Archive for the ‘Türkiye Futbol Tarihi’ Category

İslam Çupi’nin kaleminden Metin Oktay’ın golleri: Ağları yırtan gol

Pazar, Ocak 31st, 2010

ID=oDcd_x2B_EGq9zoPvaw_x2B_0UKECol0TxrCCVFyDfmQXnPQn08_x3D_

 

İslam Çupi. Herkes onu kimselerin aklına gelmeyen benzetmeleriyle bilir. Hâlâ milat kabul edilen yazılarıyla bilir bir de. Fenerbahçeliliğiyle bilinir de, kimseler hatırlamaz onun da yolunun Galatasaray Lisesi’yle kesiştiğini.

 

Tıpkı Fenerbahçe’nin alamet-i fârikası “kanarya”nın mucidi Cihat Arman. Fenerbahçe’nin Mütarake Dönemi’nde halkın en sevdiği takım olmasının stratejisini kuran ve uygulayan Ali Naci Karacan. Fahri hamiliğini üstlenmesine karşın tarihin yeniden yazılması sonucunda bir anda Fenerbahçe başkanları arasında adı geçen şehzade Ömer Faruk. Ya da “bu son günlerde kanım biraz Fenerliler’e kaynıyor gibi” diye yazan Nazım Hikmet gibi… İslam Çupi’nin de ömrünün bir bölümü Galatasaray Lisesi’nde geçti.

 

Samimi ve kararlı bir Fenerbahçeli’ydi İslam Çupi, bu yüzden tuttuğu takımın dergisini daha rahat ortamlarda okumak için ayrıldı Mektep’ten. (Çünkü tuvaletlerde gizli gizli okuduğu için Fenerbahçe dergisini, idarede “komünist mi acaba” sorusu doğurmuştu 589 İslam.)

 

Sonra yolu eski adıyla Vefa Sultanisi’ne düştü Çupi’nin. Ardından da gazeteciliğe. Yani kurşun kaleme ve kağıda. Ya da mürekkebe ve sahaya. Metin Oktay’ın Galatasaray’a gelmesinden iki yıl sonra başladı gazeteciliğe İslam Çupi. Ve denilebilir ki Metin Oktay yaşadıkça o da yanında oldu hep. Beraber yaşadılar, beraber içtiler, beraber ağladılar.

 

Önce Kral göçtü bu dünyadan, ardında bugün bile hatırlanan goller bırakarak. 10 yıl sonra da Çupi, ardında binlerce yazı ve “Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür. Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz” lafını Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın duvarına emanet ederek.

 

Ömrünün bir bölümünde, henüz sağ iken Metin Oktay, onun attığı bazı golleri için yazılar kaleme aldı İslam Çupi. İşte onlardan, yani gollerden sadece birisi, ama en çok hatırlananı. Metin Oktay’ın 10 Haziran 1959’da o günün Mithatpaşa, bu gününün İnönü Stadı’nın deniz tarafındaki Fenerbahçe kalesine attığı ağları yırtan golü ve İslam Çupi’nin kurşun kalemi. Yanyana ve başbaşa.

 

“Bu da meşin tarihine “ağların bile tutamadığı gol” olarak geçecek.Galatasaray’ın maçtan önceki klâsına favorilik etiketi iliştirilen Fenerbahçe’yi devirişi, bir büyük olayla düğümlenecekti. Bu büyük düellonun sonunda sarı-kırmızı taraftarların gözleri, deniz tarafındaki kalenin sol üst direğine dönmüştü. Orada kocaman bir delik vardı. Direğe çakılı çivilere gerilmiş ağlar paramparça olmuştu. Sanki Özcan’ın koruduğu Fenerbahçe kalesini, futbol topu değil de; yırtıcılığı aşırı, bir köpek balığı ziyaret etmişti. Ve bu deliğin şerefine kalkan sesler vardı Mithatpaşa’da. Onbinler bir dev ağızmış gibi bağırıyorlardı:

 

“Me-tiin, Me-tiin!” diye. KRAL, Fenerbahçe’nin yıkılıp gittiği mücadelede yine soldan topla yürümüştü. Naci bastırmıştı hemen. Metin bir çalımla ondan kaçırmıştı meşin yuvarlağı. Devrin en büyük santrhafı, markajından bir sabun gibi kayıp giden Metin’e artık sadece bakıyordu. Çok çaprazdan vurdu Metin! Topun şiddetinden Özcan’ın sadece saçının telleri kalkmış, Fenerbahçe’ye ise yırtık ağlar ve bıçak gibi kesen bir gole üzülmek kalmıştı.”

 

(Gazete kupürü için Milliyet’e teşekkür ediyorum. MŞ)

Galatasaraylılık: Bir yan hakemin tanıklığı

Pazartesi, Kasım 16th, 2009

 

Gunduz Kilic para atisi

Bir Galatasaray Fenerbahçe maçının öncesinde orta hakem Sulhi Garan para atışı yapıyor iki kaptanın arasında. Solunda Galatasaray Kaptanı "Baba" Gündüz Kılıç. Sağında ise Fenerbahçe Kaptanı Halit Deringör.

 

Bu yazı Eylül 2009′da Galatasaray Dergisi’ndeki “Beş Edebiyat” bölümünde yayınlandı.  Yazıda anlatılan olayın benzerleri bugün de yaşanıyor, ama benzer ahlâka sahip futbolcular maalesef bugün yoklar. O şövalye insanlar.

