’nun görkemli kapısından alan Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın kült filmi “Rashomon”un öyküsü böyledir işte. Çekilmesinin üzerinden 59 tane yıl geçmesine karşın her dem taze olan filmde hakikatin ne olduğu sorgulanır aslında.
Kurosawa kesin bir yanıt verir bu soruya: “Hakikat gökyüzüyle yeryüzü arasında bir yerlerdedir.” (Gökyüzü. Çünkü öldürülen Samurai bir medyum aracılığıyla tanıklık yaparken cennettedir. Yeryüzü. Çünkü ihtirasların, yalanların, erdemlerin, ülkülerin, çirkinliklerin, güzel olanın; kısaca insan evladına ait her şeyin yanyana bulunduğu, mutlak olmayanın cennetidir yeryüzü.)
Bir maç oynandı geçen gece Galatasaray’la Gençlerbirliği arasında. Rashomon misali, gökyüzünden de bir şeyler vardı o maçta, yeryüzünden de. Bazı kavramları gökyüzü-yeryüzü ekseninde ele alarak başlayalım analize. İlk kavramımız da basitlik olsun.
(daha fazla…)
Cuma, Aralık 11th, 2009

Biz burada Galatasaray’ın oynadığı sistemin 4-2-3-1 veya 4-2-4 olduğunu iddia ederek şişireduralım insanların başını. Ya da Abdülkadir Keita hiç oynatılmaz mı tartışmaları üzerinden Frank Rijkaard’ı idam sehpasına itmeye çalışalım biraz daha. Ya da “Elano top toplayıcı olur” diye şişineduralım büyük bir gururla televizyonlarda.
Futbolun yaşayan en büyük ustası gelip yetişmesinde büyük emeği bulunan Rijkaard’la ilgili en önemli şeyleri söyledi duymasını bilen kulaklara.
“Açıkçası Galatasaray’la anlaştığında beni şaşırtmıştı” dedi bu büyük usta. Ardından da ekledi: “Yanlış anlamayın, Türkiye’ye para için gittiğine inanmıyorum. Emin olun Frank, banka hesabını Milan’da forma giyerken iyice kabarttı! Galatasaray seçimini başka bir şeyler kanıtlamak için yapmıştır… Frank, çok iyi bir teknik adam olduğunu zaten Barcelona’da kanıtladı. İyi de bir insan. Çok şey biliyor. En sevdiğim özelliği, kazanmak ona yetmiyor. Kazanmaktan daha fazlasını istiyor. Bence Galatasaraylılar onunla gurur duymalı.”
Rijkaard’la ilgili bu şifreleri veren futbolun yaşayan en büyük ustasının adı Johan Cruijff. Total futbol diye bir şey varsa onu mümkün kılan en önemli futbol insanlarından birisiydi futbolculuk ve teknik direktörlük günlerinde. Bugün ise total ve total olmayan futbolun yaşayan en büyük efsanelerinden birisi.
(daha fazla…)
|
|