 

Halbuki atıyorum birkaç sene önce oynanan Sivasspor maçında oyunun durduğunu sanan Sivassporlu Hakkı’nın topu cezasahası içinde elinde tutmasıyla kazanılan penaltıyı Ümit Karan auta atsa, Fenerbahçeli Önder Turalı eliyle gol attığını hakeme söylese, ya da Nicolas Anelka. Veya son örnek. Kasımpaşa-Galatasaray maçında Ali Güneş maçtan sonra değil de maç içinde itiraf etse hakeme topu eliyle çeldiğini… Yıllar sonra birileri çıkıp yazacaktı bunu mutlaka. Hatta belki yazmayacaktı bile. Çünkü hiç unutulmadığı için, hatırlanmasına bile gerek kalmayacaktı.

Yiten sadece bir fırsat değil kuşkusuz. Koskaca bir ahlâk. İyi okumalar:

 

Yıllar, yıllar önceydi. Bir Cumartesi günü özel bir maçta Beşiktaş’la karşılaşıyordu Galatasaray. Bir önceki sezonun İstanbul şampiyonuydu Beşiktaş. Maçın hakemi ise Türkiye’de hakemliğin zirvesi kabul edilen Sulhi Garan. Ne ki çok kötü bir yönetim sergiledi Garan o maçta. Hem de, dönemin Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Ulvi Z. Yenal’e, “Sulhi sapıttı artık, bütün oyunu perişan etti” dedirtecek kadar.

 

Elbette bir hakem hakkında değil bu yazı. Maçın hakeminin göremediği bir pozisyonla ilgili daha çok. En çok da yan hakemin Galatasaraylılar’ı nasil tarif ettiğiyle.

 

Maçın durduğu bir anda hakemin görüş açısı dışında olan bir Beşiktaşlı futbolcu tekme sallamıştı Galatasaraylı Bülent Eken’e. Ancak göremedi o tekmeyi orta hakem Sulhi Garan. Ancak bir şeyler sezinlemiş olmalı ki, yan hakemine koştu olup biten hakkında bilgi almak için. İki hakem, kahve fallarında sıkça söylendiği gibi “başbaşa vererek konuştular” bir süre.

 

Sonra hiçbir şey olmamış gibi oyun devam etti. Galatasaraylı rakibine tekme sallayan Beşiktaşlı oyuncu yaptığıyla kaldı sahada. İhraç edilmedi oyundan.

 

Sonra? Sonra bitti maç. Beşiktaş 2-0 yendi Galatasaray’ı. Sonra, bir Galatasaraylı’nın aklına düştü oyun durduğu andaki tekme pozisyonuyla ilgili iki hakemin ne konuştuğu başbaşa vererek. Doğruca yan hakeme gitti ve orta hakem Sulhi Garan’la ne konuştuğunu sordu ona.

 

Yan hakemin bu Galatasaraylı’ya verdiği yanıt Galatasaraylılık’ın iftiharı olarak asılı duruyor yıllardır ahlâkın ve centilmenliğin göklerinde:

 

“Orta hakemine bu mühim hâdise için bir şey söylemedim. Tekmeyi sallayan bir Galatasaraylı olsaydı, hemen ismini bildirirdim, çünkü onlara itimadım (güvenim) var ve onlar centilmenlerdir; ben söylemeden önce kendileri itiraf ederlerdi.”

 

PS: Beş Edebiyat’ın futbolla edebiyatı birleştirdiği için bu adı aldığını düşünenler var. Halbuki Beş Edebiyat, Galatasaray Futbol Takımı’nın kurulduğu Galatasaray Lisesi’ndeki sınıfın adıydı.

Kasımpaşa maçının ardından: Gecekondudan geleceğe kaçış

Salı, Eylül 22nd, 2009

B_49735272f3ef7f4ed6f63f8d28dc63e8

Birden fazla okuma biçimi var bu maçın. Maçın kırılma anı olabilecek sekizinci dakika üzerinden de okunabilir Kasımpaşa-Galatasaray maçı. Frank Rijkaard’ın rotasyon tutumu nedeniyle takımın iskeletinde yaptığı değişikliklerden hareketle de. Hatta 10 güne sıkıştırılmış üç maçın getirdiği yorgunluk üzerinden de. Ya da son günlerin moda deyimi “bal” teorisinden hareketle de. Yani “zaten Galatasaray iyi takımla oynamadı, maçlarını şansa attığı gollerle kazanıyordu, biraz dişli olan Kasımpaşa karşısında da çıplak gerçek ortaya çıktı” iddiası üzerinden.

 

Bu okuma biçimleri, bir şekilde ışık tutuyor olsalar da bir yerlere, ne olup bittiğini tam manasıyla aydınlatmıyorlar kesinlikle. Karanlık kalıyor birçok şey. O yüzden Galatasaray’ın Rijkaard’la birlikte kalkıştığı hücum futbolu –total futbol- deneyi üzerinden okunmalı bu maç (da). Olup biteni en kapsayıcı ve en adil biçimde anlamamızı mümkün kılan bu okuma biçimi çünkü. Her şeye en içinden bakan. En aydınlık olan.

 

Başlayalım. Rijkaard’ın bir futbol laboratuvarına dönüştürdüğü Florya’da yepyeni bir futbol öğretisi içselleştirilmeye çalışılıyor futbolculara. Pasa dayanıyor bu yeni futbol, her hal ve şartta pasa. Yani temeli de pas futbolun, çatısı da. Bu temelle çatı arasındaki her kat da pas.

 

Rijkaard’ın futbol öğretisinde arzulanan, bu pas futbolunu mümkün olduğunca bütün sahayı kullanarak oynamak. Bundan daha çok arzulanan şey ise pas futbolunu oynarken takımın boyunu kısaltıp enini genişleterek yatay bir dikdörtgenden daha çok yararlanmak, tüm saha yerine. En çok arzulanan ise yaratıcılığı ve doğaçlamayı planlanan oyunun içinde eriterek keyifli bir futbol  tüttürmek. Hem oynayan hem de seyreden keyif alsın diye.

 

Ruh ya da felsefe

 

Temel öğreti bu. Ki, buna Galatasaray’ın futbol felsefesi ya da ruhu demek daha doğru belki de. Ama tek başına yeterli değil elbette ruh, ya da felsefe. Bir iskelet gerek o ruhun ete ve kemiğe bürünebilmesi için.

 

Rijkaard’ın futbol felsefesi de bir iskelet sistemine sahip. Bu iskelet sistemi kaleci Leo Franco’yla başlıyor. Galatasaray oyunu, Latin Amerika’da sıkça rastlanılan türde heyecan verici bir kaleci olan Leo Franco’dan başlatarak kuruyor geriden. Ondan istenen, topu elle ya da ayakla stoperle pas vererek başlatması atakları. Oyun kurmada stoperlerin üzerine düşen görev ise önleri kapalıysa kanat bekleri, açıksa doğrudan defansif orta saha futbolcularına aktarmaları topu.

 

Defansif orta saha futbolcularının –son demlerde Mehmet Topal ve Mustafa Sarp’tı bu futbolcular- vazifesi de, topu ya doğrudan, ya da kanat bekleriyle üçgen oluşturarak forvet arkasında oynayan futbolcuya (Arda Turan veya Elano Blumer) ulaştırmak. Top üçüncü bölgenin önüne geldikten sonra, kanat futbolcularının da devreye girmesiyle yapılanıyor, zenginleşiyor Galatasaray hücumları.

 

Çok saçaklı bir çam ağacı

 

Bu haliyle Galatasaray’ın omurga sistemini çok katlı ve çok saçaklı bir çam ağacına benzetmek mümkün. Çam ağacının katlarını, dallarını ve saçaklarını hücumda çok yaşamsal görevleri bulunan bekler ve kanat oyuncuları oluşturuyor elbette. Bu kapsamda göbekte oynayan futbolcular da sık sık kanatların içine girip çıkıyorlar hücum zenginliğini çeşitlendirmek ve artırmak için.

 

Önce Rijkaard’ın futbol felsefesinin üzerinden geçtik kısaca, ardından da iskelet sistemini çizdik kabaca. Galatasaray maçlarda bu felsefe ve iskelet sistemiyle yayılıyor sahaya. Ancak sadece bu iki unsur üzerinden açıklanamaz Galatasaray’ın futbolu.

 

B_7d585cae79a276e97adbf0277c1aa635

 

Rijkaard usta bir yönetmen olduğu için, istiyor ki futbolcuları sahaya çıktıklarında doğaçlamanın kaosuna teslim etmesinler oynanan futbolu. Belirli bir sistem dahilinde oynasınlar ve bu sistemi belirli bir iskelet yapısı üzerinde şekillendirsinler sahada. Bu da yetmez, Rijkaard istiyor ki benzer süreçlerde benzer hareketler yapsınlar oyuncuları. Böylece rakiplerine galebe çalmaları daha kolaylaşsın otomatiğe bağlanmış bu hareketler sayesinde.

 

Kas ve sinir sistemi

 

Yani, işin özü, bir ruh ve iskelet yapısının dışında, bir de kas ve sinir sistemine sahip Galatasaray. Zaman zaman kilitlenen oyunu çözmek ve zor zamanlarda bir direnç noktası oluşturmak için önceden hazırlanmış setler oluşturuyor Rijkaard futbolunun kas ve sinir sistemini.

 

Kıra çıkmadan önce hazırlanan piknik sepetinden farklı değil önceden hazırlanmış bu setler. İçinde soğuk nevaleden içeceklere, ızgaraya hazır yiyeceklerden yıkanmış meyvelere değin bir çok şey var bu sepetin içinde. Galatasaray’ın sahaya çıktıktan sonra paniklemeden oynamasının sırrı da burada işte. Temelde, önceden hazırlıklı olduğu için 90 dakikalık süreci rakiplerine oranla kolayca yönetebiliyor Galatasaray. Beşiktaş karşısında da gördük bunu, Panathinaikos maçında da.

 

(Bu arada Florya’ya yakın gizli ajanlar Rijkaard’ın antrenmanlara çıkmadığı için, futbolcuların yakında bir ihtilal hazırlığı içinde olduğunu haber veriyorlar. İkitelli’ye yakın futbol analistleri ise önemli bir takımla oynamadığını söz ettikleri Galatasaray’ın, “bal” sayesinde maçları kazandığına dikkat çekiyorlar sürekli. Bu futbol analistlerine göre yakında çökecek Galatasaray.)

 

Rijkaard’ın antrenmanlarda ciddi vakit ayırarak hazırladığı bu setler, bir takımın sahip olduğu en geniş kolleksiyonunu oluşturuyor bu ülkede. Daha doğrusu, Türkiye’de hiçbir takım bu kadar çok sete sahip olmamıştı, olamamıştı bugüne dek.

 

Sistematik taç atışları

 

Örnek mi? Galatasaray taç atışlarında bile daha önce hazırlanmış setlerini sürüyor sahaya. Bu setlere göre taç atışlarını esas olarak kullanması gereken iki oyuncu var Galatasaray’da; bunlar sağ ve sol bek. (Mesela Kasımpaşa maçındaki 20 taç atışından 16’sını Sabri Sarıoğlu ve Caner Erkin kullandı takımın sağ ve sol beki olarak.) Bekler, taçı kullanmadan önce takım arkadaşlarına atışı nasıl yapacağını şifreleyerek iletiyor önceden belirlenmiş fiziki parolalar yardımıyla. Bu parolaları anında çözen takım oyuncuları da taç atışlarında ona göre pozisyon alıyorlar. Böylece bir taç atışından bile tehlike üretilebiliyor Galatasaray. Küçük bir örnek; Beşiktaş maçında tacı kullanan Hakan Balta hazır bu set sayesinde sıfıra kadar inerek rakip 18’deki arkadaşına asist yapmıştı, ancak yanlış bir şekilde ofsayt kararıyla kesildi bu atak.

 

B_99c34d894b0e3b4075b9cd2e46233d68

 

Sadece taç atışları yok elbette bu piknik sepetinde. Çalışılmış ve gizli parolalar içeren kornerler de var sepette. Tek vuruşlar. Çift vuruşlar. Bu önceden hazırlanmış setlerle ilgili çarpıcı bir örnek. Önceden çalışılmış setler sayesinde Levadia rövanşıyla Kasımpaşa dışındaki 11 maçta duran toptan tam 13 gol üretti Galatasaray. Türkiye’de daha önce benzer bir istatistiğe hiçbir takım ulaşamadı muhtemelen.

 

(Bu arada Florya’ya yakın gizli ajanlar Rijkaard’ın antrenmanlara çıkmadığı için, futbolcuların yakında bir ihtilal hazırlığı içinde olduğunu haber veriyorlar. İkitelli’ye yakın futbol analistleri ise önemli bir takımla oynamadığını söz ettikleri Galatasaray’ın, “bal” sayesinde maçları kazandığına dikkat çekiyorlar sürekli. Bu futbol analistlerine göre yakında çökecek Galatasaray.)

 

 

Ve de en önemlisi. Rijkaard’ın maç sepetinde, önceden çalışılmış hücum setleri de var. Antrenmanlarının belirli bölümünü bu hücum setlerine ayırıyor Rijkaard. Küçük bir örnek. Gaziantepspor maçında henüz maçın sekizinci dakikasında öne geçmişti Galatasaray Milan Baros’un sağdan çizgiye indikten sonra Arda Turan’a kestiği asist sayesinde. Panathinaikos maçında ilk golü yine Baros’un sağdan kaçmasıyla bulmuştu Galatasaray maçın beşinci dakikasında. Baros aynı şeyi Kasımpaşa maçında da yaptı ve yine sekizinci dakikada yaptı. Bu hücum sonrasındaki Elano’nun kaleye gönderdiği top, Kasımpaşa futbolcusu Ali Güneş tarafından yumruklanmasa, bir Galatasaray golü olarak geçecekti kayıtlara. Benzer biçimde Rijkaard’ın Beşiktaş maçındaki üçüncü gol için kullandığı, “antrenmanda çalışmıştık” ifadesi de futbol kayıtlarına girmesi adına unutulmamalı asla.

 

Özetle. Belirli bir futbol felsefesine, bu felsefeyi yüklenen bir iskelet yapısına ve neredeyse onlarca da hazır setten oluşan kas ve sinir sistemine sahip Galatasaray. Ki bu Galatasaray’ın B planı olmadığından bahsediliyordu bir ara.

 

NASA titizliği ve hazırlığı

 

Bu özet ne söylüyor bizlere? Çok şey. Özellikle de yaratıcılık ve doğaçlamayı içinde barındırsa da Rijkaard’ın ve teknik heyetin maçlara, bir astronotu uzaya gönderir gibi planlı bir şekilde hazırlandığını. Çünkü Rijkaard istiyor ki minimum düzeyde arıza çıksın maçlarda. Bu arızalar da devre arasında üzerinde konuşarak, ya da maç içinde oyuna müdahale ederek çözülebilsinler anında. Yani benzetme yerindeyse, piknik yaparken, “sucuk, köfte ve etleri evde unutmuşuz, ızgara da öbür arabada kalmış” türü gerekçelerle çocuklar apar topar gönderilmesinler sağa sola. İstediği bu Rijkaard’ın.

 

Peki bunca titiz ve planlı çalışmaya rağmen, Kasımpaşa maçında oynanan futbolun, “bir sorunumuz var Houston” tadında arıza sinyalleri vermesini nasıl açıklayacağız? Ya da açıklayabilir miyiz? Soru bu. Bu soruyu yanıtlamadan önce hastalığı teşhis etmek gerekiyor önce.

 

Arıza şu Galatasaray’da: Bu sezon öncesindeki iki dönemin futbol zihniyeti yavaş yavaş top koşturmaya başladı Galatasaray’da. Hatta zaman zaman Rijkaard’ın sisteminden rol çaldı arkaik dönemden kalma bu futbol zihniyetleri. Arkaik derken, Michael Skibbe’yle bir öncesindeki Karl Heinz Feldkamp’ın oynattığı futbol zihniyetinden bahsediyoruz elbette.

 

Skibbe döneminde deplasmanda oynanan edilgen futbol biraz geri gelir gibi olmuştu önce Beşiktaş, ardından da Panathinaikos maçlarında. Kasımpaşa maçının ilk yarısında da Skibbe’nin deplasman takımını seyreder gibi olduk sahada. ikinci yarısında bulunan golden sonraki futbol ise daha Kalli dönemini hatırlattı avutulamaz hafızalara. Hastalık bu.

 

Hastalığın belirtileri

 

Belirtiler ise çeşitli. Sıralayalım tek tek.

 

  • Takımın boyunun uzun olması mesela. Bu nedenle rakip savunmadan dönen ikinci topların neredeyse tamamını Kasımpaşa topladı ilk yarıda. (Skibbe sendromu.)

 

  • Pas futbolunu taşıyan iskelet sisteminin terkedilip, takımın yalnızca ya soldan, ya ortadan ya da sağdan diklemesine hücum yapmaya çalışması mesela. Galatasaray orta sahası 415 isabetli pastan sadece 25’ini forvet oyuncularına aktarabildi Kasımpaşa maçında. Bu da Galatasaray’ın çok katlı çam ağacına benzeyen iskeletinin kısmen bozulduğu anlamına geliyor. (Kalli sendromu.)

 

  • Maçta sahayı enlemesine kullanmamak nedeniyle kanat değiştirememek, bu yüzden de ceza sahasına orta yağdırmak mesela. Galatasaray Kasımpaşa maçında rakip ceza sahasına 27 orta yaptı. Daha önceki maçlarda pas futbolu oynamaya çalışması nedeniyle bu rakam 15’i geçmiyordu asla. Böylece bir tür Kalli dönemindeki kaos futboluna döndü Galatasaray Kasımpaşa maçında golü bulduktan sonra. Yani, “ceza sahasına ortala, Hakan Şükür vuramazsa, Ümit Karan vurur, o da olmazsa Shabani Nonda itekler topu filelere” futboluna. Nitekim Nonda’nın maç sonu demecindeki şu sözleri de Rijkaard modelinden ne kadar sapıldığının kanıtı: İkinci yarıda saldırgan oynadık. Hoca bize buna yönelik talimatlar vermedi ama oyunun doğallığı içinde bunu yapmamız gerekiyordu. (Kalli sendromu.)

 

  • Takımın hücumcular ve savunmacılar diye ayrılması nedeniyle sakinliğin kaybedilmesi ve bir tür “sür-gitsin” futboluna yönelinmesi. Bunun da top kayıplarını radikal biçimde artırması mesela. Bugüne kadar oynadığı 13 resmi maçı içinde en çok top kaybını Kasımpaşa karşısında yaptı Galatasaray. Beşiktaş maçında 109 olan top kaybı 161’e çıktı Kasımpaşa karşısında. (Skibbe sendromu.)

 

  • Hücumda verilen her pasın her seferinde rakip savunma kurgusunu değiştirdiğini, bunun da gol pozisyonu üretmekte hızlandırdığını unutmak mesela. Kasımpaşa maçında Galatasaray forvetinin arasındaki paslaşmanın sayısı 50’yi geçmedi. Oysa ki Galatasaray forvetleri Kayserispor maçında kendi aralarında 75 kez paslaşmışlardı. (Kalli sendromu.)

 

Hastalığın nedenleri

 

Hastalığın belirtilerini tanımlamaya devam edilebilir kolayca. Ancak gerek yok buna. Çünkü yanıtını arayan bir soru var acilde sıra bekleyen. Beşiktaş maçıyla ortaya çıkmaya başlayan hastalığa hangi nedenler yol açtı Galatasaray’da?

 

İlk neden hem zihinsel, hem de fizik yorgunluk. Sezonu herkesten önce açan Galatasaray ligdeki çoğu takımın 6 maç yaptığı bir döneme 13 resmi maç sığdırdı. Ki bazı Galatasaraylı futbolcular için ulusal maçlar da eklenince 15’e çıkıyor bu sayı. Her ne kadar rotasyona ağırlık vermiş olsa da Rijkaard, ana taşıyıcı iskeletin aynı isimlerden oluşması nedeniyle yorgunluk ve sakatlıktan sıkça nasibini aldı futbolcular.

 

İkinci temel neden, ulusal maçlar nedeniyle takımın birarada antrenman yapamaması. Özellikle Rijkaard’ın futbol öğretisini takımın içselleştirmesi için tek enstrüman konumundaki antrenmanlar Galatasaray için yaşamsal öneme sahip. Belki iki yıl sonra Rijkaard’ın futbolu tamamen içselleştirileceği için fiziksel olarak zinde kalmak yeterli olacak çoğu futbolcu için. Ama yeni bir sistem inşasında antrenman yapmadan geçirilen her gün gelecekten çalınan bir mutluluk aslında.

 

Üçüncü neden, Türk insanının pragmatik hayat felsefesi. Şöyle. Piknikte ne yenip ne içildiği, piknikte eğlenmenin önüne geçti Galatasaray’da. Yani futbolcular antrenmanlarda önceden çalışılmış ve hazırlanmış setlerin maçı kazanmak için yeterli olduğu düşüncesine kapıldı bir şekilde. Böylece sistem unutularak, daha önceki dönemlerde takımın DNA’sına kazınan zihniyetler hortlayıverdiler bir anda.

 

İskelette bozulma

 

Dördüncü neden de, takımın iskeletindeki kısmi bozulma. Sabri Sarıoğlu’nun önünde Harry Kewell’un oynaması, Caner Erkin’in Hakan Balta’nın rotasyonuna soyunması Galatasaray defansındaki tahterevalliyi oynattı yerinden. İlk yarıda Kasımpaşa’nın en kritik anda tehlikeli bölgede hep bir oyuncu fazla bulundurarak güzel bir sistem golü atması bu yüzdendi. (Galatasaray ilk kez yedi böylesine bir sistem golü bu sezon.)

 

İkinci yarıda Abdul Kader Keita’nın oyuna dahil olması kısmen düzeltti iskeletteki sorunu. Ancak Keita’nın Nonda’ya yakın oynaması nedeniyle sağ kanat yine neredeyse tek başına Sabri Sarıoğlu’na kaldı ikinci yarıda da. Buna karşın Keita’nın ciddi ciddi forvet arkasında oynaması iki asist sağladı Nonda’ya.

 

Dinlenme ve iyileşme dönemi

 

Şimdi Galatasaray nekâhat döneminde. Muhtemelen pazar günkü Eskişehirspor maçına kadar yoğun bakıma alacak takımı Rijkaard. Futbolcular da pazar gününe kadar hem dinlenecek, hem de bugünden başlayarak sistem antrenmanları yapacaklar sıkı biçimde. Eskişehirspor maçında da yeniden görme fırsatı bulacağız hastalanan Galatasaray’ın son halini.

 

Sorunlar, bozulmaya yüz tutan iskelet, hastalık, o, şu, bu. Her şeye rağmen, ilk Galatasaray golünden sonra oynanan kaos futbolundan takımın sistemi terketmesine kadar- Kasımpaşa maçında gösterilen kazanma azmi de kayıtlara geçirilmeli bu sezonun artısı olarak. Bu kazanma direnci sayesinde, bir gecekondu zihniyetinden kurtuldu Galatasaray Kasımpaşa’da. Ve geleceğe yönelik koşusunu sürdürdü.

 

Bir zamanlar Kasımpaşa’da

 

Vaktinde hem yabancılarla temas tehlikeli görüldüğünden, hem de günah sayıldığı için bu tuhaf oyun, futbol oynamak yasaklanmıştı Müslümanlar’a. Evet, yasaktı futbol Müslümanlar’a, ancak imparatorluğun diğer milletlerini oluşturan gayrı-müslimler oynayabiliyordu bu yeni oyunu. Hem de futbolun mucidi ve ihracatçısı İngilizler’le birlikte.

 

Sene 1901’di. Birkaç Müslüman genç bir araya gelerek Siyah Çoraplar anlamına gelen Black Stocking adıyla bir takım kurdular, yakayı ele vermemek için padişahın hafiyelerine. Yanıldılar elbette hafiyelerin duymayacağı sanarak bu haberi. 1901’in bir Ekim gününde oynanan ilk maçlarının son dakikasında bastılar hafiyeler Papazın Çayırı’nı. Her biri kaçıştılar dört bir yana. İlk Türk futbolcusu sayılan Fuad Hüsnü Kayacan da bir paşa olan babasının faytonuna atlayarak uzaklaştı top sahasından. Ancak hafiyeler tarafından görüldüğü için zabıt tutuldu hakkında.

 

Bir bahriye öğrencisi olduğu için askeri mahkemeye çıkarıldı Kasımpaşa’da. Suçu, “Rumlarla aynı elbiseyi giymek ve kale kurarak top atışı yapmaktı”. Hafiyeler aynen böyle jurnallemişti Fuat Hüsnü’yü saraya. Sorgu hakimi Raşid Bey’di, Fuat Hüsnü’nün duruşmasında. Türkiye’nin bu ilk futbolcusu hakkında hafiye Ali Şamil’in jurnali okundu ilk olarak duruşmada.

 

Fena halde öfkelendi Raşid Bey, bu jurnal okununca. Bir Türk zabit namzedi (subay adayı) nasıl olur da Rumlar’la aynı elbiseleri giyip onlarla top atışı yapardı. Belli ki futbol hakkında hiçbir şey bilmiyordu Raşid Bey. Çünkü futbol topunu gülle sanmıştı.

 

Fuat Hüsnü Bey dayanamayıp yanında getirmiş olduğu formayı giymek zorunda kaldı sorgu hakimine bir spor yaptıklarını göstermek için. Futbolcu kıyafetiyle Fuat Hüsnü’yü karşısında “don gömlek” görünce anladı durumu Raşid Bey, ama yine de bir ihtar vermekten kendini alıkoyamadı.

 

1908-1909 SEZONU GALATASARAY TAKIMI TEVFIK FIKRET

İstanbul Futbol Birliği Ligi'nde şampiyon olan ilk Türk takımı Galatasaray'ın Fuat Hüsnü'lü (ayaktakiler sağdan birinci) kadrosu Galatasaray Lisesi'nin o dönem müdürü olan Tevfik Fikret'le (orta sıra sağdan üçüncü) birlikte. Şampiyonluk şildi Tevfik Fikret'in önünde.

 

O Fuad Hüsnü Bey, daha sonra İngilizler’le Rumlar’ın oynadığı Kadıköy takımında Bobby takma adıyla oynamaya devam etti futbola. 1908 Devrimi’nden sonra da İstanbul Futbol Birliği Ligi’nin ilk ve tek Türk takımı olan Galatasaray’a geçti. Üç sezon peşpeşe şampiyonluk yaşadı sarı-kırmızı forma altında. 1912’de ise görevi nedeniyle İngiltere’ye gidince Türkiye’deki futbolculuk günleri sona ermiş oldu.

 

1914’te Birinci Dünya Savaşı patlayınca Türkiye’ye dönüp Fenerbahçe’yi çalıştırdı antrenör olarak. Yıllar yıllar sonra da vaktinde 29 numarayla üye olduğu sarı-kırmızı ocağa döndü. 1956’da, Galatasaray’ın kuruluşunun 50’nci yılında, Sarı-Kırmızılı Ocak’a değerli hizmetleri nedeniyle altın madalyayla ödüllendirildi 39 Galatasaraylı’yla birlikte. Türkiye’nin ilk futbolcusu Fuat Hüsnü 1963’te göçtü bu dünyadan.

 

Ama 1901’de onu Kasımpaşa’da yargılayan gecekondu zihniyeti aradan 100 küsür yıl geçmiş olmasına rağmen yine orada. Bütün ilkelliği ve yüzsüzlüğüyle izledik onu Pazartesi gecesi.

Galatasaray tarihi: Baba’nın ölümü

Cumartesi, Ağustos 15th, 2009

ig0046bn

 

“Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü kör oldum.”

Cemal Süreya

 

Elbette girecek değiliz nedenine, niçinine, ama buruk ayrılmıştı Baba Gündüz Kılıç Galatasaray’dan, o meşhur 1968 baharından bir önceki baharda. Buruktu ama yine de görevini yapmış olmanın mutluluğu vardı gönlünde; yürüttüğü mütevazı transfer çalışmaları sayesinde Galatasaray içine girmiş olduğu mali krizden kurtulduğu için. “Başarısız teknik direktör” etiketi yapıştırılmıştı takım şampiyon olmadığı için, ama varsın olsundu. Galatasaray sağolsundu (1).

 

(daha fazla…)

Fatiha niyetine: Vedat Okyar, burada. Metin Oktay, burada

Salı, Temmuz 21st, 2009

medya

 

“… öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
öyle kısaydı ki adımların
şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
ölçülür ve denk düşerdi ancak
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

yok bir yanıtın nereye diyenlere
bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
o bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç…” (1)

 

Futbol, ne adam gibi oynayabildiğimiz, ne de adam gibi oynanırken gördüğümüz, ama tutkuyla bağlı olduğumuz büyülü bir şeydi çocukken biz. Oynayamamızın nedeni daha çok imkânsızlıklardı elbette. Paramızın, gücümüz yettiği toplar sür-gitsin, vur-gitsine uygun olmayan, küçük, çarık, balonumtrak şeylerdi; ele ayağa gelmeyen uçucu ve kaçıcı.

 

Futbolu adâbınca ve hevesince oynayamamamız takım tutmaya engel değildi elbette. Tuttuğumuz takımlar vardı, bir de kahramanlarımız. Cikletlerin içinden çıkardı o kahramanların fotoğrafları. Hepsinin kahraman olduğunu üstlerindeki formalardan anlardık bir, ellerini bellerine koyarak fotoğraf çektirmelerinden bir de.

(daha fazla…)

Cemal Süreya’nın kaleminden Baba Hakkı

Pazar, Haziran 14th, 2009
50pm9gt7q6p6b0px0f2k

 

Türkçe’nin en büyük şairlerinden Fenerbahçeli Cemal Süreya’nın kaleminden Metin Oktay ve Galatasaraylı portrelerini vermiştik daha önce Gayın-Sin’de. Şimdi Beşiktaş tarihinin üç “baba”sından en azametlisi, en “baba”sı olan Baba Hakkı Yeten’de sıra. Bu vesileyle biraz gecikmiş de olsa, 2008-2009 şampiyonluğunu kutlayalım Beşiktaş’ın ve de elbette üzerimize düşmez ama, tarihlerini üzerinde taşıyan bir isimle yapalım bu kutlamayı. İyi okumalar.

 

(daha fazla…)

TFK: Kupa tarihinden notlar, ilk 20 ve son 26 sene

Çarşamba, Mayıs 13th, 2009

dac23b2ade934a239504f90d3d57aafb_m1

 

İki pankart kalmış aklımda. İlki 1984’ten. Galatasaray şampiyonsuzluk hastalığından muzdarib. Sadece altı şampiyonluğu var ligde.

 

Beşiktaş ise 16 yıl süren şampiyonsuzluk senelerini tamamlayalı çok olmamış. Onun şampiyonluk toplamı da dört.

 

(daha fazla…)

Tarih: Galatasaray’ın elde ettiği tek sonunculuk

Salı, Mayıs 12th, 2009
nis05

Galatasaray'ın ilk sporcularından ve Türkiye'nin önde gelen ilk ressamlarından Namık İsmail'in I. Dünya Savaşı'nda görev yaptığı Doğu Cephesi'ndeki tifüs salgınından ölümleri işlediği yağlıboya resmi. Galatasaray futbol takımı Rus cephesinde görev yapan sol beki Abdurrahman Robenson'u 1915'te lekeli tifüsten kaybetmişti.

Sene 1917’ydi. Çanakkale Zaferi’nin yarattığı ümitler çoktan sönmüş, İngilizler Bağdat’a girmiş, Filistin’de de hâkimiyeti ele geçirmek üzereydiler artık. Ayrıca dönemin en moda devleti ABD de savaştaydı.

 

“Hey onbeş onbeşli” türküsünün yakılmasına neden olan 1315 (1897-1899) doğumluların silah altına alınmalarının üzerinden iki yıl geçmişti. Sultani mekteplerinin, yani liselerin 10’uncu sınıflarında okuyanlar da askere alınmışlardı. Bu yüzden sadece dört tane mezun verebilmişti Galatasaray Lisesi 1916’da. Silah altına alınanların arasında daha sonra Galatasaray Spor Kulübü’nün başkanlığını yapacak olan Saim Gogen ve Refik Selimoğlu gibi Galatasaraylılar da vardı.

 

(daha fazla…)

Refik Halid Karay’dan Türkiye futbolunun ilk dönemine ilişkin anılar

Pazartesi, Mayıs 4th, 2009
dsc00061

Refik Halid Karay'ın sürgüne gönderildiğinde bir ara kaldığı Sinop Cezaevi'nin görünüşü. Benzer dönemlerde bir başka 150'lilik olan Galatasaraylı Refii Cevdet (Ulanay) ve bir dönem Galatasaray Lisesi'nde öğretmenlik yapan Türkiye Komünist Partisi'nin kurucusu Mustafa Suphi de Sinop Cezaevi'nde kaldılar. Sabahattin Ali meşhur şiirini bu cezaevinde Karadeniz'e bakarak yazmıştı. "Dışarıda deli dalgalar, gelir duvarları yalar. Beni bu sesler oyalar. Aldırma gönül aldırma."

 

Refik Halid Karay. Hürriyet ve İtilaf yanlısı olduğu için ne İttihatçılar’la yıldızı barıştı ne de Cumhuriyetçilerle. Bu yüzden onun payına hep sürgün düştü. İlk olarak İttihat Terakki döneminde Sinop’a gönderildi sürgün olarak. (Çorum, Bilecik ve Ankara’ya gönderildi daha sonra.) Mütareke Dönemi’nde Kurtuluş Savaşı’na aykırı yazıları nedeniyle de 150’lilikler listesine alındı. Bu yüzden de 1922’den sonra yurt dışında yaşamak zorunda kaldı, ta 1938’e dek.

 

(daha fazla…)

Şehir efsaneleri, bilinmeyenler, doğru bilinen yanlışlar

Perşembe, Mart 26th, 2009

untitled-ii

 

 

  • “Baba” Hakkı Yeten’in 1930 yılında Beşiktaş’a transfer olabilmesi için gerekli olan parayı dönemin Galatasaray Spor Kulübü Başkanı Ahmet Kara’nın ödediğini, Ahmet Kara’nın bu jesti, Türk futbolunun ilerlemesi için yaptığını, Baba Hakkı Yeten’li Beşiktaş’ın 1938-46 yılları arasında sekiz şampiyonluktan yedisini kazandığını biliyor musunuz? (Fotoğrafta, Beşiktaş’la Fenerbahçe arasında oynanan bir veteranlar maçının ardından omuzlara alınan eski tüfek futbolcu, Beşiktaş’ın efsane futbolcusu “Baba” lakaplı Hakkı Yeten. Baba Hakkı’yı omuzlayanlardan birisi bir başka Beşiktaş efsanesi olan rahmetli Şükrü Gülesin. Sağ arkada ise Fenerbahçe’nin efsanelerinden Halit Deringör görülüyor.)
  •  

 

  • Galatasaraylı Naili Moran’ın (1908-1968) dört ayrı spor disiplininde şampiyonluk kazandığını biliyor muydunuz? Naili Moran 1927 ve 1931’te disk atmada Türkiye şampiyonu oldu. Galatasaray’ın ilk kez şampiyon olan basketbol takımında da oynayan Naili Moran, daha sonra boks yaptı. Fransa’da çıktığı ringlerde 22 maçtan 20’sini kazandı. Bir ara futbolculuk da yapan Naili Moran aynı zamanda Türkiye’nin şampiyon yüzücülerindendi.

 

 

  • Fenerbahçe Spor Kulübü başkanlarından Şükrü Saraçoğlu’nun kızı Evin Saraçoğlu’nun Galatasaray Spor Kulübü’nün lisanslı sporcusunu olduğunu… Evin Saraçoğlu’nun 1951’de Lale Oraloğlu, Berin Tuç, Necla Evren ve dümenci Altan Karındaş’tan oluşan Galatasaray Bayanlar kürek Takımı’yla şampiyonluğa ulaştığını biliyor muydunuz?

 

  • İlk ve tek maçını 1901’de oynayan ve kapatılmak zorunda kalan Black Stocking FC (Siyah Çoraplılar) oyuncuları arasında daha sonra Fenerbahçe’nin kuruluşunda yer almış ya da Fenerbahçe’de futbol oynamış tek bir oyuncunun bile bulunmadığını… Bu iddianın bir şehir efsanesi biliyor muydunuz?